Sayfalar

19 Kasım 2017 Pazar

armağan ekonomisi ve ben

1

Buna dair daha önce de yazmış olmalıyım: Parayı edinme serüvenimizi para kazanma olarak tanımlamamız, olayı tek başına tüm çıplaklığıyla gösteriyor aslında. Para, kazanılan bir şeydir ve bunun karşısında parayı kaybeden birileri vardır; yani sürekli bir rekabet hâli...

Dile getirdiğimiz kelimeler gerçeğimizi tanımlıyor ve yeniden üretiyor ya, bir süredir para kazanmak yerine parayı edinmek, paraya erişmek gibi kullanımları tercih ediyorum. Bu, sadece bir laf ebeliği değil; gerçekten de bir şey kazandığım yok, zira kaybeden yok. Yaklaşık beş yıldır paraya ulaştığım yolların tamamını armağan ekonomisinin* taşlarıyla döşedim ve yapıp ettiklerim, yazıp çizdiklerim, düzenlediğim buluşmalar vs. sonrasında insanlar bana içlerinden gelen ve bütçelerine uyan miktarı -ve/veya para dışı muhtelif armağanlarını- iletiyorlar. Dolayısıyla beş yıldır parayı kazanıyor hissetmiyorum hiç; ediniyorum.

Armağan ekonomisinin 5n1k'sını, anladığım şekliyle, üç yıl önce bu blogda yazmıştım: http://icimdensohbetler.blogspot.com.tr/2014/09/armagan-ekonomisi-5n1k.html

Armağan ekonomisi uygulamasının önemli ayakları, karşılık armağanının ne olacağını ve miktarını alıcının belirlemesi ve bu karşılığın, ürün/hizmet edinildikten sonra verilmesidir. Bu kavram ile anlatılmak istenen, ürün ve hizmetlerin hiçbir karşılık almadan verilmesi değil ama mümkün mertebe karşılık beklemeden verilmesi ve gelecek olana güvenilmesidir.

Bunların hiçbirinde tamamen saf olan noktaya; yani sıfır beklentili, hayata sonsuz güvendiğim bir alana ulaşmış görmüyorum kendimi. Gerçekleştirdiğim buluşmaların birçoğunda, karşılık armağanlarına alan açacak olduğum son gün yaklaştıkça, "acaba ne gelecek" diye düşünürken buluyorum kendimi. Katılımcıların, -bilebildiğim kadarıyla- maddi durumları aklımdan geçiriyor, verme kanallarının ne kadar açık olduğunu falan hesap -ve tahmin- ediyorum ve son gün geldiğinde toplanan para miktarının -ve diğer armağanların- ne olduklarını saymak için resmen heyecanlanıyorum. Evet, henüz bir aziz değilim ama bunlardan dolayı utanıyor falan da değilim; insanım nihayetinde...

Ama galiba her geçen gün saf olan noktaya yaklaşıyorum ve bu, gerçekleştirmiş olduğum etkinliklerden almış olduğum karşılık miktarlarıyla hem ilgili hem de değil. İlgili, zira bu konuda kendimi daha iyi ve daha açık ifade etmeye başladıkça, gelen karşılıklar her geçen gün benim için daha doyurucu olmaya başladı. İlgili olmayan kısmı ise, belki tüm benliğimle ve her an o noktada olmasam da; yapmış olduklarımın, dünyaya vermiş olduklarımın karşılıklarını, bazen çok daha dolaylı yollardan da olsa bir şekilde aldığıma dair inancımın çoğu zaman yüksek olması. Bunu unuttuğum olmuyor değil ama bir süre sonra hatırlıyorum.

Yine de dramların en büyüğü olan karşılaştırma illetinden sıyrılmış değilim. Son yıllarda gerçekleştirilen muhtelif etkinliklerin, atölyelerin, inzivaların birçoğunu gereksiz pahalı buluyorum mesela ama buna rağmen bana gelen karşılıkları, gereksiz pahalı olduğunu düşündüğüm etkinliklerin fiyatlarıyla karşılaştırdığım vuku buluyor. (Üstelik, tüketim anlamında çoktandır epey küçültmüş olduğum yaşamıma göre, aslında beni tatmin eden miktarlar toplandığında dahi yapabiliyorum bunu.) Bana hizmet ediyor mu? Tabii ki hayır!

Bazı durumlarda ise gerçekten de suistimal edildiğimi hissettiğim oluyor ve fakat bunun nedeni, kişilerin kötü niyeti falan değil elbette (çoğu zaman sadece verme, eksilme korkusu). Gerçekleştirdiğim bir buluşmanın sonunda, hem parası olan hem etkinlikten fazlaca faydalandığını gözlemlediğim ve bunu kendisinden de duyduğum hem de başka etkinliklere bir sürü paralar verebilen birinin, benim etkinliğin sonunda, cebinde akrep belirmesi ve çok düşük bir meblağ iletmesi beni epey huzursuz edebiliyor. Haa, neye göre "çok düşük": o kişinin standartlarına göre. Ama bu durumda bile buna takılmak istemiyorum; nihayetinde verme korkusu varsa vardır ve ver(e)memiştir. Hepsi bu.

Ve fakat, bu durumlar yaşandığında ve yukarıdaki gibi hissettiğimde bile, az verdiğini düşündüğüm kişileri suçluyor değilim en azından. Tüm hayatımı armağan ekonomisi mantığıyla geçirmeyi, etkinlikleri ve diğer tüm "iş"lerimi bu şekilde yapmayı seçen kişi ben olduğuma göre bunun sorumluluğu da bana ait.

***

Bütün bunları anlatıyorum, zira bu kocaman bir süreç. Eski'yi bırakmak ve yeni'ye kavuşmak her zaman bir anda olmayabiliyor. Ama bir yol'a gerçekten inandığımızda, o yol'un bizim için doğru olduğunu sadece zihnimizle değil, kalbimizle bildiğimizde, o'nu takip etmekten başka bir seçenek kalmıyor. Hayatımı armağan ekonomisi ruhuna uygun bir şekilde geçirmekten çok ama çok memnunum ve benim için bu, galiba, takip etmekten kendimi asla alıkoyamayacağım bir yol. Zaman zaman zorlanabilirim, zaman zaman alma-verme dengesinin sağlanmadığını hissedebilirim, zaman zaman daha fazlasını hak ettiğimi düşünebilirim, zaman zaman karşılaştırma yapıp kendimi üzebilirim, zaman zaman gerçekten parasız kalabilirim ama tüm bunlar, armağanlarımı daha da özgürce paylaşmamı, verdiklerimi ne kadar samimi bir şekilde ve ne kadar gönülden verdiğimi görmemi sağlayan muhtelif sınavlar olacak ve eminim ki beni bir olmaya ve güvenmeye daha da yaklaştıracak, bütüne daha da bağlayacak.

Son derece cömert olan dünyamıza daha çok uyum sağlayıp daha da fazla vermek, karşılık beklentisinin yokluğunda vermek için kanallarımın sonuna kadar açılması için neler gerekiyor? Bu kanalların genişleyip her yeri, herkesi sarması için neye ihtiyacım var? Gerçekte var olan ama nedense (!) deneyimleyemediğimiz bolluk dünyasını deneyimlememiz için tek tek ve kolektif olarak neler yapabiliriz?

***

2

Bunu yapmamak daha iyi, daha ulvî, daha ideal midir bilmem; etkinliklerde ve mesela blog yazılarının altında paylaştığım notta, vermeyi kolaylaştırmaya çalışıyorum. Bunu, hem gerçekten de almaya ihtiyaç ve istek duyduğum için yapıyorum hem de dolaylı olarak, birçoğumuzda kapalı olan verme (ve aslında aynı zamanda alma) kanallarını açmak için güzel bir fırsat oluyor.

çizim: Burak İlhan

Blogu takip edenlerin fark etmiş olacağı üzere, bu aralar yazma kanallarım açık. Yazma, paylaşma dürtüsü bir geldiğinde durdurabilene aşk olsun. Büyük bir keyifle yazıyor, paylaşıyorum içimden sohbetler'imi, deneyimlerimi, duygularımı, düşüncelerimi. Bunu, bir karşılık beklentisi ile yapmıyorum; yazıyor, paylaşıyor ve bunun sonucunda okunuyor, duyuluyor olmak başlı başına öyle büyük bir armağan ki yazmaya devam etmek için fazladan bir karşılık almama gerek olmadığı kesin. Bunla birlikte, tüm bu güzelliklerin üstüne bir de muhtelif karşılıklar geldiğinde iyice muhteşem oluyor. Zira almaya ihtiyacım var, hem madden hem de manen...

Velhasıl sevgili okuyan, 

Eğer ki blogda veya kitabımda yazdıklarım veya eylemlerim, var oluş hâlim sana herhangi bir şekilde ilham veriyorsa; senin daha iyiye, yani daha kendin olmaya gitmeni kolaylaştırıyorsa; daha güzel bir dünyaya inanmana ve bu yola kendi taşlarını koymana destek oluyorsa; ve tüm bunlar karşılığında içinde hissettiğin minnetin somut bir ifadesini bana sunmak istersen ben buradayım; kollarımı, avcumu, şapkamı açmış bekliyorum.

emreertegun@gmail.com

15 Kasım 2017 Çarşamba

ding dong

- --ding dong--

- kim o?
- benim. iyi ki doğdun!
- bugün doğum günüm değil ki! hem sen de kimsin?
- doğum günün olmasına gerek yok; iyi ki doğdun!
- nereye iyi ki doğdum allahaşkına; şu yaşamıma bak! hem nerede olduğumu kim söyledi sana?
- her ne yaşıyorsan, iyi ki doğdun. ayrıca nerede olduğunu her zaman biliyorum, ben hep sen'leyim.
- ...
- ...
"dinle" - funda aydın

- nasıl yani?
- ben sen'im.
- sen ben'sen ben kimim?
- sen de ben.
- yoksa...
- evet.
- yani...
- evet.
- o zaman beni yaratan sen'sin!
- evet ve...
- seni yaratan da ben'im!
- aynen öyle.
- vay bee!
- (gülerek) yaaa...
- yani sen...
- (gülerek) evet o'yum.
- ...
- ...
- peki neden ben, neden şimdi?
- aslında sadece sen değil, herkes; aslında sadece şimdi değil, her zaman.
- ...
- ...
- o zaman neden ben duyuyorum, neden şimdi duyuyorum?
- duymaya hazır olanlardan biri olduğun için sen duyuyorsun, duymaya şimdi hazır olduğun için şimdi duyuyorsun.
- ...
- (gülerek) ne diyorsun?
- aklıma yatıramıyorum ama kalbime...
- aklın bunu algılayabilecek araçlardan yoksun. kalbine yatıyorsa ne âlâ...

ama bil ki buradayım, hep buradaydım ve hep burada olacağım. beni duymak istediğin an duyabilirsin; çünkü ben zaten sen'im. kendini, tüm koşullanmalardan sıyrılmış hâlini, özünü gerçekten duyabildiğinde zaten ben'i duymuş olursun. çünkü sen zaten ben'sin.

ve asla yalnız değilsin.

--------------------------------------------------------------

blog yazarının üç notu: 

1 - eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. hiçbir hakkı saklı değildir. her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com

10 Kasım 2017 Cuma

kutlama/yas

Funda'yla her gece kutlama/yas yapıyoruz. Bu uygulamayı, geçen ilkbaharda birlikte gerçekleştirmiş olduğumuz etkinlikte bana öğreten Hülya'cığımın kulakları çınlasın. O gün yaşadıkların arasından en özel, en güzel bir taneyi seçip kutlama olarak; içini en cız ettiren, üzüldüğün, tadını kaçıran bir tanesini ise yas olarak grupla paylaşıyorsun. Müthiş bir uygulama olduğunu düşünüyorum ve hem sonraki etkinliklerime hem de günlük hayatıma hemencecik geçiriverdim. Güne genel bir bakış yapma şansı olması; kendini ifade etmek, bazen senin için önemli olan küçücük detayları diğerleriyle paylaşmak için yeni bir fırsat vermesi; aynı şekilde, diğerleri için nelerin öne çıktığını görerek onları daha yakından tanıma, bağları ve safları sıklaştırma şansı ortaya çıkarması gibi güzellikleri var. Eh, evde biz bize yapınca, bir tane ile sınırlı kalmama lüksü de var; bitmekte olan günün üstünden hızlıca geçmek ve kutlamaları, yasları paylaşmak pek güzel oluyor; üstelik bazen tam da bunlarla ilgili bazen de bambaşka konulara, sohbetlere, daha derin paylaşımlara sürüklüyor bizi. Pek seviyorum, sevgiyle ve coşkuyla herkese öneririm!

İki gün önceki kutlamalarımdan biri, belki de şimdiye kadar kurduğum en büyük cümleydi: "Tam da olmam gereken kişi olduğumu, tam da yapmam gereken şeyleri yaptığımı hissediyorum." Zira özellikle son haftalarda öylesine keyifli, öylesine güzelim ki daha iyisini hayâl etmekte zorlanıyorum. Ama şimdi evrene yanlış iletiler göndermeyelim. Daha iyisi, daha güzeli her zaman mümkün ve dahası için kollarımı sonuna kadar açıyorum.

Yukarıdaki cümleyi kurmuş olmak ne büyük lütuf, ne büyük sevinç! Fakat gerçekten de daha farklı şeyler yapamazmışım, daha farklı biri olamazmışım. Şimdikinin üst sürümlerine (daha da coşkulu, daha da kendiliğinden, daha da beklentisiz, daha da oyunbaz, daha da kabûl hâlinde ...) sonsuza kadar ilerleyebileceğimi biliyorum ama bambaşka bir yol'da da yürüyemezmişim sanki.

