Sayfalar

4 Temmuz 2017 Salı

ölüm'e dair

Ölüme dair hafızama kazınmış iki çocukluk anı'm var; bir anı ve bir hayâl, daha doğrusu.

Babamlarla Cahit amcaları ziyarete gitmiştik. En fazla altı ya da yedi yaşında olmalıyım. Bi' ara benden beş-altı yaş büyük olan Serkan abi ve Şule ablayla iken anneannelerinin -ya da babaannelerinin- öldüğünü öğrendim. O dönemler ölümün sadece trafik kazalarıyla bizi bulduğunu sanıyormuşum (ahh "haber" diye bize sunulanlar!) ki "Aaa, kaza mı geçirdi?" diye sorduğumu hatırlıyorum. "Yooo," dediler, "eceliyle öldü.". "Nasıl yani?" falan diye sorup her birimizin bir gün öleceği cevabıyla ve gerçeğiyle karşılaştığımda epey şaşırdığımı söyleyebilirim ama daha derinde ne gibi hisler uyanmıştı içimde, bilmiyorum. Korku, endişe veya ne...

Yukarıdaki olaydan birkaç yıl sonra olsa gerek, şöyle bir hayâl kurduğumu hatırlıyorum. Ölmüşüm, başka bir yer'deyim, bilincim açık. Bir şekilde dünyadaki yaşamın devam ettiğini görüyorum. İnsanların hayat koşuşturmacasını izleyebiliyorum. Ölümden korktuklarını falan da hissediyorum; gülümsüyorum, "Korkuyorlar ama olsun, geldiklerinde fark edecekler ki korkacak bir şey yok." diye düşünüyorum. Seviniyor ve rahatlıyorum da, "Yine gideceğim ve muhtemelen unutacağım, korkacağım ama yine döndüğümde hatırlayacağım nasıl olsa"*; ohh!

* Son cümleyi hayâle sonradan, yeniden dünyaya gelme fikrine dair bir şeyler duyduktan sonra eklemiş olabilir miyim diye bir şüphe düştü içime. Onun dışındaki kısım ise daha net bir şekilde hafızamda.

Bu hayâl nereden düştü acaba zihnime? Bunlara dair bir şeyler mi duydum gördüm ve sahiplendim, yoksa sadece içimden mi çıkıverdi? Sadece içimden çıktıysa bu sadece bir hayâl mi, yoksa hatırlıyor muyum? Özellikle son yıllarda ölüme, yeniden dünyaya gelişe dair okuduğum, duyduğum birtakım şeylere çok uygun bu düşünce. Ve eğer ki bunlar benim içimden çıkıverdiyse, bu büyük bir ihtimalle hatırlamadır ve bunu düşünmek bile çok rahatlatıcı.

***

Gerçekten yakın olup da kaybettiğim tek insan anneannem oldu bugüne kadar. 8 yıl önce, aşağı yukarı bugünler... O yaz özel sektördeki son işimden ayrılmış ve Alanya'da bir deneme yapıyor, burada annemlerin işlettiği kafe/restoranda çalışarak başka bir hayat yaşayabilir miyim sorusuna cevap arıyorum.

İlk geldiğim zamanlar anneannem de burada. 81 yaşında. Onu hiç bu kadar keyifsiz görmemişim. Nerede tavla oynadığım, gülüştüğüm kadın, nerede şimdiki... Suratı hemen hep asık. Odasından pek çıkmıyor. Yoğun bir çalışma temposunda olduğum için, bir de altına çiş kaçırmaya başladığı ve epey kötü koktuğu için ben de pek girip çık(a)mıyorum odasına. Ama mutlaka bir uğruyorum her gün. Bir gün "Anneanne çok keyifsiz görünüyorsun." gibi bir şey çıkıyor ağzımdan, karşılık olarak ise "Naapiyim oğlum." gibi bir şey geliyor mırıltı gibi. Boşvermiş artık, sıkılmış, gitmeye karar vermiş belli ki.

Çok sürmeden de gitti zaten. Önce -annemin tüm ısrarına rağmen- Bursa'ya kendi evine, oradan hastalık hâline ve orada da çok beklemeden diğer âleme (ya da hiçliğe)...

Haberi aldığımda içimde derin bir sızı olmadı. Onu son gördüğüm hâliyle yaşamasının pek bir anlamı yoktu sanki. Bırakmıştı zaten. Bıraktıktan sonra birkaç mevsim daha görsen ne olur, görmesen ne, biraz olsun tat almadıktan sonra; birkaç bin nefes daha alsan ne olur, almasan ne, huzurla alıp vermedikten sonra; kalbin atmaya devam etse ne olur, devam etmese ne; herhangi bir şey için çarpmadıktan sonra.

