Sayfalar

11 Ocak 2017 Çarşamba

para - 7

Başta güzide ülkemizde ve sonra da dünyada her şey allak bullak gidiyor (en azından öyle görünüyor) ama ben yine bütün bunlar yokmuş gibi para yazmaya devam ediyorum. Şu an için yapabildiğim bu zira, gündelik siyasette kaybolmadan, "olan"a ışık tutmaya çalışmak ve kendimce "olması gereken"e bakmak. Bugünün perspektifinden bağımsız düşünmeye, yazmaya devam etmek...

Serinin ilk altı bölümü için önceki yazılara bakabilirsiniz. Mesela ilk yazı burada.

***

Bugünün konusunu sabah gözümü açar açmaz zihnime doluşan bir takım kelimeler belirledi. Dersimiz: (Yine) Para, Konumuz: Uzmanlaşma, mülkiyet ve etkileri.

Çok eskilerde her şeyi herkes birlikte yapıyordu; birlikte avlanılıyor, birlikte yiyecek toplanıyor ya da birlikte yetiştiriliyor, birlikte üretiliyor, birlikte de tüketiliyordu. Sonraları, yerleşik hayatlar ortaya çıktıkça mülkiyet ve uzmanlaşma gibi kavramlar belirmeye başladı. Mülkiyet, muhtemelen bugünkü kadar katı olmasa da "bizim" yerine "benim" kavramını getirmeye başladı, uzmanlaşma ile ise artık herkesin her işi birlikte yaptığı düzenden birilerinin bazı işleri daha iyi yaptığı ve buna yöneldiği bir düzene geçilmeye başlandı.

Önceleri, birbirine bağımlılıktan ziyade zaten bir olma, her şeyi -verili olarak- birlikte yapma, her şeyin herkesin olması söz konusu iken; sonraları birbirinden nispeten bağımsız yaşayan, üreten, yiyen içen ve yavaş yavaş takas yöntemi ve zamanla da para ile alışveriş yapıp kendi başlarının çaresine bakan ailelerin oluşturduğu toplumlar ortaya çıkmaya başladı. Geniş aileler küçüldü, çekirdek ailelere dönüştü.

Son düzlükte bu gidişi iyice coşturan ise, sanayi devrimi, daha da uzmanlaşma gerektiren ve fabrikalarda herkesin işin ufacık bir parçasını gerçekleştirdiği üretim bandı sistemleri oldu. Bu süreçler, Yeşil Devrim'le birlikte tarıma ve bu süreçte diğer tüm üretim alanlarına yayıldı.

Karmaşık üretim süreçlerinin kaçınılmaz kıldığı uzmanlaşma arttıkça, kişilerin üretim faaliyetleri belli bir iş kolunun belli bir alanında sıkışıp kalmaya başladı ve çok kısa bir süre önce birçok ihtiyacını kendisi karşılayabilen insanların yerini, üretim bandında görevini yapıp bunun karşılığında belli bir miktar para kazanan ve bu para ile ihtiyaçlarını satın alan insanlar aldı. Bilgi ve beceriler hızla yitirilmeye başlandı ve bu da bizleri birbirine, daha doğrusu dev sisteme bağlı tüketiciler hâline getirdi. Buna bir de bireyselleşme isteğimizdeki ve özgürlük talebimizdeki yükselmeyi eklediğimizde hızla bugünkü duruma gelmiş olduk. Çekirdek aileler de bağımsız bireylere, pardon, tüketicilere dönüştü yani.

***

İşler yolunda gittiği sürece, yani işlerimiz ve maaşlarımız bizi terk etmediği, kazandığımız para istek ve ihtiyaçlarımızı iyi-kötü karşıladığı sürece bir sıkıntı yok gibi görünüyor. Lakin durum pek öyle değil. Hem bu koşullar gerçekleştiği sürece de aslında büyük resimde sıkıntı olduğu için hem de kaldı ki bu durum herkes için güllük gülistanlık devam etmediği için.