Bu sonuçlara nasıl ulaşıyorum peki? Nasıl oluyor da tam da olmam gereken kişi olduğuma, yapmam gereken şeyleri yaptığıma dair bu kadar güçlü bir his sarıyor her yanımı. Yanıt, içimdeki dev huzurda saklı. Yazının başında bahsettiğim kutlama/yas ayini sonrasında kendimi uykuya öyle bir huzurla bırakıyorum ki, günü öyle bir keyifle ve kutlama hâliyle kapatıyorum ki...

Son günlerin aşırı keyifli olması bir yana, büyük resme bakabildiğim zamanlarda, yani çok şükür ki çoğu zaman, o kadar da keyifli olmayan durumları da, yani yasları da kutluyorum. Yani gelen her şeyi geldikleri gibi almaya, kabul etmeye çalışıyorum; daha doğrusu çalışmıyor, öyle yapıyorum. İstisnai durumlar bir yana, her şeyi anında kabul etme gibi -bence kocaman- bir armağanım var.

Bir diğer önemli nokta ise "az"la yetinmek galiba. Yalnız burada bir açıklama yapmam lâzım; azla yetinmekten kastım az tüketmek aslında. Yoksa, tam aksine hayatımda birçok şeyden çok var ve bunların neredeyse tamamı, hayatta gerçekten değerli olanlar parayla satın alınabilecek, tüketilebilecek şeyler değil. Zira bunların hiçbiri kıt kaynak değil, hepsinden bolca var; herkese yetecek kadar bol... Hayatımda tertemiz orman havası var mesela; gerek yüz yüze gerekse sosyal medya üzerinden bildiğim, haberleşebildiğim, dev sevdiğim ve sevildiğim -tanıdık ve tanımadık- çok fazla insandan oluşan kocaman bir çemberim var mesela; en önemlisi, gerçekten sahip olduğumuz tek şeyin zamanımız olduğunu düşünürsek, zamanımın tamamına hükmettiğim bir yaşamım var. Yalnız bu sonuncusu öylesine büyük ve değerini hiçbir şeyle karşılaştıramayacağım bir şey ki...

"Az"la yetinmeyi tercih -ya da akıl- edemeyip zamanının -ve tüm hayat akışının- büyük kısmını başka biri(leri)nin iki dudağı arasına havale etmiş biri olduğum günleri hatırladığımda üstüme ateş basıyor. Pazartesi günleri, milyarlarca insanla birlikte işe gittiğimi (işe gitmek!) düşündüğümde, pazar öğleden itibaren başlayan stresi hatırladığımda aklım çıkıyor. Böyle bir şeyin bir daha olması, -evet dünyanın binbir türlü hâli var ama- düşünebileceğim en akıl almaz senaryoda bile nasıl da uzak, nasıl da olmayacak şey.

***

Ve hâlâ inanamıyorum bazen. Sabah kalkıyorum (ister erken, ister geç) ve eğer canım istiyorsa bir saatimi ya da fazlasını yoga, meditasyon vs. ile geçirebiliyorum. Dünden kalan bulaşık varsa, istersem onlarla başlıyorum. Pek yapmasam da istesem ormanda yürüyüş yapar, istesem bisiklete biner, istesem kitap okurum. İstesem başka şeyler yapar, istesem hiçbir şey yapmaz, istesem gider yine uyurum falan. Hazırlanması ve yenmesi toplamda iki saat kadar süren kahvaltı ayinim(iz) var mesela. Hemen her gün aşırı keyif aldığım, sofram(ız)a her oturanın bayıldığı, yaptığım(ız) her şeyin tarifini aldığı bir  kahvaltı. Mutlulukla bir ilgisi olduğuna şüphe olmayan kahvaltıya her allahın günü bu kadar vakit ayırabilmek (ayırmayı seçmek!) en büyük keyif değil de ne... Sonrasında da ofis saatiymiş (okuma-yazma-çizme, mektuplara-mesajlara cevap verme vs.), bazen bahçe işleriymiş, bu aralar çok şükür ki artan gıda üretimleriymiş (zeytin, pekmez, nar ekşisi yapımı vs.), yeni buluşmalara, etkinliklere dair akıl fikir yürütmeymiş, akşam yemeğiymiş, film izlemeymiş derken hopp bir harika gün daha sona eriyor; ölüyor ki yeniye yer açsın. Ardından gelen yenisi yine çok güzel, çünkü tüm zaman'ım yine ben'im.

Bu kadar güzel olması bazen hâlâ inanılmaz geliyor ve sevinip duruyorum. Klasik anlamda bir işte çalışmayalı neredeyse 5,5 yıl olmuş, hâlâ şaşırıyorum bu duruma. "Nasıl yani," diyorum bazen, "nasıl oluyor da sadece ve sadece istediğimi yaptığım bir hayat yaşayabiliyorum?" Olması gerekenin zaten bu olduğunu biliyorum ama dünyanın acı dolu bir yer olduğu, yaşamanın zor olduğu, istemediğin şeyleri yapmanın hayatın kaçınılmaz bir parçası olduğuna dair katî bilgiler (!) öyle kuvvetli ki hiç de öyle olmayabileceğini bizzat yaşayarak görmeme rağmen şaşırıyorum da şaşırıyorum. Gerçi iyi oluyor, bu sayede tekrar ve tekrar şükredip duruyorum; tekrar ve tekrar...

Gerçi benim şaşırmam ve şükretmem için böyle büyük şeylere de ihtiyacım yok. İki yıl önce başka bir yazıda da benzer bir şey yazmışım; her çiş yaptığımda, her burnumu temizleyip -ohh- rahat bir nefes alabildiğimde, içimden her yazı taştığında ve paylaştığımda ve gelen her yorumda, mektupta; beni heyecanlandıran, yaşadığımı hissettiren her fikirde; her yemekte, her sevişmede şaşırıyor, tekrar tekrar şükrediyorum.

Dünyanın kAtlanması zor, acı dolu bir yer olması gerektiği düşüncesi hâlâ gelip gidiyor, "Bunları hak edecek ne yaptım?" diye soruyorum bazen ve hemen Korhan geliyor aklıma; İstanbul'da Dikilitaş'ta boğazı ucundan gören güzel manzaralı bir ev tuttuğumuzun ilk akşamında -şu an hiç de beğenmeyeceğim- şehre bakarken aynı soruyu sormuştum ve son derece gurusal, bilgelik dolu bir cevap vermişti: "Hak etmeyecek ne yaptık Emrecan?"

Dünyanın kUtlanması kolay, neşe-keyif-sevgi dolu bir yer olması için acaba neler mümkün? Tek tek ve hep birlikte...


"hayat kadını"
burcu ertunç

--------------------------------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com

5 Kasım 2017 Pazar

sevgililik, arkadaşlık, tek eşlilik, çok aşklılık ...

Arkadaşlık ilişkileri nadiren bitiyor, büyük sıkıntılar yaşamadığımız sürece ayrılmıyoruz dostlarımızdan; olsa olsa zaman zaman uzaklaşıp yakınlaşıyoruz. Yine çoğu zaman, çok fazla sorgulamıyoruz da; bunun ne olduğunu, ne zaman başladığını, nasıl gittiğini... Daha kendi hâlinde gidiyor sanki arkadaşlık ilişkilerimiz.

Oysaki sevgililiklere, romantik ilişkilere bakışımız farklı. Daha net bitiş ve başlangıç an'ları olsun istiyoruz. Tanımlamak, netlemek istiyoruz ("Şimdi biz neyiz?"). Zira güvende hissetmiyoruz. Tanımladıktan sonra da yapışıyoruz tanımlarımıza, güvenli (!) limanlarımıza. 

Ayrıca yine sevgililikleri daha çok sorguluyoruz. İyi mi gidiyor, kötü mü; yakın mı hissediyoruz, uzak mı; devam edecek gibi mi, yoksa sönüyor olabilir mi? Dalgalanmaları daha yakından takip ediyor, daha fazla endişe yüklüyoruz bu ilişkilere. Endişeler ise kendi kendilerini doğruluyorlar ve bir süre sonra çoğu ilişkiyi çöküşe götürüyorlar sanki.

Bu tanımlama ve sürekli sorgulama ihtiyacı, tek eşlilik kültürünün getirdiği bir durum olsa gerek. Dostlarda, arkadaşlarda böyle tanımlamalara gerek kalmıyor, zira bir dostumuz varken bir tane daha olmasında, bir diğeriyle kahve içmekte bir sorun görmüyoruz. Yakınlaştığımız, daha fazla zaman geçirip daha fazla şey paylaştığımız kişiler zaman zaman değişiyor ve bunu bazen fark etmiyoruz bile. Kendiliğinden oluyor zira ve nadiren bunun üstüne kafa yoruyoruz. Doğal bir akış var sanki orada. Tüm ilişkilerde bulunan yaşam-ölüm-yaşam döngülerini, arkadaşlık ilişkilerinde büyük oranda kabul etmişiz ve çok daha az endişe yüklüyoruz bunlara.

Sevgililik öyle değil. Tüm bu karmaşada, binbir güçlükle birini ("the one"ı) bulmuşum, çok dikkatli olmalıyım. Her an gözüm üstünde olmalı ilişkinin: Ne oluyor, nasıl gidiyor, ne yapmak lâzım... Gözüm üstünde olmalı karşı tarafın: Beni hâlâ seviyor mu? Ne zamandır söylemiyor da... Beni hâlâ beğeniyor mu? Başkasına bakıyor mu? Ya bakarsa? Ya giderse? Ya onu kaybedersem... Dikkatli olmalıyım, özenli olmalıyım, doğru davranmalıyım, kaybetmemeliyim...

Çünkü sadece O var hayatımda. O'nu seçtim ve O da beni seçti. Çünkü romantik ilişkiler bunu gerektirir; birim zaman aralığında bir kişiyi sevebilirim. Başkasını sevemem, başkasına göz ucuyla bile bakmamalıyım. Bakarsam yanlış yaparım. İhanet etmiş olurum. O da yalnızca beni sevsin. Başka kimseyi beğenmesin, kimseyle bakışmasın, kimseyle flört etmesin. Çünkü sadece Ben varım hayatında. Ben'i seçti ve Ben de onu seçtim.

Sevgililik böyle bir şey, birbirimizin her şeyi olmalıyız. Birlikte gülmeli, birlikte ağlamalı, birlikte yemeli, birlikte tatil yapmalı, sadece ikimiz sevişmeli, en güzel yemekleri birbirimiz için yapmalı; mutfakta aşçı, sokakta efendi, yatakta ateşli olmalıyız; ve bunların hepsini her an yapabiliyor olmalıyız. Bir ya da birkaçı sekteye uğradığında sorun var demektir. Çok dikkatli olmalıyız. Üstüne titremeliyiz ilişkinin ve birbirimizin.

Özen göstermek iyi de iş titremeye gelince sıkıntı, bunun korku titremesine dönüşmesidir. Korkuyla titrediğimiz takdirde ise hatalar yapma olasılığımız artar, hatta kaçınılmaz olur.

***

Peki ne yapmalı? Nasıl etmeli de daha hafif yaşamalı şu romantik ilişkileri, sevgililikleri?

Buna bir formül vermeye cüret edecek değilim. Yukarıda tek eşlilikte yaşanan sıkıntılardan bahsettim ama bu sıkıntıları, çok eşlilik/aşklılık tecrübelerine ve denemelerine, oldukları gibi taşıma ve çok daha fazlasını davet edip ortalığı iyice karıştırma ihtimali hiç de az değil.

Yine de son birkaç yıldır çevremdeki birçok kişinin (ben dâhil) buna dair kafa-kalp yorduğunu, bunu bir şekilde denediğini ya da en azından denemeyi düşündüğünü, bunun çiftler arasında konuşulduğunu, bir şekilde gündemde olduğunu gözlemliyorum. Epey çetrefilli bir yol bu ve iki kişinin bir başlarına kotarabilecekleri bir konu da değil. Free love (özgür sevgi/aşk) konusunda sıra dışı deneyimleri olan bir topluluk olan Tamera'dan (Portekiz'de bir eko-köy) akan deneyimler, bunun ancak ve ancak topluluk desteğiyle kotarılabilecek bir konu olduğu konusunda gayet kesin bir çerçeve çiziyor. Gerçekten de sevgi dediğimiz şey öylesine kirli, öylesine korku dolu ki hemen hepimiz bir şekilde kıskançlık, yetersizlik, sevilmeme gibi -aslında özümüzde olmayan ama bir şekilde üstümüze yapışmış- zorlu duygularla cebelleşirken böyle bir şeyi bir başımıza denediğimiz takdirde bunların altında ezilme ihtimalimiz çok ama çok yüksek. Velhasıl bu zorlu işe girişmek isteyenlerin desteğe ihtiyaçları oldukları bariz.

***

"sevgililer" - Ebru Adıyaman

İllaki çok aşklılık vb. deneyimler için değil; her koşulda, hepimizin birbirimizin desteğine, şefkatine, ilgisine ihtiyacı var. Daha klasik bir ilişki yaşamak -ya da bu tarz bir ilişki yaşamamak- istiyorsak da yazı boyunca değinmiş olduğum zorluklarla sağlıklı bir şekilde ilgilenebilmek için, yine desteğe, yine topluluğa, yine şefkate, sağlam kucaklaşmalara, paylaşacak güzel kalplere ve ağlanacak omuzlara ihtiyacımız var.

Birbirimiz için gerçekten burada olmaya ihtiyacımız var.