Cenazesi İstanbul'da idi, annemlerle atlayıp gittik hemen. İçim rahattı. Uzun zamandır görmediğim aile bireyleriyle şakalaştım, dünyevi şeylerden bahsettik. Gülümsüyordum galiba. Hatta beni yadırgayanlar olmuş galiba, çok sonraları annem buna dair bir şeyler söylemişti. Ama gitmek isteyen -ve giden- birinin ardından üzüntü duymuyordum. Bu insan en kıymetlilerimden biri olsa ve dahası ben muhtemelen onun en kıymetlisi olsam da... Yadırgasınlardı...

Nedendir bilmem, son birkaç yıldır daha sık aklıma gelir oldu. En çok da "oğlum" deyişi aklımda; ses tonuyla, vurgusuyla, hafif titremesiyle... 180 derece değişen hayatıma tanık olsa neler düşünürdü acaba, merak ediyorum. Olan biteni ona anlatmaya çalıştığımı ve anlayamadığını, ne düşüncelerime ne de seçimlerime akıl sır erdirebildiğini falan düşünüyorum. Gülümsüyorum. Galiba biraz özlüyorum...

***

Ölüm, insanoğlunun önündeki en çetin konu galiba. Bildiğimiz kadarıyla, öleceğinin farkında olan tek canlıyız ve bunla baş etmek kolay bir iş değil. Zira bu farkındalığın arkasında müthiş bir bilinmezlik yatıyor: Tekrar tekrar dünyaya mı geliyoruz, bilmediğimiz başka bir yere mi gidiyoruz, yok mu oluyoruz... Bir döngü varsa ne kadar sürüyor, dön dolaş neyin peşindeyiz, ... Her soru birçok yeni soruyu getiriyor peşinden ve gerçeğe ulaşmanın emin bir yolu olup olmadığını bilmiyorum.

Genel olarak ölüm kavramıyla barışık olduğumu hissediyorum, hem de çok uzun zamandan beri. En azından başkalarının öleceği gerçeğini çoktan kabul etmiş durumdayım. -Varsa mucizeler bir yana-, değiştirilemeyecek, geri çevrilemeyecek bir şey olduğuna göre neden buna dertleneyim ki zaten? Epey uzun zamandır, annemin babamın bile ölümünü nispeten rahat karşılayacağımı düşünüyorum (yine de acele etmesinler bence). Hele ki son yıllarda doğayı daha yakından gözlemleyip ondaki hiç bitmeyen yaşam/ölüm/yaşam döngüsüne şahit olduktan sonra, daha da rahatladım. Her şey ölür, form değiştirir, yeni bir şekilde doğar, o da ölür, yine yeni bir form, yine ölüm, ve yine...

Henüz tam olarak rahatlayamadığım kısım ise tüm bunların benim için de tezahür edecek olması. Daha doğrusu, sadece ya yok oluyorsak ve her şey bitiyorsa ihtimali gözümü korkutuyor, onun dışındaki seçeneklerin her birine açık ve razıyım. Hatta düşünüyorum da -cennete cehenneme inandığımdan değil de- yok olmaktansa cehennemde yanmayı, acı çekmeyi bile seçebilirim sanki. En azından varım, silinip gitmemişim! Ne acayip bir düşünce, ne güçlü bir ego...

Kısa bir süre önce okumuş olduğum Algı Kalesi'nde okuduğum ve defterime not düştüğüm şu kısım geliyor şimdi de aklıma: "Ölüm varsa ben yokum, ben varsam ölüm yok. (...) ölüm geldiği zaman onu kavrayacak bir bilincim olmayacaktı. (...) Ölümden korkmak, insanın hayatı boyunca karşılaşmayacağı bir şeyden korkmasına benziyordu." Kısmen rahatlatıcı olan bu cümleler bir yandan da korkutucu. Tam da bilincimin olmaması korkutuyor ya zaten beni. Öte yandan evet, eğer o geldiğinde bilinç olmayacaksa bundan bana ne! Acayip bir konu işte...

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com

30 Haziran 2017 Cuma

kendini alan karar

Yakın zamana kadar kendimi aşırı derecede kararsız biri olarak görüyordum; e öyleydim de... Gerçi ilginç bir şekilde, almak istediğim karar küçüldükçe işim zorlaşırken büyük kararlarda daha kolay netleşebiliyordum. Çikolatalı gofret ya da çokonat yeme konusunda uzun uzun düşünüp işin içinden çıkamazken bir işten istifa etmek söz konusu olduğunda bunu hızlı bir şekilde yapabiliyordum mesela.