İşler yolunda gittiğinde bile aslında büyük resimde yolunda gitmiyor. Zira büyümek zorunda olan ekonomiler nedeniyle doğal kaynakları ve çalışanları tarumar etmek, tüketmek, suyunu çıkarmak, -the- sistemin yapmak durumunda olduğu bir şey. Bu, sınırlı kaynakları tüketiyor, atmosferi ve tüm doğayı katlediyor, insanların ve gezegendeki diğer canlıların, toprağın, denizin ve havanın canına okuyor, her geçen gün nesli tükenen yeni türler duymamıza neden oluyor. Görünen ve söylenen o ki ciddi bir paradigma kayması olmadığı takdirde, çok uzak olmayan bir gelecekte insan ırkı da dünyadaki varlığına elveda diyebilir. Ki bazı uzmanlara göre bu kayma olsa bile şimdiden çok geç kaldık. (Yukarıda iki cümle ile özetlemeye çalıştığım sürece dair sevimsiz gerçeklere, basit bir taramayla internetten kolayca ulaşabilirsiniz.)

İkincisi, birçoklarımız için kısa vadede de işler yolunda gitmiyor. Tüm dünyada ve ülkemizde çok ciddi işsizlik oranları görünüyor, çalışabilenlerin ciddi bir kısmı pek de hayatın keyfini çıkarıyor gibi görünmüyor, çalışmayanlar zaten pek zorda. Özellikle genç işsizlik oranları çok yüksek, eğitimli gençler için de aynı şey geçerli. Maddi ve manevi büyük yatırımlar yapılan üniversite mezunlarının çalışamamaları veya asgari ücret ya da bunun biraz üstünde maaşlarla çalışmaları gayet sıradan bir olay; şehirler kirli ve güvensiz, hayatlar tatsız ve tuzsuz...

Çözüm ne? İhtiyaçlarımızı nasıl karşılayacağız? 


Ekonomik olarak üstte olanların her geçen gün daha fazla kazandığı, altta kalanın canının çıktığı ve aradaki uçurumun günbegün arttığı bu düzende nasıl ayağa kalkabileceğiz? Önermediğim, bana göre ne kişilerin ne de bütünün hayrına olan çözüm, daha çok para kazanmanın, sistem içinde başının çaresine bakmanın yeni yollarını aramak. Özetle, piyasayı büyüterek bundan pay almaya gayret etmek ya da başkalarının paylarından tırtıklamaya çalışmak. Şu an zaten çoğumuzun yapmaya gayret ettiği bu ve hem bizleri hem de gezegeni getirdiği durum ortada. 

Önerdiğim ve uygulamaya çalıştığım üç şey var: Birincisi küçülmek ve daha azla yetinmek, ikincisi tükettiklerimizi üretme aşamasına geçme yolunda adımlar atmak, üçüncüsü ise topluluklar oluşturmak. İlk ikisi paraya olan ihtiyacımızı azaltıyor; üstelik üçüncüsüyle birlikte hayatı çok daha keyifli bir hâle getiriyor.

Birincisi, söylemde daha azla yetinmek olarak dile gelse de aslında az'ın çok olduğu tuhaf bir denklem var. Daha fazla'nın, daha çok'un hiç de göründükleri gibi "çok" olmadıkları, çok'a sahip oldukça doyumsuzluğun da büyüdüğü ve asla tatmin olunmadığını hepimiz biliyoruz sanırım. Oysaki daha az ürün, daha az meta, daha az tüketim bize çok daha fazla zaman, çok daha fazla kendimizle kalabilme ve kendimiz olabilme, daha fazla keyif, daha fazla dostluk, daha fazla insan olma deneyimi sunuyor. Üstelik daha az tükettiğimiz takdirde daha az paraya ihtiyacımız olacağı için paraya erişme yolunda kendimizi daha az tüketeceğimiz, belki buna bile gerek olmayan bir yaşam bizi bekliyor.