Not: Çok aşklı bir deneyime dair kısacık ama bence çok kıymetli bir video var, bağlantısı şurada: https://www.facebook.com/playgroundenglish/videos/555481678118500/ (Dili İspanyolca ve İngilizce alt yazılı)

--------------------------------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com

3 Kasım 2017 Cuma

ilişkiler ve domates

Birkaç yıldır, doğayla olan bağımı hatırlayıp yeniden tesis etmeye başladığım bir süreçten geçiyorum. Bazen bu süreçte onla yeterince haşır neşir olmadığımı düşündüğüm ve ilişkimin asgaride kaldığı zamanlar olduysa da bu kadarı bile ondan öğrenmeme, ilhamlanmama ve hayata dair birçok ipucunu orada görmeme neden oldu, oluyor. (örn. İnsanın çırası & ormanın fısıldadıkları adlı yazılarım)

Son bir yıldır, kafamda, ilişkilerle bitkilerin yetişmesi arasında bağlar kuruluyor mesela ve ilginç metaforlar ortaya çıkıyor. Kompozisyonu kurabilecek miyim bilmiyorum ama bir yerinden tutmaya çalışacağım.

Akıl yürütmemi adım adım götürmeye çalışayım:

1 - Hayata bakışım ve onu yaşayışım büyük oranda çabasızlık ve kendiliğindenlik temelli. Bir şey için ne kadar çaba harcıyorsak, o kadar az kendiliğindenlik, o kadar fazla ol-dur-ma enerjisi vardır diye düşünüyorum. Oysaki kendiliğinden oluveren şeyler hem daha sağlıklı oluyor hem de daha uzun ömürlü. Gerek ilişkileri gerek ürünlerin yetişmesini kendi hâllerine bırakmaktan bahsediyorum yani. Ne olursa ve ne kadar olursa...

2 - Fakat sonra şunu düşünüyorum: İlişkiyi domatesle eşleştirecek olursak, eğer ki domates yemek istiyorsak, bunun için emek harcamamız -özellikle ilk zamanlar için- neredeyse zorunlu. İstisnai durumları bir yana bırakırsak, hassas bir bitki olan domatesin tohumlarını öylece bostana attığımız takdirde işimiz zor. Domates, yumuşak ve organik maddesi bol bir toprak, özellikle ilk zamanlarında bolca su ister. Ayrıca genellikle bahar aylarında çimlendirilir ancak hava henüz yeterince ısınmadığı için, bu iş sera veya seracıklarda yapılır, süreç itina ile takip edilir. Zira ilk zamanlarda dışsal koşullara karşı çok hassastır domates. Ayrıca tavuklara veya diğer canlılara karşı korumak istiyorsak, bir de bostanın etrafını çevirmemiz gerekir. (İlişkinin etrafını da çevirmeli mi?)

Bu şekilde bakınca, ilişkiye de özel bir itina gösterme gerekliliği ortaya çıkıyor. Zira Mart ayında tohumu doğrudan toprağa gömdüğümüz takdirde, başına hiçbir şey gelmeden serpilmesi ve yaz aylarında meyvelerini bize sunma ihtimali çok ama çok düşük. Galiba tam da bu sebeple, özellikle romantik ilişkilerin ilk aşamalarında, her şeyi tamamen oluruna ve kendi hâline bırakmak epey riskli olabiliyor. Önce onu ayrı bir yerde özenle büyütüyor ve fide hâline gelene kadar özel ihtimam gösteriyoruz. Belki fazladan jestler, sürprizler, irili ufaklı güzellikler... Biraz büyüdükten sonra ise ilişkiyi gerçek yerine, bostandaki bölümüne alıyoruz. (Bunun zamanlamasına da dikkat: Vaktinden önce şaşırtılan ve yeni yerine alınan fide yaşamayabilir de. Nisan ayında hâlâ dolu yağabiliyor zira. İlişki henüz bebekken büyük adımlar atma durumu <birlikte yaşamak, evlilik vs.> riskli olabilir.) Şimdi belki biraz daha normalleşiyor durum. Sürprizler ve jestler biraz azalıyor belki ama tamamen de koyvermiyoruz çoğunlukla. İlişkiyi besleyecek adımlar atmaya devam ediyoruz; bitkiyi zararlılardan, toprağı ilişkinin gelişmesini engelleyebilecek yabani otlardan temizliyoruz, gübre ve kompost ile besliyoruz. Ve böylece domatesimiz, yani ilişkimiz bostandaki yerine zamanla alışıyor, kök salıyor ve her geçen gün daha az müdahale ile yaşayabilir hâle geliyor. Ta ki ciddi sıcaklar başlayana dek (krizler, tartışmalar!). O günlerde onu sulamaya, gerekiyorsa yarı gölgeler yaratmaya dikkat!

Bu arada bitki yetiştirirken bitkiyi değil de toprağı beslemenin öneminin altı çizilir hep. Burada da bitkiye ilişkinin kendisi, kökleneceği toprağa ise ilişkinin tarafları olarak bakarsak, ilişki üzerine yoğunlaşmaktansa kişilerin hayattaki genel hâlleri üzerinde çalışmalarının, tüm hayatlarını ve dolayısıyla ilişkiyi de beslediğini, onu hafif ve tatlı bir şekilde yaşama şansı oluştuğu sonucuna varıyorum. Kendi olabilen, kendini besleyebilen kişilerin kurdukları ilişkiler de sürdürülebilir ve sağlam olacaktır yani.

Çizim: Yaprak Kaymak Özgür
3 - Sonra da aklıma şu geliyor ki yabani otları, ormanları kimse sulamıyor ve pekâlâ hayatta kalıyorlar. İlişkiyi, yani domatesi sulamak, onu kendi hâline bırakınca yetişemeyeceği, yani aslında uygun olmayan bir yerde yetiştirmek için çaba harcamak değil mi? (Ayrıca zamanlamayı da zorluyor olabilir miyiz? Domatesi Mart'ta seraya değil de Mayıs'ta doğrudan toprağa eksek olmaz mı? <Yapanlar var.> Benzer şekilde ilişkiyi oldurmasak da kendi kendine yeşermesini beklesek?)

Cevap evet ve fakat insanoğlu yabanlıktan o kadar uzak bir durumda ki, hâl böyleyken ilişkileri yaban bir şekilde yaşamaya çalışmak ne kadar makul, ne kadar sağlıklı olur? Üstelik biz yaşayan yabani otları, ağaçları görüyoruz belki ama çok daha fazlası kök, ışık rekabeti gibi sebeplerle hayatlarına devam edemiyorlar. E bu durumda, yaşatmak istediğimiz ilişki için gerekli emeği vermemiz gerekiyor gibi bir yere varılabilir. Hem yabani otların ve kendiliğinden yetişen ağaçların hepsinin meyvesi yenmiyor ve 365 gün bunlara ulaşmak mümkün olamayabiliyor. Dolayısıyla hem aç kalmamak için hem de sadece yabani bitkilerle beslenmeyi tercih etmeyebileceğimiz zaman, özel olarak domates yetiştirmek iyi olabilir. Hem birçoğumuz yabani otlardan daha çok seviyoruz onu.

(Gerçi olmadık yerlerde kendi kendine yetişen domates fideleri gördüğüm oluyor. Bir şekilde tohumu düşmüş ve hopp diye serpilivermiş. Buna ne demeli... Ama... Yeter mi?)

4 - Yine de bir önceki maddeden yola çıkarak; daha doğal, daha gerçek bir ilişkiye ulaşmak için, çabamızı asgari düzeyde tutmamızın, abartmamamızın da iyi olabileceğini düşünüyorum. İlişkiye çok sık su verdiğimizde ve sürekli olarak dışarıdan beslediğimizde köklenmesi az olacaktır. Zira gerek nemi gerekse besini toprağın derinliklerinden bulabilecekken tembelleşecek ve derine güçlü kökler salmayacaktır. Bu nedenle onu bir süre (ergenliğe kadar desem, konuyu çocuk yetiştirmeye de bağlarım aslında) hayatta tutacak asgari takviye ve özeni ona sağlayıp ötesini kendi dinamiği içinde halletmesine izin vermek uzun vadede çok daha sağlıklı sonuçlar verecektir. Üstelik bir şey daha var ki, domatesin meyve vermesi için biraz strese girmesi gerekir. Bol ve sık su verdiğiniz takdirde boya gider ama az çiçek açar, az meyve verir. Suyun miktarını ve sıklığını kıstığımız takdirde ise, hayatta kalabilmek ve kendini devam ettirebilmek, meyve ve dolayısıyla tohum verebilmek için pıt pıt açmaya başlar sarı çiçeklerini. (Büyük kavgalardan sonra büyük sevişmeler yaşandığı söylenir ya hep...)

5 - Sonra aklıma tohum topları geliyor. Şimdiye kadar hiç uygulamamış olmakla birlikte: birçok tohum kil bir topağın içinde yuvarlanıyor ve doğaya / bahçeye rastgele atılıyor ve kendi hâline bırakılıyor. Bu tohumlar içinden o koşullara en iyi uyum sağlayacak olanlar yeşeriyor ve en uygun olanları toprağa kök salıyor, hayatta kalıyor. <Umarım süreci kabaca da olsa doğru anlatmışımdır.> "İlişkilerde de bunu mu yapmak lâzım acaba" sorusu uyanıyor böylece. Aynı an'da birden fazla ilişki yaşamaya ve kendiliğindenliğe alan açmak ve bazılarının kendiliğinden köklenip hayatta kalmalarına izin mi vermek gerekir ki? Hem hep domates hep domates, nereye kadar; ne kadar gerçekçi...

6 - Peki ya bu ikisini birlikte yapmak nasıl fikir? Yani tohum topu atmak ve ister bir isterse birden fazla tohum yeşermiş olsun, onları dördüncü maddede değinmiş olduğumuz asgari destekten de yoksun bırakmasak (arada bir sulama, arada bir ot temizliği vs.) ve olana baksak?.. Böylece hem -son derece amiyane tabirle- yumurtaları tek sepete koymamış oluruz hem de aslında farklı bitkilerin <ilişkilerin> bir aradalığından (kardeş bitkiler yöntemi veya patatese aşılanan domates gibi) 1+1'in 2'den daha büyük bir sonuç verebileceği duruma da kapıyı aralasak nasıl olur? (Metaforların anlaşıldığını ve bu maddenin ilişkilerdeki karşılığını yazmaya gerek olmadığını umuyorum.)

Son iki madde için bir tarafım evet derken, son derece karmaşık olan insanı ve -kendimizle olan ilişkimizden gayrı en az iki kişiden oluşan- ilişkileri göz önüne aldığımızda ve buna yabanlıktan ve doğallıktan uzak olduğumuzu da ekleyince hayır diyen diğer tarafım da hareketleniyor. Koşullanmalarımız, kültürümüz, binlerce yıllık tek eşlilik dinamikleri, kıskançlık gibi birtakım -aslında doğamızda olmadığına inandığım- duygular nedeniyle dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan da olmamız söz konusu olabilir. Risk mi, risk! ((: Denemeye değer mi? Emin değilim ama, sanki...

***

Sonuç olarak herhangi bir basit konuda bile kesin sonuçlara varmaktan bu kadar uzak bir insan olarak böylesine çetrefilli bir konuda "bu, budur" diyecek değilim elbette. Tüm yaptığım aklım ve tecrübem yettiğince konuya dair biraz atıp tutmak, bir de metaforlar yardımıyla farklı pencerelerden bakmak.

--------------------------------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

                                                          emreertegun@gmail.com


31 Ekim 2017 Salı

sevgiye ve diğer bazı şeylere dair bir sohbet

(...)

- Onu gerçekten sevdiğine emin misin?

- Tabii ki. Bir saattir ne anlatıyorum!

- Peki gerçekten O'nu sevdiğine emin misin?

- Bu da ne demek?

- Sevginin nesnesi gerçekten O mu? Sevdiğin şey gerçekten O mu?

- Başka ne olabilir ki?

- Bir sürü şey olabilir! Daha doğrusu, muhtemelen, bir sürü şeyin bileşkesidir bu sevgi; bir sürü şeye duyduğun sevginin bileşkesi. Bu bileşkenin unsurlarını tek tek fark etmek, öz farkındalık için çok önemli.

- Yine kişisel gelişim kitapları mı okuyorsun sen?

- Bu aralar, hayır. Gerçi okuduğum kitapları kişisel gelişim olarak nitelendirmezdim. Ha, soruyorsan, meditasyon yaparken geldi bu sevgi olayını analiz etme fikri, gerekliliği. Ama boşver bunu şimdi, ne dediğime gel.

- Dinliyorum. Nereye varacak bakalım.

- O'nu sevdiğini söylüyorsun. Ben de diyorum ki seviyorsun, çok güzel lakin bu sevgi katıksız bir sevgi olmayabilir büyük bir ihtimalle. Ve bu kötü bir şey değildir. Durumu, dolayısıyla kendini doğru anlamak için yapman gerektiğini düşündüğüm bir yolculuk sadece.

- Kemerleri bağladım kaptan; uçur beni!

- Bırak zevzekliği.

- Tamam tamam, sustum. Aaa böyle bir şarkı vard...

- ...

- Tamam, gerçekten ciddiyete davet ediyorum kendimi ve davete hemen icabet ediyorum. Sendeyim.

- Şu an hissettiğin sevginin, bir sürü şeyin bileşkesi olduğunu iddia ediyorum.

- Mesela?

Çizim: Deniz Kurt (Çok teşekkürler Deniz!)
- Mesela kendini seviyor olduğun, O'nda kendini gördüğün ve gördüğün sureti sevdiğin gerçeği...