Şimdilerde ise irili ufaklı hemen her konuda ve hemen her zaman, almamın hayırlı olacağı kararı açık seçik görebiliyorum. Ve tam burada, ifadeyi değiştirmeme müsaade edin: Artık pek karar almıyorum aslında, karar kendini alıyor; kendiliğinden zuhur ediyor.

Karar almak (sahi karar vermek ile karar almak arasındaki fark nedir?) epey zihinsel bir şey gibi tınlıyor kulağımda. Kişi olaylara, durumlara bakar, onları değerlendirir, kendince analitik bir süreç geliştirir ve bunun sonucunda birtakım kararlar alır. Bu süreçte çoğunlukla geçmişteki tecrübeler ışığında geleceğine yön vermeye çalışır.

Ne son zamanlarda moda olduğu üzere zihne tu kaka diyen biriyim ne de geçmişten öğrenmeye karşıyım ve fakat karar süreçlerinde bu ikisinin de kirletici etkileri olduğunu düşünüyorum.

Zihin, bizi öğrendiklerimiz, gördüklerimiz, duyduklarımız çerçevesinde yönlendirir. Varlığı son derece hayati olmakla birlikte son derece kirlidir de. İçinde korkular, travmalar, büyük çoğunluğu dışarıdan (aile, arkadaşlar, toplum...) öğrenilmiş ezberler vardır. Dolayısıyla "özgür" bir şekilde, hür irademizle karar aldığımızı sanarken kirlenmiş bir süzgeçten süzülenlerle idare ediyor olabiliriz. Tecrübem ve gözlemlerim, olan'ın çoğunlukla bu olduğunu gösteriyor.

Ve yine zihin, yukarıda yazmış olduğum kirli hâller dışında bakıyor dahi olsa, geçmişin verilerini işleyerek karar almaktadır, ki bu da pek istenir bir şey değil sanki. Geçmişte ben başka biriydim, sen de, o da... Dünya da başkaydı, çevre de... Ve biz geçmişin verileri ışığında karar almaya çalıştığımızda şu an'da var olmayan kişiler ve şeyler (çünkü hepsi değişti) üzerinden bunu yapmaya çalışıyoruz ve bu nedenle hayırlı olan karara ulaşmamız ancak tesadüflere kalıyor.

İşte tam da bunlardan ötürü, son zamanlarda karar almak fiiline iyice yabancılaştım; kararın kendi kendini almasına alan açmaya çalışıyorum. Ve inanın bana, bunu yaptığım sürece hiç yanılmıyorum. Zira kararın kendini alması demek, kulaklarımı içimden gelene, yani ruhumun çağrısına açabilmek ve süreci, doğal bir şekilde olacak olan'a teslim edebilmek demek. İçimden, özümden gelen bir şeyin yanlış olabileceğine, doğal bir şekilde olan'ın hayırsız sonuçlar doğurabileceğine ise ihtimal vermiyorum. En azından şimdiye kadarki tecrübelerim istisnasız bu yönde. Özümüz hep temiz kalıyor ve bütünle bağlantılı. Her an bize fısıldıyor, bazen de bağırıyor ol'mamız gerekeni, yap'mamız gerekeni...

Üstelik özümüz hep an'da olduğu için, geçmişin yüklerinden azade bir şekilde konuşuyor bizle. Geçmiş travmalarla, üzüntülerle ve diğer olumsuz hislerle işi yok onun. Orada hep ve sadece coşku var, heyecan var. Onu dinleyen birinin sırtının yere geleceğini asla düşünemiyorum.

İnsanların büyük çoğunluğu özüyle değil de kirlenmiş zihin vasıtasıyla karar aldığı ve bu şekilde yaşadığı için dünyayla (bkz. Savaşımız-1), diğerleriyle (bkz. Savaşımız-2) ve kendimizle (bunu da yazacağım) savaş hâlindeyiz belki de. Bunun çalışmadığı ise her zamankinden daha açık bir şekilde görülüyor artık ve yeni yollar aranıyor. Bana göre bu olumlu bir şey. Yeter ki dışarıdaki arayışa ara verip içeriye daha fazla kulak vermeyi hatırlayalım. Gerisi iyilik, güzellik...

Bu arada "En kötü karar bile kararsızlıktan iyidir." lafı var ya, bunun tersine katılıyorum (Olumsuz cümleleri bu şekilde tersten olumlu bir şekilde kuran Kamyar'a selam olsun); bence "Kararsızlık, kötü bir karardan iyidir." olmalı o. Kainatta mükemmel bir kaos hâkimken, bizim düşünüp taşınıp karar verip bir şeyleri sabitlemeye çalışmamız tuhaf geliyor bana. Yukarıda yazdığım gibi, kendi akışında ortaya çıkan kararlar zaten başka bir şey; hatta onlara karar değil de doğal akışın bebeği falan demek lâzım belki de...