İkincisi daha çok üretmek. Azalttığımız tüketim sayesinde azalan para ihtiyacımızı daha da aşağıya çekecek olan, kalan tüketimimizi yavaş yavaş kendimizin karşılayabildiği hayatlar kurmak olabilir. Bunun için aklıma gelen ilk kalemler, -tabii ki- gıda üretimini, temizlik ürünlerini, ufak tefekle başlayan eşya üretimini kapsıyor. Tabii ki bu konuda tercihlere, yönelimlere ve ihtiyaç durumumuza göre, herkes işi başka yerlerinden tutabilir veya bazılarımız hepsinde birden aynı anda adımlar atmaya çalışabilir. Tüm bu kalemler, bizim paraya olan gereksinmemizi azaltacağı için, üretmek, bir nevi para basmak gibi aslında. Önceden satın aldığımız şeyleri üretebilmek, bu şeylere erişmek için başka işler yapıp para kazanma gerekliliğinin yerine geçiyor zira. Tükettiğini üretebilmenin, ürettiğini tüketmenin hazzı ise zaten bambaşka bir şey, hâlâ istediğim seviyelerden uzak olsam -ve yazmaya/okumaya bu kadar zaman ayırdıkça uzak kalmaya devam edecek olsam- da deneyimlediğim kadarıyla harika olduğunu söyleyebilirim. Çok kısa bir zaman dilimi içinde bu zevkten böylesine uzaklaşmış olmamız ise epey şaşırtıcı bir durum.

Bir de bunları topluluklar olarak yaptığımız takdirde, bu süreç hem daha kolay hem de çok daha keyifli olacak. Bu topluluklar; dayanışmayı, birlikte üretmeyi, birbirimiz için bir şeyler yapabilme güzelliğini, birbirimize yaslanabilmeyi ve birbirimizden öğrenmeyi mümkün kılacak şekilde hayata geçirilebilirse hayatlarımız çok daha şenlikli olacak.

Sonuç olarak da tüm bu üretebilme ve paraya daha az ihtiyaç duyma durumları, bizleri dış şoklara karşı daha sağlam kılacak. İşsizliğin artması veya azalması, döviz kurlarındaki belirsizlik, devletin belli sektörleri desteklemesi veya desteklememesi ve -doğa olayları ve iklim haricindeki- diğer dışsal faktörler önemlerini yitirecekler. Üstelik siz de ben gibi devletin varlığıyla, hele ki harcama kalemleriyle (askeri harcamalar, doğa katleden büyük yatırımlar, güvenlik harcamaları, diyanet vs.) ilgili sıkıntı duyuyorsanız, ödeyeceğiniz vergi gittikçe azalacak ve istemediğiniz dünyaları daha az besleyeceksiniz. Tam bir kazan-kazan-kazan durumu yani. Hangi açıdan baksanız kazandığımız, çok daha keyifli ve kendimizle çok daha tutarlı bir yaşam. Kaybeden tek şey sistem oluyor, ki artık bunun da zamanı geldi. Hatta kaybetmek de demeyelim, eski sistemin kompostlaşarak özlediğimiz hayatlara dönüşmesi diyelim.

Velhasıl, parayı güzel giysilerle giydirmek* istiyorsak, bana göre şu sıralar yapabileceğimiz en iyi şey, onu kendi üretimimizi yapabileceğimiz alanlara, hayatlara gömmek; gömdüğümüz yerden filizlenen yeni becerilerimizi, boşa çıkan zamanlarımızı, yaşama sevincimizi sürdürmek, bunları döngüye sokmak. Her mevsim bunlardan tohum almak ve yaymak, zamanı geldiğinde yeniden ekmek, kendimizi, birbirimizi ve bütünü beslemek... Uzmanlaşmaya olan yolculuğumuzu tersine çevirmek ve temel ihtiyaçlarımızı karşılayabileceğimiz yaşamları yeniden kurmak, kabileden çekirdek aileye, oradan da tüketicilere giden yolculuğu tersine çevirip -bana göre bize pek bir faydası olmadığı için ara kademeyi, yani çekirdek aileyi de atlayarak- yeniden kabilelere dönmek**, yiyeceği de aletleri de neşeyi de dostluğu da birlikte ürettiğimiz yaşamları kurmak...


* Bu kavramı serinin dördüncü yazısında kullanmıştım.

** İlksel kabileleri taklit eden bir geri dönüşten değil, bugünün şartlarına ve ihtiyaçlarımıza göre bizlerin şekillendireceği, her biri kendine has ve özel yeni tür kabilelerden bahsediyorum.

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Belki bilmiyorusundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık iletmek istersen bana ulaşır mısın?

emreertegun@gmail.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yazıyla ilgili yorum yapmak için...