Mesela -herhangi- biriyle olma, yani yalnız olmama isteğin ve şu anda yanında O belirdiği için bu durumdan dolayı O'nu seviyor olman...

Mesela anlaşılmaya, duyulmaya olan ihtiyacın, açlığın ve şu anda seni anlayan, seni duyan O olduğu için sevgini O'na yöneltiyor olman...

Mesela -herhangi- bir vücuda olan arzu ve ihtiyacın ve şu anda hayatındaki vücut O'nun vücudu olduğu için arzu nesnenin O olması...

Ve mesela tam da O'nu istiyor, seviyor olman... Herhangi biri olduğu, herhangi bir vücut olduğu, seni duyan, anlayan herhangi biri olduğu, kendini O'nda gördüğün için değil de gerçekten de tam olarak katıksız bir şekilde O'nu seviyor olman...

"Mesela"ları artırabiliriz. Bunlar ilk aklıma gelenler... Demem o ki birini sevdiğimizi düşündüğümüzde, sevgimizin bir kısmı gerçekten de o biricik kişiye özel olabilir fakat -çoğunlukla büyük- bir kısmı ise şartların ve hayatın karşımıza "o" kişi ya da kişileri çıkardığı ve sevgimizi onlara yöneltiyor olduğumuzdur.

- Hımm... Bu duyduklarım çok hoşuma gitmedi sanki. İtiraz edesim var.

- İtiraz edesin var çünkü romantik hayâller daha çekici geliyor. O'nun özel biri olduğunu ve birbiriniz için yaratıldığınızı düşünüyorsun; düşünmek istiyorsun. Bu öğretildi çünkü sana. Filmler, hikâyeler hep bunu anlatıyor.

Bak, O'nun özel biri olduğu kesin, sen de öylesin. Ama ben de öyleyim ve diğerleri de öyle. Neden senin O'nu bu kadar severken, O'nun bu kadar özel olduğunu düşünürken; bir başkasının da başka birini senin O'nu sevdiğin kadar sevdiğini, senin O'nu özel bulduğun kadar özel bulduğunu düşündüğünü sanıyorsun? Başkasının sevdiği kişi senin için hiçbir şey ifade etmezken O nasıl da parlıyor gözünde, öyle değil mi? Aynı şekilde diğer kişi için de O'nun o kadar fazla anlamı yok.

Bir şekilde bir ruha gerçekten dokunabildiğimiz takdirde, ki bazı sevdiğimizi sanmalarda bunun yanından bile geçmiyoruz, onu sevmememiz ne mümkün? Her ruh özel, her ruh güzel. Güzellik her yerde ve hepimizde ama algılayabildiğimiz güzellik, bakanın gözlerinde. Bunu birinde görürken bir diğerinde göremememiz bu durumu değiştirmez.

- Hem mantıklı geliyor hem de işime gelmiyor sanki. O'nun gerçekten de başka türlü özel olduğunu düşünmek iyi hissettiriyor.

- Başka türlü özel birine sahip olduğun için mi dersin?

- Belki de...

- Galiba bu ayrılık bilincinden geliyor. Senle ben ayrıyız ve rekabet hâlindeyiz. Öyle olunca da senden ayrı olan ben, en güzeli, en tatlıyı, en özeli kaparsam kazanırım.

Ve gittikçe O'na tutunurum, sıkı sıkı yapışırım en özel olana. Artık hayatın anlamını O'nda görmeye alışırım ve bu, zamanla bağımlılık hâline gelir çoğunlukla. O'nsuz yapamam artık.

- Tam olarak öyle hissediyorum, biliyor musun? Şimdi bir şey olsa ve birdenbire hayatımdan çıkıverse, hayatımın tüm anlamı kaybolur gibi geliyor.

- Sık karşılaşılan bir durum. O özel kişinin hayatın tam merkezinde konumlandırılması ve yokluğunun tüm dengeni alt üst etmesi...

- Peki ne öneriyorsun?

- Bilmem. Sen kendine ne önerirsin?

- O'nu sevmekten büyük keyif alıyorum, her geçen gün bağlanıyorum da ona. Ama sanki senin de söylediğin gibi, bağımlılığa dönüşüyor olabilir. Ki bu pek iyi bir şey değil galiba.

- Tabii ki değil. Bağımlılık seni sen olmaktan, bütün olmaktan çıkarır. Bağımlıysan kendinle kalmakla yetinemezsin. Bağımlılık duyduğun maddenin, kişinin veya hissin yokluğu, içinde kocaman bir boşluk açar. Bu boşluğu kapatmak için yapabileceğin tek şey o maddeye, kişiye ve hisse yeniden ve yeniden ulaşmaktır. Ulaştığın sürece iyisindir, ki bu da tartışılır; ulaşamadığında ise sıkıntılar baş gösterir. Fiziksel sıkıntılar, ruhsal sıkıntılar... Ve hep bir gerilim vardır. Zira her an bu maddeye, kişiye, hisse ulaşamama ihtimalin ve bunun yarattığı korku vardır.

- Bunun üstesinden nasıl gelinir?

- Sadece fark et dostum... Ve fark ettiğin şeyden korkma, ondan kaçma, görmezden gelme; bilakis onun içine, merkezine bak... Bu hisle kal, bu hissi yaşa; onun içinden geç...

Bunları sadece bağımlılıklar için değil, tüm istenmeyen duygularla çalışmak için önerebilirim. Korkuyor musun, fark et; kıskanıyor musun, fark et; bağımlı mısın, fark et. Fark et ve sadece bak, ne kadar gerekiyorsa o kadar bak. Onlarla savaşmadan, onları tu-kaka ilan etmeden, onların üstesinden gelmeden... Ta ki bu hisler kendiliklerinden çözülene, eriyene kadar. Olan'a yansız bir şekilde baktığın takdirde bunun önünde direnebilecek hiçbir duygu yok, güven bana. Yeter ki sabırla bak, dosdoğru bak, ta içine bak.

- ...

- Ne diyorsun?

- Kafama yatıyor bu söylediklerin ama hâlâ kabul etmekte zorlanıyorum.

- Belki bunla başlayabilirsin. Bu söylediklerimin sende ne hissettirdiğiyle, içinde oluşan dirençle... Bu dirence dosdoğru bakarak başlayabilirsin. ve oradan adım adım ilerleyebilirsin.

- Immm, tamam, bunla başlayacağım.

- Harika. Sonra yine konuşalım ama...

- Anlaştık! Yalnız iyi gurulama yaptın kaşla göz arasında. :)

- Bazen tutamıyorum işte kendimi. :)

(...)

--------------------------------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

                                                          emreertegun@gmail.com

28 Ekim 2017 Cumartesi

oğlan & kız

Oğlanla kız tanışmış ve hızlıca yakınlaşmış, kaynaşmış. Kaynaşmalarına herhangi bir isim koymaya, onu şekillendirmeye yeltenmemişler. Kendiliğindenliğe, akışa, olacakların hayrına güvenmişler.

Aralarında oluşmaya başlayan bağı tutmak her zaman çok kolay olmamış ama bir şekilde kotarmışlar; ayrıca mümkün olduğunca sık bir araya gelmeyi, arada sendeleseler de kopmamayı becermişler. Akışa ve kendiliğindenliğe güvenirken bunun hiçbir şey yapmamak olmadığının da farkındalarmış.

Birkaç yanyanalıktan sonra bir ilişki konuşması ("the talk") yapmak kaçınılmaz olmuş. Zira her ne kadar bunu tanımsız, kalıpsız bir şekilde yaşamak isteseler ve böyle sürdürmeye niyet etseler de varlığını iyice belli eden ve artık görünür olan ilişkiyi görmezden gelmenin de bir anlamı yokmuşmuş.

Konuşma yapılmış; duygular, düşünceler, beklentiler ve niyetler paylaşılmış; ilişkinin seyrine dair ortak bir zemine gelmişler. Anahtar kelimeler şeffaflık, kendiliğindenlik ve özgür sevgi/aşk imiş.

***

Şeffaflık, ilişkiye dair önemi olan her şeyi birbiriyle paylaşmak anlamına geliyormuş. Bir şeyleri saklamamanın, gizli gündemlerle yaşamamanın, her hissiyatın ve ihtimalin ilişkinin bir parçası olduğunu bilmenin ve gelen her şeyi kabul etmenin önemini biliyorlarmış ve her şeyin "normal" olduğunu da... Eh bu durumda saklamaya, gizli tutmaya gerek duyacak nesi kalırmış ki insanın...

Kendiliğindenlik; ilişkinin kendi seyrini, inişlerini, çıkışlarını; doğum-ölüm-doğum süreçlerini kabul etmek anlamına geliyormuş. İlişkiyi beslemek önemliymiş elbette ama bunu; olanla kavga etmeden, akıntıya karşı kürek çekmeden yapmanın şifalı ve hayırlı olduğuna inanıyorlar, düşünüyorlarmış. Suyun zaten akıp yolunu bulduğunu, bulacağını ve yapacaklarının, olsa olsa, buna küçük yönler vermek olabileceğini biliyorlarmış.

Özgür sevgi ise sevginin su gibi akmasını kolaylaştırmak, daha doğrusu zaten kendiliğinden akan sevginin önüne set çekmemek anlamına geliyormuş. Ve bu, önce kendine, sonra ise birbirine, diğerlerine ve bütüne duyulan sevgiyle ilgiliymiş.

Kişinin kendini sevmesi elzemmiş, aksi takdirde gerçek anlamda sevmesi ve sevilmesi pek mümkün değilmiş. Öz sevgisinin önünü tıkamaması, iç eleştirmenine takılıp aslında hep orada olan sevgiyi görmezden gelmemesi önemliymiş.

Kişinin diğerini sevmesi ve ona özgürce akması da öyle. Korkuları, endişeleri, "meli"-"malı"ları yavaşça yere bırakıp içinden nasıl sevmek geliyorsa öyle sevmesi, o kişiye öyle akması hayırlıymış. Ne rollere bürünerek ne hissetmediğini hissediyor gibi yaparak -önce kendini- kandırmak ne de hissettiğinin üstünü örtmek, görmezden gelmek, bunlardan korkmak iyi bir fikirmiş. Sadece olanın önünü daha da açmak, onu görünür kılmak, onu yaşamakmış olay.

Kişinin diğerlerine olan sevgisi, ilgisi, çekilme hâlleri de son derece doğalmış. Doğal olmayan; hayatlarını illaki bir kişiye angaje etmek, sadece onla nefes almak, tüm ihtiyaçları ondan karşılamak, beklemek, talep etmek; bunlar gerçekleşmediğinde öfkelenmek, kızmak, kavga etmek, hayâl kırıklığına uğramakmış. İçlerinde var olan sonsuz sevgi potansiyelini kıstırıp küçültmek ve tamamını bir kişiye sunmak -zorunda olmak- ve aynı şekilde her şeyi bir kişiden beklemek biraz zorlama bir hareketmiş ve bundan özgürleşmeleri gerektiğini düşünüyor, hissediyorlarmış. Dolayısıyla bu ilişkiye, farklı biçimlerde, üçüncü, dördüncü, beşinci şahısların dahil olması da mümkünmüş. Bu durum(lar)da zorlanabileceklerinin farkındalarmış ama gerçek olmak, akan sevgiye set çekmemek adına bu zorlanmalar da hoşgelsinmiş.

Çizim için Tijenciğime (İnaltong) kocaman teşekkürler


Süreç bu şekilde akıp gidiyormuş. Arada tökezlemeler olsa da anahtar kelimelerin varlığı unutulmamış, ilişkide varlıkları her daim hissediliyormuş.

Kendiliğindenliğin önünü tıkamamaya çalışıyorlar, sevginin önündeki tüm engelleri kaldırmaya gayret ediyorlar, içlerinde dönüp dolaşan her şeyi birbiriyle paylaşmaya özen gösteriyorlarmış. Yeri geldiğinde etkinlendikleri, yeri geldiğinde ilgi gördükleri diğer insanlardan bahsedebiliyorlar; bunlar kıskançlığa veya o tip diğer olumsuz hislere yol açıyorsa, yine bunları da korkmadan anlatıyorlarmış birbirlerine.

***

Sevginin özgür akmasına izin vermeye epey niyetliymişler. Başka insanlar, başka etkilenmeler, belki başka deneyimler olmasını -karşılaması zor olsa da- olağan buluyorlarmış. Bu, illaki farklı şeyler yaşayacakları anlamına gelmese de, en azından teoride bunun önünde kocaman barajlar olmadığını bilmek, ilişkinin üzerindeki gerilimi de azaltıyormuş. Şeffaflık olduğu ve birbirlerini tuttukları sürece korkacak bir şey yokmuş.

E zaten korkunun ecele faydası da yokmuş.

--------------------------------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

                                                          emreertegun@gmail.com

28 Eylül 2017 Perşembe

dizginler

Çizim: Ayşe Gökçe Bor*
Uzun zamandır hayatımın dizginlerini büyük oranda elime almış; üstüme yapışmış alışkanlıklardan, öğrenilmişliklerden epey sıyrılmış durumdayım (ya da öyle sanıyorum :). Gerçi eski ezberlerden sıyrılırken yenilerine tutunduğumu fark ettiğim zamanlar olmuyor değil. Dahası, farkına varmadığım ve henüz kurtulamadığım eski ezberlerim ve yine farkına varmadığım yenileri de vardır muhakkak. Dolayısıyla dizginleri bir ölçüde onlarla paylaşıyorum(dur); niyetim ise mümkün olan en çoğunu, tercihen tamamını elime almak ve elimde tutabilmek.