Ve son olarak... Kararın kendini alması için, yeterince beklememiz gerekir. Kendi hâline bıraktığımızda bazen çok hızlı oluşan kararlar bazen bekletir de bekletir. Bence, karar alma zorunluluğu olmayan her durumda, beklemek en iyisidir. Aktif bir beklemeden bahsediyorum tabii, sorular sorduğumuz ve cevaplara kendimizi açtığımız bir beklemeden. Bana göre bizim üzerimize düşen, soru sormaktan ve bunu tekrarlamaktan başka bir şey değil. Cevap için ise aceleye gerek yok. Cevabı aramaya da gerek yok. Doğru soruları sorduğumuzda cevaplar bizi buluyor. Tam zamanında...

***

Çokonat mı çikolatalı gofret mi konusundaki kararsızlık muhtemelen çok düşünmekten geliyordu. Gözlerimi kapatıp hangisini istediğimi kendime sorsaydım, muhtemelen çok daha hızlı ve doğru kararlar ortaya çıkacaktı.

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com

29 Haziran 2017 Perşembe

su

Su için can'lar.
Çok su için.

Ben bu aralar çok içiyorum ve her bi'şeyimi temizliyor adeta.
Bedenimi, ruhumu, zihnimi...

İçtikçe içiyorum, içtikçe işiyorum. Bitmek bilmez bir musluk-koltuk-tuvalet döngüsü... 20 dakikada bir kalkıyorum yerimden.

Ve arınıyorum da arınıyorum...

Sabah sağlam bir kahvaltı yapıyorum ve sonrasında çoğu gün akşama kadar hiçbir şey yemiyor, deli gibi su içiyorum. 75 cl'lik bir şişem var, bazı günler üç bazı günler dört şişe; hem de dört-beş saat içinde (diğer saatlerde içtiğim başka ama en çok gündüz)... Nasıl da hafifliyorum iyice, nasıl da huzur sarıyor bünyemi...

Bu arada ne ilginçtir ki gün içinde iki lokma bir şey yiyeyim (ister birkaç dilim karpuz olsun isterse bir tane dolma), devamı geliyor. Bir açlık hâli oluşuyor ve sürekli kendini yeniden üretiyor.

Bedenle bağlantıyı epey kaybetmişiz gerçekten de. Söylüyorlardı da kafama yatmıyordu, aslında gün içinde sürekli susuyoruz ama bunu anlamayıp acıktık sanıp yemeye koyuluyoruz diye. Doğruymuş. Besbelli ki o kadar yemeye hiç gerek yokmuş. Koca bir gün sadece su içtiğim gibi akşam da az bir şeyle doyuveriyorum (sosyal yiyicilik alışkanlığı hâlâ kısmen bünyede; doyduğum hâlde yiyebiliyorum, o başka).

Bedenim çok rahat ediyor, belli ki zihnim ve ruhum da. Su gibi berraklaşıyor sanki her bir şeyim. Hafifliyor, daha da sakinleşiyor, merkezleniyorum.

Eskisinden daha sağlıksız değilim, daha zayıf değilim, daha vitaminsiz falan da değilim. Demek ki yükmüş o fazladan yenenler. Bünyeyi yormaktan başka bir şey değilmiş. Bilmem çok mu acele ulaştım bu sonuçlara ama hissiyatım tam da bu şekilde.

Su için can'lar. Dünyanın % 75'i, bedenimizin %70'i su.

Su içmek mühim... Çok mühim...

Bana öyle gelmeye başladı ki ne kadar su içtiğimiz, hayatımızın her kademesini son derece fazla etkiliyor.

Birkaç güncük, hatta bir güncük deneyin bunu; sanırım farkı hemen göreceksiniz. Alın büyükçe bir şişe suyu yanınıza ve ne zaman bir şey yiyesiniz gelse dikin kafaya. Biraz daha, biraz daha... Şişe boşaldığında çişe giderken yeniden doldurun ve döngüyü devam ettirin. Ve bakın neler oluyor.

Hatta isterseniz bana yazın deneyimlerinizi. Yaşadığım bir şeyi anlamsız yere genele mi yayıyorum, yoksa sahiden herkese bu kadar iyi gelecek mi; çok merak ediyorum ama hissiyatım da çok net aslında.

Su için can'lar.
Çok su için.

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com

18 Haziran 2017 Pazar

Savaşımız-2 (bizbize)

Dün, bahsettiğim savaşın insanın doğayla ve dolayısıyla kendiyle olduğunu söyledim; zira bütünü parçalarına ayırmanın fazla bir anlamı yok. Her şeyin kocaman bir organizmanın parçası olduğunu her geçen gün daha fazla hissediyorum. Fakat bir şeyleri anlatabilmek için parçalarına ayırmak işi kolaylaştırıyor. Bundandır ki gerçeği kapsayamamak ve bütünden bir miktar uzaklaşmak pahasına, savaşın doğaya karşı olan kısmını soyutlayarak tasvirlemeye çalıştım.

Bugün ise, insanın insana (diğerlerine) açtığı savaşı, bütünden ayırarak göz önüne sermeye çalışacağım. Bilmediğimiz şeyler değil hiçbiri ama tekrar ve tekrar hatırlamak, hatırlatmak gerekiyor. Zira bir şeyi dışsal bir bilgi olarak bilmek ile bilgiyi içselleştirmek, yani bilginin biliş olması ve hayata geçmesi arasında dağlar, nehirler oluyor genellikle. Bildiğimiz hemen biliş'e geçse işimiz çok daha kolay olurdu ama öyle yürümüyor.

İnsanın insana açtığı savaş açık seçik gözümüzün önünde cereyan ediyor. Gerçi hiçbir kötü şeyi üstümüze almama, suçu hep başkalarında arama konusunda olağanüstü derecede başarılıyız. Sizi bilmem ama ben, şu kişiye haksızlık ettim, bu kişinin parasını, emeğini çaldım, ötekini kırdım, berikini incittim diyen birileri ile çok nadir karşılaşıyorum. Genelde ne hikmetse karşıma hep haksızlığa uğrayanlar, çaldıranlar, kırılanlar, incitilenler çıkıyor. Olumsuz edimlerin faali hiçbir zaman bulunamıyor, hep bir edilgenlik... Şu ötekiler kim çok merak ediyorum. Biz olmadığımız kesin, peki kim bunlar?

5N1K'nın kim sorusuna cevap bulamasak da ne sorusuna vereceğimiz cevap çok zor değil. Bu, daha bir bildiğimiz yerden sanki. İnsan insana ne yapıyor? En büyük resimden, iyice yukarılardan, kuş bakışı baktığımızda gördüğümüz; insanın insanı öldürdüğü, bombaladığı, öldürttüğü, bombalattığı, aç bıraktığı vs... Bu konularda detaya girmeye gerek yok, hepimizin bildiği şeyler; savaşlar, çatışmalar, terör, şu-bu...

Yer yüzüne biraz yaklaştığımızda gördüğümüz şeyler daha az acımasız izlenimi verse de pek öyle değil. Evet, doğrudan öldürmüyor belki ama süründürüyor. Sapiens, iki ayağı üzerine kalkalı on bin yıllar olduğuna göre sürünerek yaşamak ne kadar makul, ne kadar kabul edilebilir; takdirinize kalmış. İnsan insanı korkunç şartlarda çalıştırıyor, bazen karın tokluğuna bazen bundan bile kötü koşullarda; insan insanı sömürüyor, diğerinin kaynaklarına yasal (bir şeyin yasal olmasının adil olması anlamına gelmediğini de şuracığa bırakalım) ve yasal olmayan yollarla el koyuyor; insan insanı kullanıyor, manipüle ediyor, yanıltıyor; yapıyor da yapıyor. Sanıyorum bunlara da çok yabancı değilizdir.

Biraz daha odaklandığımızda ise belki öldürmeyen, süründürmeyen ama insanı insan olmaktan çıkaran farklı tür salvolarla (bu askeri terimler de neremden çıkıyor!) karşılaşıyoruz. Bu saldırı, çoğunlukla insanın yakın çevresinden, en sevdiklerinden geliyor. Üstelik son derece sinsice ve alttan alta gelen bu hamlelerin en büyük gücü, çoğu zaman gelenin farkına bile varmamamız ve dahası, hamleyi yapan da yaptığından habersiz. Farkındalıksız bir durumdan bahsediyorum yani. En yakınların birbirine ettiğini başka kimse edemiyor gibi geliyor bazen. Anne-baba- çocuk ilişkileri, sevgili ilişkileri, dostluklar, arkadaşlıklar... Tüm bu ilişkilerdeki suçlamalar, kötü hissettirmeler, kıskançlıklar, çekememeler, hor görmeler, irili-ufaklı yalanlar, yanıltmalar, O'nun kendi hayâlleri peşinde koşmasına engel olmalar, duygu sömürüleri... Tanıdık geldi mi?

Velhasıl, eş zamanlı ve topyekün savaşın cephelerinden biri olan insan-insana savaş, en basit hâliyle böyle görünüyor bana.