Almakla tutmak aynı şey olmayabiliyor; zira günbegün, anbean değişiyor, güncelleniyorum; yeni sürümlerim ortaya çıkmak istiyor. Bu değişimlere ne kadar bırakabiliyorum kendimi, ne kadar -eskiden kalan veya yeni ürettiğim- sabit kimliklere tutunuyorum? Dizginler hâlâ elimde mi, yoksa kaptırdım mı; sabit kimliklere, alışkanlıklara, korkulara?..

Eski derimden sıyrılıp tazecik yenisiyle hafifçe süzülebiliyor muyum kabuk değiştiren sürüngenler gibi?

Ne kadar az tutunursam o kadar güzelleştiğimi görüyorum. Zira en güncel hâlim en güzel hâlim, çünkü en güncel hâlim şu an'da ortaya çıkmak isteyen ben'i yansıtıyor (geçen yıl aldığı kararları uygulamaya çalışan ben'i değil). Bundan uzaklaştığım her adımda daha az güzel oluyorum; çünkü ben ben olmaktan uzaklaşıyorum, çünkü eski ben'e tutunuyorum; çünkü maskeler takıyorum, bilerek ya da bilmeyerek...

İstediğim şey ise parlamak, çok güzel olmak! Başkalarıyla karşılaştırmalı bir güzellikten değil, kendimin olabilecek en güzel, yani en gerçek, en otantik, en doğal hâline anbean ulaşmaktan bahsediyorum.

Buna erişebilmek için farkındalığımı artırmam gerekiyor. Farkındalığımı artırırsam otomatik davranışları, öğrenilmişlikleri, ezberleri, aldığım kararları değil, -her zaman doğru yönü gösteren tek pusula olan- an'daki kendimi, kendiliğindenliğimi takip ederim. Tutarlılık mikrobuna bulaşmadan, her gün yeniden doğan ben'i izlerim; neye yöneldiğimi, ne istediğimi, kalbimin ne için çarptığını -yeniden ve yeniden!- anlamaya çalışırım.

Bunun için hep tetikte, kendim'de kalmam lâzım. Dizginleri elinde tutmak, eline almaktan daha kolay değil. Toplum, kurallar, öğrenilmişlikler, içimdeki eleştirmen, ... , hepsi pusuda bekliyor beni hizaya getirmek için. Bense kendi yoluma gitmek istiyorum, nereye çıkarsa...

Hep tetikte kalmaya niyet ediyorum; dizginleri sadece ve sadece kendiliğindenliğime bırakmak için...

* Ricamı kırmayıp bu yazı için çizim yapan can'ım Ayşe Gökçe Bor'a kocaman kocaman kalpler...

--------------------------------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

                                                          emreertegun@gmail.com

9 Eylül 2017 Cumartesi

Hey gidi Karadeniz - 2

Yolculuğun ilk üç gününe şuradan ulaşabilirsiniz efendim: Hey gidi Karadeniz - 1

***

Gün 4

Dün gök üstümüze boşalmıştı ve çadırlara kaçmış ve erkenden yatmıştık. Bugün ise hava çok sakin, güneşli, bulutsuz... Bu hızlı değişimler beni hep şaşırtıyor. Gerçi biz de böyle değil miyiz? Bir an dünyalara küsebiliyorken, yarım saat sonra veya ertesi gün ortalık güllük gülistanlık olabiliyor.

Hislere çok bağlanmama gerekliliğini, gökyüzü olduğumuza ve hislerin gelip geçen bulutlar olduğuna dair metaforla anlatırlar ya; ne kadar da yerinde... Gözlemci olarak kaldığımız, nefes almayı unutmadığımız sürece her şey geliyor ve geçiyor. Sevinçler ve üzüntüler, sevgi ve korku, neşe ve keder ve diğer tüm ikilikler birbiri ardına geliyor, gelebiliyor. Ve zaten biri olduğu için diğeri var, bunu da akılda tutmak iyi geliyor bana.

Sabah erkenden kalkıyorum ve bizim kızların yanına gidiyorum. Dün akşam ne yapacağımızı, ne şekilde hareket edeceğimizi netleştirememiştik. Öğreniyorum ki Trans Kaçkar işi büyük bir ihtimalle iptal olacakmış. Dün saatlerce boşuna mı konuştuk ((:

Dursun abi tüm ekibi topluyor ve -kendiliğinden- çember formunda diziliyoruz. Dünkü tufanı hatırlatarak söze giriyor ve hava tahminlerine göre bu akşam da bir benzeri olabilirmiş. Bu durumda Naletleme'den geçmenin çok yıpratıcı olabileceğini ama kararı bizlerin vermesini istediklerini ifade ediyor. Onlar zorlu şartlara daha alışkın zira, "plan devam" dersek devam ederler. İsteyenler söz alıyor ve fikirlerini paylaşıyor. Epey güzel bir karar alma süreci ilerliyor, buna pek seviniyorum. Derken, oluşan iki güçlü alternatif arasında oylama yapma önerisi geliyor, uygulanıyor; "Ahh," diyorum, "bunu yapmasak daha iyiydi." Temsili demokrasi, genellikle çoğunluğun dediğinin olması ve azınlığın sesinin kısılması anlamına geldiğinden, oylama olayını pek sevdiğim söylenemez. Ama yine de genel olarak güzel yürüdü süreç ve neredeyse oy birliğiyle ne yapacağımız belli oldu: Borçka - Karagöl'e gidecek ve bu geceyi orada geçireceğiz; yarın ise faaliyet bitiyor ve dönüş günü zaten. Biz ise bu durumda, normal plandaki Kavron yerine Borçka taraflarında takılacağız fazladan birkaç gün.

Katırlar bu zorunlu işbirliğine dair nasıl hissediyorlardır acaba...
Kararı aldıktan sonra yavaşça kahvaltılar yapılıyor, aheste bir şekilde toplanılıyor, son fotoğraflar çekiliyor ve hoopp yola düşüyoruz. İstikamet önce Olgunlar, hani ilk gece kampladığımız yer. Bizim ekipten Burcu bu sefer çantasını katıra verdi; çıkışta çok zorlanmıştı ve sağ olsun diğer katılımcılar (en çok da Bahadır) destek olmuştu.


inişte bi' ara, grubun büyük kısmı bir araya gelmişken...
Vadiden aşağı doğru, çıktığımız güne göre daha rahat bir yürüyüş yapıyoruz. Grup bir arada değil, bölük pörçük yürüyor. Bu hem iyi geliyor (herkes kendi ritmine göre takılıyor) hem de kötü (grup bütünlüğünü sağlamamayı getiriyor sanki). Aynı yolu çıkarken de kısmen öyleydi, hele ki zirve yaptığımız günkü sıkıntımı zaten bir önceki yazıda anlatmıştım.

Grup bütünlüğü demişken, yine bir önceki yazıda yazdığım üzere, birkaç istisna hariç diğer katılımcılarla fazla ilişki kur(a)madım ve bu benim için kolay alışılabilir bir şey değil. Yan yana, arka arkaya yürüyoruz, keyifli bir tecrübeyi paylaşıyoruz ama tanışmamışız bile, isimlerimizi bilmiyoruz, iki lakırdı etmemişiz. Katıldığım etkinliklerde, buluşmalarda; diğerleriyle bağ kurmaya, göz göze gelmeye, onları duymaya ve onlar tarafından duyulmaya o kadar alışmışım ki yüzeysel bir ilişki kurunca ve hatta bunu bile yap(a)mayınca, olmuyor. Faaliyet boyunca bunun eksikliğini hissettim.

İniş, dediğim gibi, daha kolay geçiyor. Yolun bir kısmını Argın'la ikimiz yürüyor ve o ara epey derin bir sohbete dalıyoruz. Sohbetin ağırlıklı bir kısmı para konusunda dönüyor. Argın'la yıllardır birçok konu üzerine derin ve uzun muhabbetlerimiz var ama son bir-iki yıldır en çok da parasal konuları konuşuyoruz. Para kazanmak, edinmek, armağan ekonomisi, gönül bedeli, yaptığımız etkinlikler, elimize geçen ve geçmeyen paralar, hislerimiz, Argın'ın burs durumları vs. Bütün bunlar ve fazlası üzerinde, sanırım en az bir saat güzel bir sohbet ediyoruz. Güzel olmasına güzeldi ama o arada zihnim(iz) son derece aktif olduğu için, burayı ve bu ânı yaşayamadığımı(zı), geçen şu bir - bir buçuk saati ıskaladığımı(zı) fark ediyorum.  Yolun ilk kısımlarında da başka birkaç kişi ile epey bir sohbet etmiştik ve aynı durum oluşmuştu. Neyseki sonraki kısımlarda daha fazla susuyoruz ve daha fazla ândayız; etrafın, yürüdüğümüz yerlerin, vadinin, derenin ve dağların daha fazla farkındayız. Yine bol bol ahududu yiyorum, yine yaban mersinlerini ıskalıyorum; tarih tekerrür ediyor.

Ve Olgunlar'dayız. Grubun bir kısmı gelmiş, bir kısmı arkadan geliyor. Üç gündür ilk kez ağaç görüp seviniyorum; özlemişim! Birkaç saat burada takılıyor ve aracı bekliyoruz. Bu esnada mıhlama yiyor, çay içiyoruz ama hem bu mıhlama, tam olarak olması gerektiği gibi yapılmadığı hem de her geçen gün peynirden daha fazla uzaklaştığım için (ki beni yakından tanıyan ama son bir-iki yılda pek görüşemediklerim, bu durumu ufak çaplı bir şok ile karşılıyor) çok da keyif almıyorum. Bir de bir bardak çay için 1,5 TL vermekten memnun değilim. Neyseki güzel çay en azından! Bir de servis yapan genç çocuk pek tatlı, güler yüzlü...

Saatler geçiyor, bizi alacak olan araçlar geliyor; çantaları araçlara yüklüyor ve yola düşüyoruz. Önümüzdeki iki saat, hayatımın en kötü iki saatleri arasında ilk üçe sağlam bir giriş yapıyor. Hava çok sıcak, klima çalışıyor ama sadece kendini soğutuyor. Yeni ve modern minibüslerde açılır pencereler olmadığı için sadece üstten havalandırma ile çok az miktarda oksijenle buluşabiliyoruz; üstelik şoför abimiz yine coşuyor! Sürekli gaz-fren-gaz-fren-gaz-fren şeklinde kullanması ve virajları çok sert alması sonucunda midem ağzıma geliyor, başım kazan gibi oluyor ve resmen hayata küsüyorum. O an o yolculuğun bitmesi için her şeyi yapabilirim! (Her şeyi derken, ciddiyim) Ama bitmiyor; daha doğrusu öyle bir hissiyat ki hiç bitmeyecek gibi geliyor. Artık hayatımızın geri kalanı bu sanki: Korkunç virajlı yollarda, korkunç bir sıcak altında, korkunç şoförlerle gideceğiz sürekli. Cehennem, bundan daha kötü bir yer olamaz. Sadece yanmakta ne var, sıkıysa buraya gelsinler! Bana birbirinin aynı gibi gelen Karadeniz müzikleri de cabası.

Ama bitti valla! Ohh! İki saat bir şekilde -üstümüzden- geçiyor ve Yusufeli'ne varıyoruz. Kendimizi minibüsten dışarı attığımızda hemen herkesin benim gibi yamulduğunu fark ediyor ve tuhaf bir şekilde seviniyorum. En azından yalnız değilmişim bunu çeken. İnsanoğlukızı ne acayip varlık, tek acı çekenin sen olmadığını bilmenin rahatlatması ne garip bir hâl!

İşte orada bir çeşme var. Hırsla yüzüme suları çarpıyor, bir nevi suyla kendimi döverek kendime gelmeye çalışıyorum. Yeterli olmuyor, kafayı da sokuyoruz suyun altına ve biraz olsun ferahlıyoruz. Bir de güzel dondurma bulursak şimdi... (Dondurmayı çok sevdiğimi söylemiş miydim?) Dursun abiler bir çay bahçesine doğru gidiyorlar ve orada dondurma varmış! Yaşasın deyip gidiyoruz ama bir de bakıyoruz ki golf dondurma! Bir istisna* hariç yıllardır paketli-hazır-fabrikasyon dondurma yememişim, şimdi yemeye de hiç niyetim yok. İlçede kendi dondurmasını yapan olup olmadığını soruyoruz, önce bizi kaçırmamak için olmadığını söylüyorlar, sonra bakıyorlar ki yine de orada yemeyeceğiz, "haaa az ileride bir pastane var" diyorlar. Yine yaşasın! Biraz yürüyor, bir tane daha hazır dondurma (bu seferki algida galiba) satan yer gördükten sonra -danananam- işte orada, klasik bir pastane! Hemen soruyorum ve evet, kendileri yapıyorlarmış! Beş-altı kişi siparişlerimizi veriyor ve biraz sonra gelen bebekleri afiyetle yiyoruz. Sade ve kakaolu çok güzel, çilekli yine yalan! Tıpkı Giresun'daki gibi burada da çilekliyi aroma ile yapmışlar ve bence yenecek bir şey değil. Lakin ben hariç kimse takılmıyor; hatta ifade ettiğimde, kimse için fark etmediğini görüyorum. Ağız tadımız iyice bozulmuş gençler, dikkat! Çoğunluk ne yediğinin falan farkında değil.

* İstisna, en olmayacak grupla gerçekleşti hem de. Geçen yaz Bayramiç'te dört ekolojikgil arkadaş, fena hâlde aş erdiğimiz için dayanamayıp köy bakkalından bulduğumuz rezil dondurmayı (dondurma derken, lafın gelişi...) yemiştik. Off, insanların birçoğunun dondurma normunun artık bu olduğunu bilmek içimi acıtıyor.