***

Görünen o ki bir sonraki yazıda, insanın kendiyle olan savaşına da dokunup sonrasında bütün bunları nasıl çözeceğimize dair fikirlerle devam edeceğim. Dün son cümlemde belirttiğim gibi, benim umudum var zira.

Bizi izlemeye devam edin. Şimdi kısa bir ara...

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com

17 Haziran 2017 Cumartesi

Savaşımız-1 (tek taraflı saldırı)

Bir savaş var, durmaksızın devam eden. Bin yıllara yayılmış, son birkaç yüzyılda ise hızını ve yıkıcılığını artırmış bir savaş. İnsanın doğa ile ve dolayısıyla kendiyle olan savaşı bu. Ve öyle bir savaş ki bu, bir zaman bir yerde okuduğum üzere, kazandığımız takdirde kaybetmiş olacağız.

Bu yazı, doğayla olan kısım üzerine...

Farklı bir savaş bu; saldıran var ama -bırakın karşı saldırıyı- savunan yok. Tek taraflı ilerliyor; hep hücum, hep hücum... İşin ilginci geri çekilen de yok. Olduğu yerde durup duran, her tokadımızı, her tekmemizi, her sillemizi sessizce sineye çeken bir saldırılan var ortada. Bu kadarını İsa bile yapamazdı herhalde; ya da sadece o yapabildi belki, bilinmez.

Yaralar açılıp dururken saldırı altındaki doğa, büyük bir şefkat ve hiç bitmeyen yeniden başlama enerjisiyle pansuman yapıyor, bunları sarmaya çalışıyor; 
fakat saldırı yeniden ve yeniden vuku buluyor.

Saldırıyı dört bir koldan sürdürüyoruz. Binlerce yıldır hiçbir şeyde yakalayamadığımız uyuma bu konuda ulaştık. Din, ticaret, güç, şöhret, hırs, para ve diğer şeylerden kaynaklanan savaşları birbirimizle yapaduralım; bunları yaptığımız zamanlar dâhil olmak üzere O'na, yani doğaya, yani bütüne karşı olan savaşımızda müttefik ve hemfikiriz. Kesintisiz, dur durak bilmeyen savaşımızda... Kusursuz bir istikrarla... Buna dair en ufak bir anlaşmazlık taşımıyoruz. 

Doğa ise savunmada kalmaya devam ediyor, kendini yeni koşullara adapte etmeye gayret ediyor; sadece yapması gerekeni yapıyor: Pansuman, baticon, sargı bezi...

Havadan, sudan ve karadan bombalıyoruz her şeyi. Hava kuvvetleri; ağır sanayi kuruluşlarıyla, kirli ve riskli enerji üretimiyle dünyamızı bombalarken denizciler boş durmuyor, daha masum görünen ama perde arkasında gölleri dolduracak kadar göz yaşıyla dolu diğer üretim hamleleriyle, elektronikle, daha fazla ve daha fazla elektrik tüketen her türlü ürünle bu bombalamaya destek veriyor; hatta son yıllarda öne çıktığı ve bu amansız saldırıda başı çektiği görülüyor. 

Elbette ki hiçbir işgal, hiçbir saldırı, kara kuvvetleri olmadan tamamlanamaz. Ortalığı istediğiniz kadar yakıp yıkın, düşman topraklarına bizzat girmek zorundasınızdır, aksi takdirde gerçek anlamda hakimiyet kurmanız mümkün olamaz; yakıp yıkmanız geçici kalır, düşmanı sömürgeleştiremez, kapitülasyonlar ve diğer anlaşmalarla ondan en fazla faydayı sağlayamazsınız. Kara kuvvetleri ise biziz: biz ve tüketim gücümüz. Hava ve deniz kuvvetlerinin tamamlayıcısı biziz. Onların ürettiğini tüketen, parlattığı şeylere gözleri kamaşan, gözü dönen, daha fazla ve daha fazla isteyen ve daha fazla bombalamaya, daha fazla saldırıya alan açan biziz. Her gün binlerce uçağı uçuran biziz, milyonlarca klimayı çalıştıran biziz, karbonları can'ım atmosfere salıp duran biziz, daha fazla tüketebilmek için doğanın göz yaşlarını görmezden gelen biziz. Arz'ın karşılığındaki talep biziz!

Soyut bir biz'e gitmesin kafalar; gerçek anlamda biz'iz: sen'sin, ben'im. Annemiz, babamız, o tatlı pazarcı teyze, güler yüzlü komşumuz, çok sevdiğimiz hocamız, dini bütün dedemiz, ateist arkadaşımız, liberalimiz, solcumuz; hemen hepimiz...

Ve fakat
doğa da biz'iz; 
dünya da ben'im; 
bütün de sen'sin. 

Kendi ayağına sıkanlarız yani.

Bakalım bu amansız saldırıdan ne zaman vazgeçeceğiz. Benim umudum var.


Hadi BOrtaçgil'den gelsin: Oyuna Devam

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com

15 Haziran 2017 Perşembe

seks (30-35 yaşlarım)

Birkaç ay önce  konuya bir miktar girmiş, elimden geldiğince soyunmuş ve deneyimlerimi 30 yaşıma kadar getirmiş <seks (11-17 yaşlarım), seks (17-22 yaşlarım), seks (25-30 yaşlarım)>, sonda ise bir toparlama yazısı ile seriyi bitirmiştim. Fakat birkaç gündür, konuya dair daha güncel yaşantıları da paylaşmaya iten bir ses var içimde. Bu satırları yazdığım şu an itibariyle ne yazacağımı biliyor değilim ve fakat ne çıkacağını merak ettiğim için yazmaya başlıyorum. Dişe dokunur ve sessizliği bozacak kadar değerli olduğuna inandığım bir şeyler çıktığı takdirde yayımlarım; aksi takdirde, bu kadar emek vermişken en azından üç-beş arkadaşımla paylaşırım herhalde.

Toparlama yazısında da paylaştığım üzere, son yıllarda bu konudaki ezikliğim azaldığı ve hatta neredeyse ortadan kalktığı için konuya dair epey rahatladım. Her geçen gün buna dair daha fazla kişiyle ve daha sık konuşuyor veya konuşmaya çalışıyor, mesela bu konuda daha rahat espri yapabiliyorum ve bu durum hoşuma gidiyor.

***

Bir gün -arkadaşın arkadaşı vasıtasıyla- bir kadınla tanıştım. Çok kısa bir yanyanalık oldu ve pek tatlı göründü bana. O gün herhangi bir şekilde iletişim bilgilerini falan almadım ama facebook sağolsun, çok zorlanmadan ulaştım kendisine. Ne yazdığımı, ne konuştuğumuzu falan pek hatırlamıyorum ama -galiba- birkaç gün içinde soğuk bir kış akşamında buluştuk. Onu gördüğüm an "eyvah" dedim! Çok büyük bir hata yapmıştım. O anda onu ne fiziksel olarak çekici bulacağımı ne ruhsal olarak çekileceğimi ne de entelektüel vs. şekillerde keyifli paylaşımlar yapabileceğimizi hissettim. Yapmam gereken tek şey bu geceyi fazla uzatmadan, onu da incitmeden bitirmek, sakince evime dönmekti; olmadı. Önce bir şeyler yedik, sonra kahve, salep falan içtik, bundan da sonra -hah şimdi hatırladım!- sinemaya gitme niyetimizi, havanın aşırı soğuk olmasından dolayı onun evinde film izlemeye çevirdik. Giderken birkaç da bira aldık. İşler sarpa sarıyordu. Hiç tanımadığım, -o gün görür görmez- çekilmeyeceğimden adım gibi emin olduğum bir kadının evine film seyretmeye gidiyordum, üstelik elimizde bira şişeleri ile. O gece film ortalama, muhabbet vasat, biralar soğuktu. Sonra şişede durduğu gibi durmayan alkol, muhabbeti derin yerlere (acılara vs.) taşıdı, onun göz yaşları bize eşlik etti; derken iyice sarhoş oldu. Veda edip evden ayrılacak ve derin bir nefes alacakken hooopp yakalandım ve gidemedim. -Aslında çok ilginç olan- detaylara burada girmeyeyim ama evet, olan oldu ve o gece günaha girildi. Ertesi sabah uyandığımda, filmlerden biraz karikatürize bir şekilde bildiğim o sahneyi yaşadım. Tek bir amacım vardı: mümkün olan en kısa sürede sıvışmak. Yapamadım, zira o da uyandı. Bir de baktım kahvaltı falan faslına girmişiz ama neyseki uzun bir sofra değil de tostlu bir kahvaltı yaptık; sıkım sıkım sıkıldıktan bir süre sonra, hoop ayrıldım evden.

Birkaç gün pek haberleşmedik, bende en ufak bir istek yoktu zaten. Sonra bir gün benle görüşmek, konuşmak istediğini söyledi. Buluştuk ve nasıl hissettiğimizi paylaştık. O'nun neler söylediğini şu an hatırlayamıyorum ama  ben cesurca, hiç kıvırmadan, yukarıda yazdıklarımı ifade etmeyi becerdim (ilk an'da çekildiğimi, sonra buluştuktan itibaren bunun yok olduğunu...). Üzüntü, hayâl kırıklığı gibi bir şey yaşadı mı emin değilim ama anlayışla karşıladığını hatırlıyorum. Velhasıl, helâlleşmiş ve tamamlanmış bir şekilde yolumuza gittik. Bir daha görüşmedik.