Velhasıl sonunda epey kendimize geliyoruz. Şükür! Cehennem mode off. Bu arada porsiyon beni yine kesmiyor, yine biraz da külahla alıyorum. Resmen Giresun'daki dondurma hikâyesinin tekrarı...

Ve yola devam etme vakti. Hâlâ epey yolumuz var ama en azından aşırı virajlı, dar, yer yer toprak yollar sona erdi. Şimdi onlarca tünelden geçerek* Artvin'e, oradan Borçka'ya ve oradan da Karagöl'e gitmece...

* Geçen yazıda asfalt yola sevindiğimi insanlık çelişkilerimden biri olarak dile getirmiştim, bu sefer de tüneller için benzer bir şey paylaşacağım. Bu bölge, gidenler bilir, fazlaca dağlık bir bölge ve belli ki eskiden çok ama çok virajlı yollardan gidiliyormuş. Sonrasında özgürce akan Çoruh'un önünü muhtelif yerlerde kesip baraj yaptıklarında, su seviyesi yükseleceği için daha üst kısımlara yollar yapmışlar ve dağları oyarak burayı bir tünel cennetine (!) çevirmişler. Hayattaki duruşum gereği barajların, tünellerin, doğa ile bu kadar oynanmasının yanında değilim tabii ki ve fakat bir yandan da kendimi, için için şükrederken buluyorum (baraja değilse de tünellere). Zira buraları bu kadar rahat geçemesek, iyice zorlaşacak bu bölgelerde dolanmak. Haa, bu kadar dolanmak, gezmek, görmek şart mı? Bu ayrı bir konu. Tüm zorlanmalarıma rağmen, bana sorsalar, ben yine tünel münel yapılmamasını, gerekirse gezememeyi tercih ederim. Ama bu, tercih etmediğim durumun sonucunun bir şekilde benim de hayatımı kolaylaştırdığını yadsımamı gerektirmiyor. Fakat evet, o an için benliğime iyi geldi bu durum.
Baraj nedeniyle sular altında kalan ve boşaltılmak zorunda kalınan köyler (koskoca Yusufeli ilçesi de sular altında kalacağı için ilçeyi bile yukarıya taşıyorlar, bir-iki yıl içinde), yerinden edilen ve edilecek olan binlerce insan, binlerce ağaç; yaşam alanı daralan, değişen, belki de yok olan milyonlarca canlı için ise içim sızlıyor, 1,5 yıl önce geldiğimde olduğu gibi.

Borçka'ya vardık, marketten eksiklerimizi tamamladık ve yönümüzü yukarılara çevirdik. Hava yavaş yavaş kararıyor. Yol çok keyifli, her yer ağaç, evde hissediyorum kendimi. Nasıl bir yere gittiğimiz hakkında hiçbir fikrim yok ama şu an geçtiğimiz yerlerin güzelliği bana çok iyi hissettiriyor. Sadece ormanlık olması da değil, sık sık kayalardan süzülen sularla, oluşan minik dereciklerle karşılaşıyor ve hayran hayran bakıyorum. Nerede üç saat önce  hayata küsen adam, nerede ben! Her şey geçici mi demiştik?

Derken bir anda sis basıyor ve birkaç saniye içinde görüş mesafemiz beş metreye falan düşüyor. Yolları çok iyi bildiği ve alışkın olduğu için şoförün tedbirsiz gitmesinden endişe ediyorum ama yok, siste bunu yapmıyor ve gayet yavaş ve güvenli kullanıyor. Hem akşamın çökmek üzere olması hem de yoğun sis nedeniyle nerelerden geçtiğimiz belli değil, hayâl meyal yol kenarındaki ağaçları görüyoruz zaman zaman; adeta rüyada gibiyiz. Argın yanımda İngilizce bir şeyler mırıldanıyor; bu minvalde şeyler, rüya müya diyor. Bir yerden sonra asfalt yol parke taşa dönüyor (Sonradan anlayacağım üzere Karagöl yol ayrımına gelmişiz ve 7 km. kadar yolumuz kalmış). Tıkır tıkır devam ediyor ve bir süre sonra duruyoruz: Geldik! Hava artık tamamen karanlık ve üstelik sis çok yoğun. Göz gözü görmüyor. Gerçekten rüya olabilir; kendimi çimdikliyorum, uyanmıyorum. Galiba değil.

Birkaç dakika diğer minibüsü bekledikten sonra çantaları sırtlanıyor ve önden giden ekibi takip ediyoruz. Hiçliğin içine doğru bir yürüyüş, nereye gittiğimiz belli değil, tek yaptığımız güvenmek ve takip etmek...

Dik sayılabilecek bir inişten dikkatle yürüdükten ve ahşap bir köprü ile minnak dereyi geçtikten sonra açıklık bir alana varıyoruz. Başka çadırlar da var burada. Yürürken muhtelif tabelalar da görmüştüm. Burası bir tabiat parkı belli ki, şu Orman Müdürlüğü'nün falan işlettiklerinden.

Çadırlarımızı kuruyoruz. Sis hâlâ çok baskın, çevreyi pek algılayabilmiş değiliz ama bir ormanın içinde olduğumuz kesin. Çok hafif yağmur çiseliyor ve bu, kokuları muhteşemleştiriyor. Ohh, çok güzel bir yerdeyiz "galiba". :)) Çadırı kurduğumuz yerin iki metre ötesi gölmüş, ilk geldiğimde onu bile fark etmemişim. Sahi Karagöl'e geldik biz, değil mi? Bunu bile akıl edememişim. Yol fena sersemletmiş beni.

Bu arada bir görevli geliyor ve çadır başına 25 TL olan ücreti istiyor. DOKADAK olarak biraz forsumuz var ki 12 çadır için 7 çadır parası ödemek üzere anlaşıyor bizimkiler. Çadır başına kaç para düşeceğini hesaplamada zorluk çektiklerini görünce devreye giriyorum: 15'er TeeLee. Bayılıyorum bu hesap kitap işlerine.

Bir şeyler atıştırıyor ve kendimize gelmeye başlıyoruz. Yan tarafta, geldiğimizde orada olan çadırdan ufak tefek destekler geliyor, pek hoşuma gidiyor. Yaşasın birileriyle bağlantı kurmak! Bizim fenerin az aydınlattığını görünce iyi yanan bir fener veriyor, birkaç kere herhangi bir ihtiyacımız olup olmadığını soruyor iki karaltı. Sonraki dakikalarda Feridun Düzağaç vb. müzikler geliyor oradan, ki buna da kocaman bir ohh! Karadeniz müziklerinden iyice fenalık gelmişti :)) Karaltılarla tanışmak yarına kalacak. Bu gece bir başka çadır ekibi ile haşır neşir oldu bizimkiler, ateş yakmış olan birkaç kişi... Ben de biraz takıldım o tarafta ama çok duramadım, oraya ait hissetmedim bir türlü. Birlikte geldiğimiz ekip de kocaman bir ateş hazırlığı yapıyordu. Bugün son gündü ve onların deyimiyle gala gecesi idi. Rakılardan, şaraplardan bahsediliyordu ama hiç takılasım gelmedi; kısmen yorgunluktan kısmen de bu yazının başlarında anlattığım bağlantısızlıktan olsa gerek. Hiçbir yerde barınamayınca çadırıma gidiyor, yatıyorum. Önümüzdeki saatlerde epey bir içilecek, şarkılar-türküler söylenecek ama ben ilk 10 dakikadan sonrasını duymayacağım. Yorulmuşum.

Bu arada 1.400 metredeyiz ve bir gün öncesine göre epey ılık denebilir. 2.800'lerdeydik, malum. İki üşümeli gece sonrası rahat ediyorum.

Gün 5

Sabah erkenden kalkıyorum. Karadeniz'de hep erken uyandım, çoğunlukla 6 civarında. O saatin dinginliği bir başka oluyor ama günlük hayatımda çoğu zaman bir-iki saat daha geç uyanıyorum maalesef. Yani maalesef de değil aslında, demek ki vücut ancak uyanmak istiyor ama o saatleri yaşamak da pek keyifli işte!

Ne kadar muhteşem bir yerde olduğumu şimdi algılamaya başlıyorum. Çadırı da ne güzel bir yere kurmuşuz, hasbel kader.

Göl, orman, kuşlar, her şey çok canlı!

Bizim gruptan sadece bir-iki kişi ayakta. Günaydınlaşıyorum, ki dört gündür beraber olmamıza rağmen o an'a kadar bunu bile yapamadığım kişiler. Ve bu kadarı bile iyi geliyor. Sonra bu kişilerden biri çay ikram ediyor, sevinerek kabul ediyorum: iletişim kuruyoruz yahu! İki satır sohbet bile ediyoruz. Ohh.

bu da dışarıdan...
Sonra tesisin olduğu tarafa doğru gidiyor, tertemiz olmasına şaşırarak alafranga tuvaleti kullanıyorum (Yaşasın taharet musluğu!). Gölün etrafında yürümeye devam ediyor ve bir süre sonra anlıyorum ki göl boyunca kıyıdan kıyıdan patika yol yapmışlar ve galiba devam edersem aynı yere, çadırlara varabileceğim. Öyle de oluyor. Mest bir şekilde, tadını çıkara çıkara, yavaş yavaş yürüyorum gölün çevresinde. Bütünüyle bitki çeşitliliğine hayran kalıyor, yerin üstüne fırlamış ağaç köklerini heyecanla izliyorum. Burası da cennet olmalı! 24 saat içinde cenneti de cehennemi de yaşadığımı fark ediyorum. Ne kadar hatırlasam, hatırlatsam az: Her şey geçici...



Turum bitiyor ve yeniden kamp alanındayım. Gruptan biraz bağ kurabildiğim bir arkadaşla ve hemen hiç kuramadığım bir-iki kişiyle daha sohbet ediyorum. Biter ayak artan bu iletişim hâline hem şaşırıyor hem seviniyorum. Bir yandan da dünkü karaltılarla, yani komşularımla tanışıyorum: Rukiye ve İlknur kardeşler. Beni bile şaşırtan hızla arkadaş oluveriyoruz. Kahvaltı hazırlamışlar, buyur ediyorlar; sevinçle katılıyorum keyiflerine. Günlerdir yaptığım en güzel kahvaltı: bir sürü çeşit, güzel de bir çay var; üstelik iki tatlı insanla sohbet eşliğinde... Rukiye genel hâlime çok şaşırıyor: "Sen ne kadar dinginsin öyle yahu!", "Ne kadar sakin konuşuyorsun." gibi cümleleri sıralayıp duruyor. 5-6 yıl önce İstanbul koşturması içindeyken görseydi beni, yine öyle mi düşünürdü bilmiyorum. Sahi o zaman nasıl biriydim? Emin değilim.

Güzel doğa, güzel kahvaltı ve güzel komşuların bileşkesi, burada en az bir gün daha kalmam gerektiğini söylüyor bana. Şimdi yine bir araca binip haldır huldur herhangi bir yere gitme isteğim yok. Önce buranın tadını çıkarmak, en az bir gün sakinlemek, durmak istiyorum. O esnada Argın-Ebru-Burcu da göl etrafında tura çıkmışlardı, geldiklerinde bunu onlarla paylaşıyorum ve zaten onlar da benzer bir noktadalarmış. Birkaç saat sonra ekibin kalanını gönderecek, dördümüz şimdilik burada devam edeceğiz.

son dakika sosyalleşmeleri...
Büyük grupla son saatler, yine birileriyle sohbet ederek (allah allah, son günü beklemişiz!) geçiyor. Sonrasında yavaş yavaş çadırları, çantaları topluyor ve yola düşüyorlar. Öncesinde güzelce vedalaştım her biriyle, son günkü bu hâller sayesinde tamamlanmışlık hissi oluşuyor içimde. Bugün böyle geçmeseydi, sanırım bir tuhaf anacaktım bu birkaç günü.

Artık büyük grupla olan faaliyet bitti, mini grup faaliyetimiz ise tahminen birkaç gün daha devam edecekti.

--------------------------------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

                                                          emreertegun@gmail.com

7 Eylül 2017 Perşembe

Hey gidi Karadeniz - 1

Ayvalık'tan Rize-Ardeşen'e, 1.770 km.lik motorize yolculuk sonrasında (yolculuk yazıları için: motorize günlük - 1, motorize günlük - 2), sıra geldi sebeb-i Doğu Karadeniz ziyaretimize.

Doğu Karadeniz yaylalarına çıkmak, oralarda bulunmak, yürümek, çay falan içmek birkaç yıldır aklımdaydı ama bir türlü gerçek bir niyet koymamış olmalıyım ki bu yıla kadar kısmet olmadı. Gerçi 1,5 yıl önce kış aylarında gitmiştim ama o mevsimde yükseklere tırmanmak hayâl tabii.

Bu sefer işi sıkı tuttuk; bahar aylarından itibaren Ebru ile konuşmaya başladık, Haziran'da konuyu iyice gündemimize alırken başka kişilerle de flört edildi. Sonuç olarak dört kişilik bir ekip (Ebru-Argın-Burcu Ü.-ben) ile yola çıkmaya karar verdik.

Ebru'nun, konuyu konuşmak üzere açmış olduğu vatsap grubunun adına verdiği Hey gidi Karadeniz, benim için tüm yolculuğun adı olarak kaldı bu arada.

***

İnsan genelde bilmediğinden korkar ya hani, ben de öyleyim. O tarafları hiç bilmediğim için hep bir çekinme hissediyordum. Gidecek yerler nasıl araştırılır, nasıl yol-iz bulunur, kimlerle bağlantıya geçilir... Zaten internetten araştırma yapmak da pek sevdiğim bir şey değil... Ve ayrıca yaz boyunca hep yollarda olacaktım; sabit bir düzenim yok, bilgisayarım yanımda değil... Bu nedenlerle tembelliğimi birleştirince, müstakbel yol arkadaşlarıma "Yaa ben hiç araştırma falan yapmak istemiyorum, siz ne derseniz, nereye götürürseniz bana uyar; siz bakının" minvalinde şeyler yazdım. Sağ olsunlar, mırın kırın eden olmadı (içlerinden ettilerse günahları boyunlarına :P ).

Gel zaman git zaman, tam son güne geldik, ertesi gün buluşup yola düşeceğiz; karşımıza bir anda yepyeni bir seçenek çıkıverdi: Meğer tam da yola çıkacağımız gün, Doğu Karadeniz Doğa Sporları Kulübü'nün (DOKADAK) bir faaliyeti varmış ve eğer istersek katılabilirmişiz. O bölgedeki yerler hakkında o kadar bilgisiz ve cahilim ki "Nerelere gidiyorlarmış peki?" sorusunu bile soramıyorum Ebru'ya, zira bir şey ifade etmeyecek. Fakat şöyle bir bilgi geliyor: Çok acayip, çok güzel, herkesin gitmediği, gidemediği yerlere gidilecekmiş; üstelik yılda sadece bir kere yapılan bir programmış bu.

Müthiş bir şans (?), tesadüf (!) ya da her neyse... Diğerleri biraz araştırma yapmış olsa da son gün itibariyle ne yapacağımız, nerelere ve nasıl gideceğimiz hâlâ belli değildi zaten. Bu fırsatı değerlendirmek iyi fikir gibi görünüyordu. Soru işareti yaratan tek husus ise bu tercihin bir miktar masrafa yol açacak olmasıydı. Faaliyet ücretsizdi ama araçla yapılacak transferler için kişi başı 175 TL civarı bir şey düşüyormuş. Biraz indirirler mi, hiç olmazsa 4 kişi için 3 kişi parası versek olur mu vs. derken katılmaya karar verdik. Doğu Karadeniz keşfine pek gidilmeyen, "acayip" yerlerden başlamak büyük bir ayrıcalık olacaktı.

Gün 1

Ardeşen'e önceki gün varmıştım, Ebru zaten oradaydı; Argın ve Burcu ise bu sabah geldiler. Erkenden kalkıp hızlı bir kahvaltı ettikten sonra birkaç işi ışık hızıyla halletmemiz gerekiyordu. Yaklaşık bir buçuk saat içinde Ebru için kulüpten bir çadır bulduk, kampta kullanmak üzere kamp tüpü satın aldık, ben motoru servise götürdüm ve o sırada gıda alışverişinin de bir kısmı yapıldı. Nihayetinde otogarda diğer katılımcılarla buluşup yola düştük. Grubun erkek ağırlıklı olduğu dikkatimi çekiyor. Bizimkilerden başka dört kadın daha var. Bu arada yola çıktığımız dakikalar itibariyle hâlâ nereye gittiğimizle, ne yapacağımızla ilgili pek bir fikrimiz yoktu.

2 servis aracı, yaklaşık 20 kişilik grubu ve dev çantaları aldı ve Artvin - Yusufeli'ne doğru ilerlemeye başladık. Bu dakikalarda, düşündüğümden daha uzun bir yolu araçla yapacak olduğumuzu fark ediyorum ve içim hafiften sıkışıyor. Araçla yolculuk çoğu zaman bayıyor beni, içim kıyılıyor; hele ki dar ve virajlı yollardaysak ve şoför abilerimiz "erkekliklerini" direksiyonda ispatlamaya çalışıyorlarsa; ki bir sürüsü bunu yapıyor... Uzun saatler gittikten sonra Yusufeli'ne vardık, eksiklerimizi orada tamamladık, -galiba belediyenin ısmarladığı- cağ kebaplarını yedik ve 2 saat kadar daha yol gittik. Yol dardı ama büyük kısmı asfalttı. Yakın zamana kadar son kısım toprakmış ve aynı yol 4 saate kadar sürüyormuşmuş. Ohh, zaman zaman asfaltın varlığına da şükrediyorum (insan olmanın getirdiği birtakım çelişkiler işte). Ki buna rağmen sürekli gaz-fren-gaz şeklinde gittiğimiz için epey zorlandım. Akşam üstü saatlerinde Yaylalar köyünü geçip Olgunlar denen mevkiye ulaştık. (İyi ki de ulaştık, Karadeniz müzikleri ile biraz daha gitseydim bayılabilirdim. ((: ) Birkaç yüz metre ileride kamp yapacaktık. Bugün yürüyüş yoktu. 2.100 metredeydik.

Olgunlar hatırası (bizim dörtlü)

Tabii yol boyunca, nasıl bir faaliyetin içinde olduğumuza dair verileri indirmeye başladık. Bugün (salı) yürümeyecekmişiz, sadece kamp kurup dinlenecekmişiz. Yarın (çarşamba) bir miktar yürüyüp daha yukarılarda, Dilberdüzü denen yerde kamplayacakmışız. Ertesi gün (perşembe) Kaçkar Dağı'nın zirvesine çıkıp (Vayy; bu bir zirve turuymuş meğer!) Dilberdüzü'ne dönecekmişiz. Cuma günü tekrar Olgunlar'a inip ve oradan kuzeye doğru devam edip arada bir bölgede kampladıktan sonra son gün (cumartesi) Naletleme Geçidi denen -adı üstünde- epey zorlu bir kısmı aşıp Kaçkar'ın kuzey tarafında yer alan Kavron Yaylası'na varacakmışız (bu da Trans Kaçkar dedikleriymiş yahu!) ve faaliyet burada sona erecekmiş. Oradan bizi alacak olan servislerle de Ardeşen'e dönülecekmiş işte.

Faaliyetin sorumlusu Dursun Abi yolda, katır isteyip istemediğimizi soruyordu. Başta yanlış duyduğumu sandım ama sonradan düştü jeton: Tüm bu yürüyüşler sırasında bir yandan çanta da taşımak zorlayıcı olduğu için, isteyenler bunları katırlara yüklüyormuş ve hafif bir şekilde, rahat rahat yürüyebiliyorlarmış. Bizim dört kişilik grup çanta vermek istemedi. Hem buna bütçe ayırmak* isteyen yoktu hem de katırları bu şekilde kullanmanın doğru olup olmadığına dair soru işaretlerimiz vardı. Ayrıca en azından kendi adıma, yürüyüşlerde çantamı taşımaya alışkındım ve buna gerek duymayacağımı sanıyor ve de umuyordum. Gerçi yürürken çadır, uyku tulumu, bir sürü yiyecek malzemesi vs. taşımayalı çok olmuştu ama görecektik bakalım.

* Merak edenler varsa; bir katır üç çanta taşıyor; Olgunlar'dan Dilberdüzü'ne 120 TL (çanta başı 40 TL), Dilberdüzü'nden Nanetleme öncesinde kamplayacağımız -adını unuttuğum- yere 150 TL, son gün Lanetleme'yi aşarken ise 350 TL istiyorlardı. En azından bizim ekibe verdikleri fiyatlar bu şekildeydi. Bu arada Lanetleme için istenen fiyat farkına dikkat! Belli ki gerçekten haşadımızı çıkaracak bir etap olacaktı; hele ki çantalarla...

2.100 metrede olmak ilginç bir his. Son ağaçlar 2.000 metreler civarında yetişiyor ve bundan sonra ağaç görmek artık hayâl oluyor. Ormanın içinde yaşadığım üç yılda, ağaçlarla çevrili olmaya pek alışmışım ve yoklukları ilginç hissettirdi. Velhasıl Olgunlar'da birkaç ağaç daha gördük, sonraki birkaç gün ise göremedik.

Ne diyordum; Olgunlar'a vardık, 2.100 metredeyiz, hava -bildiğim Ağustos günlerine göre- serin sayılabilir ama sıkça duyduğum yükseklerin çok soğuk olması durumuyla henüz karşılaşmış değilim. Oradaki mekânda birkaç çay içtik, diğer katılımcılarla biraz sohbetleştik, şakalaştık. Özellikle Cumali abinin şakaları, hikâyeleri epey komikti. Fakat bir yerden sonra ortamdaki sürekli konuşulma hâllerinden yoruluyor ve kendime sessiz alanlar açmaya çalışıyorum. Bu arada not defterim yanımda ve ara ara yaşadığımız minik an'ları kayda geçiriyorum ki daha sonra hızla unutmayayım. Bu minicik yazıp çizmelerim çok dikkat çekiyor ve özellikle ilk birkaç gün sürekli konusu ediliyor. Sanırım yazıp çizmeyle pek arası olmayan bir gruplayım. "Aaaa yazar mısın sen?", "Ne yazıyorsun?" vs. Alt tarafı not düşüyorum aslında.

Çadırları kurduk, yerleştik; Yusufeli'nden yemek yapmak üzere aldığımız ama kamp süresince daha ziyade sallama çay içmemizi sağlayan alüminyum tenceremizde su ısıtıp çay keyfi yaptık. Hava karardı, ayrıca biraz serinledi ama hâlâ fena değil. Ve çoğumuz, çok geç olmadan çadırlara çekiliyoruz. Bir gün önce dolunaydı bu arada ve bir süre sonra şahane bir ay manzarası çıkacak ortaya. Yan tarafımızdaki kayalık dağa şavk'ı vurmaya başladı bile, ortalık neredeyse gündüz yerine dönmek üzere. Beklesem mi şu ayı, beklesem ya, görmeden yatmasam ya derken ay bana yetişemedi, ben uykuya gittim. Gece gördüm ama, çişe kalktığımda...

Günün gerginliğini Ebru ve Argın'ın yaptıkları alışverişe dair yaşadım(k). Bence o kadar az şey almışlardı ki yol boyunca bunların yetmesi çok zor olabilirdi. Konserveler, makarnalar, kuruyemişler; hep kıtı kıtına yetecek kadardı. Üstelik dağlara çıkıyorduk ve biraz ihtiyatlı gitmek gerekirdi. Öte yandan fazla yük taşımama kısmı da vardı tabii... Ben motoru servise bırakırken alışveriş onlara kalınca böyle olmuştu. Bu işlerde ben de dev tecrübeli sayılmam ama onlar benden biraz daha tecrübesiz. Velhasıl durum böyle olmuştu ve başlarda biraz kızdığımı hissetsem ve ilk günler ara ara söylensem de sonraki günlerde iğneyi kendime batırmaya başladım. Madem onlara güvenmeyecektim, yola çıkmadan önce daha fazla sorumluluk alsaydım ya da en azından market vs. bulunmayan yerlere çıkmadan önce ne aldıklarını iyice soruşturup ona göre ekleme yapsaydım. Hem bunları yapmayıp hem kızmış olmam pek doğru değildi tabii.

Gün 2

Sabah 6'da zımba gibi (ne komik laftır bu da) kalktım. Çadırları ve çantaları topladık, karnımızı doyurduk ve Dilberdüzü'ne doğru yola düştük. Her yerden sular akıyor, iki yanımız kocaman dağlarla çevrili, vadiden yürüyor, sürekli yükseliyoruz. Grubun çoğu çantasını katırlara vermiş, sadece bizim dörtlü artı birkaç kişi kendi yükünü taşıyor. Yolda ahududu çalılarıyla karşılaşıyoruz ve dalından ilk kez yiyorum. Pek güzeller ve yemekten zaman zaman yürümeyi unutuyorum! Doğanın cömertliğine teşekkür edip duruyorum. Yaban mersini de varmış ve çok çok güzelmiş ama denk gelmedim (bizim buralarda, güneyde - alçaklarda da oluyor yaban mersini ve kesinlikle "çok çok güzel" denecek bir şey değil; farklı bir tür olmalı). Güneş gittikçe etkisini gösteriyor ama yorulduğunda altına saklanacak bir ağaç bulma şansı yok; ilk kez böyle bir şey yaşıyorum. Sıcaktan patlasam da çaresiz duruyorum öylece. Ama en azından nem yok bu irtifada, dolayısıyla epey sıcaklasak da aşırı bir bunalma oluyor. Kafayı, enseyi, kolları kapatmanın önemini fark ediyorum ama yanımda hiç uzun kollu yok. O gün değilse de ertesi gün, peştemalımla gezmeyi ve onla açık kalan yerlerimi örtmeyi akıl ediyorum.

Konumuzla doğrudan bir ilgisi yok ama bir ara kampçı çantamın Hülya'nın, ayağımdaki şalvarın Begüm'ün, şapkamın Çağım'ın, peştemalin Handan'ın, iki yıldır kolumdan çıkarmadığım bilekliğin Sevil'in, tişörtlerimin çoğunun muhtelif dostların hediyesi, hatırası; küçük sırt çantamın kim olduğunu bile bilmediğim birinin Çandır'da unutması olduğunu fark ediyorum. Böylece gittiğim yerlere bir sürü insanı da götürüyorum, bir şekilde. İyi geliyor bunu hissetmek.

Öğlen saatleri itibariyle Dilberdüzü'ne varıyoruz. Rakım 2.800 metre. Ağaç ve gölge yokluğunda güneş altında oturup duruyoruz çaresiz. Akşam üstü ise güneş dağın arkasına saklandığı anda bir serinlik kaplıyor ve her geçen dakika hızla soğuyor hava. 700 metrelik değişimin ve tabii havada nem olmamasının, gece-gündüz sıcaklık farkına çok ciddi bir etki yaptığını görüyorum. Üstüme giyecek tek kalın kıyafet, yola çıkmadan önce babamdan aldığım kapşonlu sweatshirt iken (hazırlıksız yola çıkmayı sevdiğimden bahsetmiş miydim?), altıma giyecek bir şeyim ise hiç yok(tu); neyseki Yosun'un babasının motorcu pantolonu var artık. Akşamları lâzım olacak gibi, hele ki yarın.

Seda'lı fotoğrafımız (Görkem niye yok!?)
Öğlen barbunya konserveleriyle karnımızı doyurduk ama Cumali abi, Ferdi ve Zekeriya'nın dereden tuttukları kırmızı benekli alabalıkları pişirdi ve bize de ikişer tane ikram ettiler. Tok karna da olsa dev afiyetle yiyoruz. Sonra da çay, muhabbet derken yavaştan akşamı ediyoruz. Bu arada yıllardır görmediğim arkadaşlarım Seda ve Görkem'le karşılaşıyoruz. Onlar da bizim iki gün sonra yapacağımız Trans Kaçkar'ı tersten yapmışlar, kuzeyden başlayıp güneye geçmişler.


Dilberdüzü kamp alanımız
Akşam saatlerinde bizim mini grup içinde ufak bir gerginlik yaşıyoruz. Fazla fazla yiyecek getirmediğimiz için dikkatli kullanmamız gerekiyor; bunla birlikte, acıktığımızda da yememiz. Bu dengeyi iyi kurmak lâzım. Argın ve ben akşam saatlerinde tarhana çorbası içmek istiyoruz, Burcu hık-mıklıyor, "bugün yapmasak" falan diyor; ben biraz geriliyorum. Sonra Burcu tarhanayı getiriyor -pek adetim değildir ama- tripli tripli "yok istemiyorum, boşver" falan diyorum. ((: İkidir ortaya çıkan yiyecek gerginliği, önemli bir noktayı görmemi sağlıyor: Bu tip yolculuklara çıkarken herkesin kendi yiyeceğini hesap etmesi ve kendine göre, kendi taşımak istediği kadar alması önemli, hele ki sıkı fıkı, birbirini çok iyi tanıyan bir grup değilse... Ayrı ayrı alınır ama tabii ki sonra yine diğerlerine ikram edilir, birlikte yenir vs.

Hava karardıktan kısa bir süre sonra yatıyoruz. Zira ertesi gün saat 2'de (sabaha karşı yani, iki ey em) yola düşeceğiz. Aslında 4'te çıkacaktık ama faaliyet sorumluları, havanın çok ısındığı için bizden önceki gün çıkan grupların ne kadar zorlandığını ve tırmanışın epey zorlaştığını duyunca bunu öneriyorlar bize. Dolunay yeni geçtiği için ayın ışığı da epey yardımcı olacak; grup kabul ediyor. Saatleri 1:40'a kuruyor ve kendimizi uykuya bırakıyoruz.

Gün 3

Soğuk bir geceydi, zaman zaman üşüyerek uyandım. Yazlık uyku tulumu ile zorlanıyor ama idare edebiliyorum. 3.000 metreye yaklaşınca şartlar çetinleşiyor. Sabahın, -yani gecenin- köründe alarmımız çalıyor ve kalkıyoruz. Neyseki Argın'ın fazla bir polarımsı bluzu var; bendekiyle üst üste giyince anca idare ediyorum; ciddi soğuk! Fakat birazdan tırmanmaya başlayacak ve hızla ısınacağız. Öyle de oluyor. Yürüyüşümüz planlandığı gibi 2'de başlıyor, takriben 2'yi 10 geçe hemen herkes üstünden birer kat kıyafet çıkardı bile. Dolunayımsının ışığı sayesinde ortalık gündüz gibi, neredeyse. Çoğu zaman kafa fenerimi bile açmadan yürüyorum. Önümde Ebru var, sürekli çıkış onu biraz yormaya başlayınca, zorlandığı noktalarda çantasından hafifçe itiyorum. Desteklenmek ona, desteklemek bana iyi geliyor. Vermek ve almak arasındaki sınır, her zamanki gibi çok ince.

İlk iki gün birkaç kere demişlerdi: "Bir yere çıkacağız ve oradan size zirveyi göstereceğiz. 'Aha zirve, devam edebileceğini düşünenler gelsinler, yapamayacaksanız burada kalıp bizi bekleyebilir ya da yavaş yavaş geri dönebilirsiniz.'" İşte o noktaya galiba saat 6'ya doğru ulaşıyoruz. Hava çoktan aydınlandı, zirve gözümüzün önünde ama birkaç saatlik sıkı bir tırmanış daha var. Argın ve Burcu biraz tereddüt ettikten sonra devam etmeyeceklerini söylüyorlar. Bir de Zekeriya'yı arkada bırakıyoruz, zira dün dizinde ciddi bir şişme oldu ve fazla zorlamaması iyi olacak. Ebru da kararsız ama gelmeye karar veriyor.

-"zorlu bir iniş" dediğim yer-
Derken biz bir şeyler atıştırma derdindeyken ve henüz hazır değilken grup bir anda harekete geçiyor. Üstelik Argın ve Burcu'nun devam etmeme kararı sonrasında, hazırladığımız çantaları, yanımıza aldığımız yemekleri falan yeniden dağıtmamız gerekiyor. Apar topar bunları yapmaya çalışıyoruz ama grup çoktan uzaklaşmaya başladı. Pek sık karşılaşmadığım bir sinir hâli çıkıyor içimden. Niye beklemiyorlar yahu? Böyle mi olur bu işler! Arkada kalanları gözetmeleri gerekmiyor mu? Sağ olsun Ferdi bekliyor ve işleri hallettikten sonra zorlu bir inişten inmeye başlıyoruz. Derken birkaç on metre ve bir-iki dakika sonra Ebru da yapamayacağına, zorlamasına gerek olmadığına kanaat getiriyor ve o da dönmeye karar veriyor. Yeniden bir çanta, eşya, yiyecek paylaşımı; yine zaman kaybediyoruz. Öndeki grup en az 10-15 dakika ileride. Öfkeleniyorum. O sırada Ebru'ya bir tane konserve atıyorum ama biraz aşağısına düşüyor. Onu almaya çalışırken, panik oluyor ve oradaki küçük bir kayacığı üstüme yuvarlıyor. ((: Şansıma ayağımın 10 cm. yanında durdu kaya. Panik hâlinde bi' nefes almak, sakinlemek, ani hareket etmemek lâzım ama bu paniğin tanımına ters, di mi? (: Ve sonunda Ebru'yu da geride bırakıp Ferdi'yle, etabın belki de en tehlikeli kısımlarından birinde, hızlı bir şekilde inmeye başlıyoruz. İnerken söyleniyorum sürekli, sinirim geçmiş değil. Neyseki riskli hızdaki inişimizde bir sorun yaşamıyor, bir süre sonra da grubu yakalıyoruz. Diğerleri yorulduğumuzu görüyor ve -yavaş gidenler arkada kalmasın diye hep yapıldığı gibi- benim önlere geçmem için sesleniyorlar ama tribimi atıyorum kendimce: "Yok, istemez; arkada iyiyim!". Kızdığımı anladıkları şüpheli gerçi, muhtemelen dağ dağa kızmış, dağın haberi olmamış hikâyesi... Bugünün gerginliği de bu oldu ((:

Tabii tırmandıkça öfkem geçiyor yavaş yavaş. Hem zamanın her şeyin ilacı olması hem belki de böyle yapılmasının gerekliliği, adamların bunu yıllardır yapageldiği düşünceleri dolanıyor içimde.

Yükselmeye devam ediyor ve zirveye adım adım yaklaşıyoruz. Bu sefer zorlanan bir başkasını çantasından destekliyorum; yine iki tarafa da geliyor. Ha geldik, ha yarım saat kaldı gazlamalarının yardımıyla saat 9 civarında, yani yedi saatin sonunda zirveye varıyoruz. 3.937 metredeyiz.

zirvede öz-çekim ((: alt kısımda Derin Göl


Fotoğraf için Alex'e teşekkürler.

İlk kez bir dağın zirvesindeyim. İlk kez çevrede gördüğüm tüm noktalar, olduğum yerden daha alçak. Yanından geçtiğimiz şahane krater gölü epey aşağılarda kalmış ve müthiş bir görüntü veriyor. Diğer yerler de öyle. Panaromik bir şekilde dört bir yana bakıp içime çekmeye çalışıyorum manzarayı ve orada olma hissini. Fakat zirveye çıkmak değil, orada kalmak zor derler ya; o kadar sert bir rüzgâr esiyor ki zirvede huzurlu bir şekilde durmak pek mümkün değil.

İlk kez zirve defteri görüyor, ilk kez imzalıyorum. Bunu yaşamak güzel. Bunla birlikte egosal olarak çok dev bir iş yapmış gibi şişinen bir hâlim de yok. Zirveyse zirve, nihayetinde yürüyerek çıktık işte; güzel ama büyütmeyelim. ((:

Yolculuğa çıkarken fotoğraf makinesi almamıştım ama telefonun kamerasıyla hiç adetim olmadığı bir şekilde fotoğraflar çekiyorum. Selfie ile de aram yoktur ama bu yolculukta zaman zaman bunu da yaptım.

Sonuç olarak zirvede yaklaşık bir saat kalıyor ve inişe geçiyor, zirveyi Mersin'den gelen gruba emanet ediyoruz. Onlar da saat 3'te çıkacaklardı yola.

bu da ağustos'ta karda yürürken adlı çalışmam

Derin Göl <3
Çıkarken, inişte çok zorlanabileceğimizi düşünmüştüm ama en azından ilk başlarda öyle olmadı. Pıtı pıtı indik gölün oraya kadar, çok da zorlanmadan. Göl tek kelimeyle muhteşemdi. Soğuk olmasına rağmen girmek de istedim ama yanımda deniz şortu ya da en azından yedek don götürmediğim için giremedim. Sanki donsuz dönsem olmazdı ama aklıma gelmedi. Cidden... ((: Orada bir süre takıldıktan sonra farklı farklı zamanlarda yola düşmeye başladık. Buraya kadar iki ana grup hâlinde inmiştik, buradan sonra herkes kafasına göre takıldı. Zaten yol boyunca her yerde babalar* var ve kaybolmak pek mümkün değil. Üstelik ağaçlık, ormanlık bir alan da olmadığı için iş iyice kolaylaşıyor.

* Yolu bilmeyenlerin de rahatça ilerleyebilmesi için konan taş üstüne taşlara böyle deniyor.

İşte bu son kısımda çok zorlandım. Hem artık yorulan bünye hem de tozlu topraklı dik iniş nedeniyle sıkça ayağım kayıyor ve güçlükle devam ediyorum. Dizlere ve bileklere fena yük biniyor, hafiften titriyorlar. Bu yola yürüyüş batonu olmadan çıkmak pek iyi fikir değilmiş belli ki ama biz o kadar son dakikada dahil olduk ki faaliyete, neyin gerekli olduğunu bile bilemeden düştük yollara. Neyse bu seferlik böyle oldu işte. Bir-iki ufak düşme ile, kendimi yaralamadan atlattım süreci.


-görüp de ulaşamadığım kamp alanı.
çadırlar, fotoğrafın tam ortasında belli
belirsiz görünüyor-
Aşağıda kamp alanımızı görüyor ama yürü allah yürü, bir türlü ulaşamıyorum. Git git git, kay kay kay, dikkat dikkat dikkat derken akşam üstüne doğru (3'ü 20 geçe falan) kamp alanımızdayım. Şükür! Çok yorgunum; çadırın gölgesine sığınıyor, bizimkilerle sohbet ediyorum. Özlemişim bir de... Grupta birkaç kişi haricinde kimseyle pek bağ kurduğumu hissetmiyorum ve son 9 saat bizimkilerin yokluğunda biraz yalnız hissetmişim meğer.

Akşama doğru ise Argın, Ebru ve Burcu ile ufak bir çember ve güncelleme yapıyoruz. Önümüzdeki iki gün epey zorlu bir yol bizi bekliyor ve bizim grubun kondüsyonu çok yüksek sayılmaz; üstelik çantaları da vermiyoruz katırlara. Gerçi kızlar bu sefer vereceklerini söylüyorlar ama yine de -grup olarak- zorlanacak gibiyiz. Ne yapsak ne etsek diye düşünüyor, buraya uzun uzun yazmayacağım alternatif çözümler yaratmaya çalışıyoruz. Belki iki saatimiz bu konuyla haşır neşir geçti ama hiç de gerek yokmuş meğer. Zira...

Akşama doğru hava birden bulutlarla kaplanıyor, rüzgâr bastırıyor ve çok şiddetli bir yağmur başlıyor. Ama ne yağmur! Yanında şimşekler, gök gürlemeleri, zaman zaman dolu ve hatta yıldırımlar... Çadırlara kaçmaktan başka çare yok, öyle yapıyoruz. Bir ara azalır gibi yapıyor, dışarı çıkıp etrafın güzelliğine bakıyor, çıkan güzel kokuları içime çekiyor, bir de çadırı kontrol ediyorum; kısa bir süre sonra ise tekrar bastırıyor. Yola çıkmadan önce çadırın su geçireceğine dair endişelerim vardı bu arada ama yüzümü kara çıkarmıyor ve ortalık kıyamet yeri iken içeride kuru kalabiliyoruz. Uzun saatler süren yürüyüşün yorgunluğu da eklenince, yarın tüm planların değişeceğinden habersiz, erkenden uyuyakalıyorum.

--------------------------------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

                                                          emreertegun@gmail.com