***

Fena arkadaş değiliz, iyi anlaşıyoruz; aramızda bir gerilim var, bir şeyler olma ihtimali olup da olamamasının gerilimi. Gayet güzel, tatlı, hoş sohbet biri; ona doğru çekileyim istiyorum ama ı ıhh, olmuyor bir türlü. Bu işler hiç öyle istemekle falan olmuyor zira! Sanki onun tarafında da benzer bir durum var, emin değilim. Gel zaman git zaman, bir gün bir nedenle ona gitmişim, karşılıklı oturuyoruz, ortamda yine aynı gerilim. Bir şeyler olabilir gibi ama olmuyor. Ve birdenbire bir önceki olayın çok benzerini yaşarken buldum kendimi. Yine tam evden ayrılacakken yakalandım ve yatağa...

Birkaç saat sonra -olsa gerek- yanından ayrıldım. Sonraki süreçte O'ndan, sevgili olmuşuz ya da en azından bunun devamı gelecek-vari mesajlar gelmeye başladı. Bendeki hissiyat hiç öyle değildi ama. Yine kendimi ifade ettim ama neyi, nasıl söylediğimi (daha doğrusu yazdığımı) hatırlamıyorum. Muhtemelen yalın bir şekilde anlatmışımdır. Bozuldu, üzüldü, muhtemelen hayâl kırıklığına uğradı; hatta bana kızdı. Zira içeriğini hatırlamasam da tepkisel enerjisi içimde yer etmiş.

Ve o şekilde kaldı. Sonraki süreçte bir ya da iki kere karşılaştıysak da hiç özel olarak görüşmedik, diğerinde olduğu gibi buna dair konuşmadık ve dolayısıyla helâlleşemedik, tamamlanamadık. Oysaki nasıl da gerekli bir adım... 

***

O'na, daha o öğlen ilan-ı hoşlanma etmişim, derecesinden emin değilim ama bir şeyler var, orası kesin. O da bana karşı boş değilmiş ya da benim ona olan ilgim dolayısıyla meyillendi belki. Güzel bir gün; ağaç altları, çimler, sohbet, sonraki saatlerde aramıza katılan diğer arkadaşlar... Aynı gece o başka arkadaşlarıyla fasıla mı gidecekti ne; akşamında bende kalıp kalamayacağını sordu; tabii ki "gel" dedim. Gecenin bir köründe geldi, bayağı sarhoş. Zar zor getirdim, yatağa yatırdım; ben de yanına kıvrılıverdim. Çok geçmeden yakınlaşmalar, dokunmalar, öpüşmeler vuku buldu ve belli ki buradan yürüyecektik ama ben durdum ve durdurdum. Karşımdakinin bu deneyime, açık bir zihinle karar vermesini istedim çünkü. Uyuduk, uyandık; baktım ayılmış ve hâlâ birbirimize çekiliyoruz. Bu sefer durmadım, durdurmadım...

O durumdayken büyük bir başarıydı valla. Konuya dair dev gurur duyduğum bir hikâyedir.

***

Başka birkaç deneyimden daha bahsetmiştim ama yazıya pek bir şey katmadıkları için sildim. Zira bu deneyimleri aşağıda paylaştığım noktalara bağlarken kopukluk oldu. Kalanların ikisini, iletişimin ve yürümeyen bir durum varsa bile helâlleşmenin önemini vurguladıkları, diğerini ise gururumu paylaşmak için kaldırmadım (gülücük). Biraz da hikâye anlatmanın dayanılmaz cazibesi var tabii... Velhasıl yukarıdaki deneyimler ile aşağıdaki paylaşımları birbirinden bağımsız düşünerek okuyabilirsiniz.

Bu arada kısa süreli (hatta ilk ikisi tek seferlik) deneyimlerden paylaşımları tutarken, aşağıdaki sonuçlara ulaşmama en az bunlar kadar hizmet etmiş daha derin deneyimleri silmiş olmam ilginç oldu ama dediğim gibi, bağlayamadığım için...

***

Yolun epey başında olmakla birlikte yavaş yavaş bu işi öğrenmeye başladığımı düşünüyorum. Sadece sevişmeyi öğrenmekten bahsetmiyorum; sevişmenin doğasını, ne olduğunu, bunu deneyimlemenin ve bazen de deneyimle(ye)memenin bendeki etkilerini, onun ilişkideki yerini, ilişkiye olan etkilerini, katkılarını, ortaya döktüğü riskli durumları... Ulaştığım birtakım sonuçlar var, merak ettiğim şeyler var; mutlaka -bildiğim ve deneyimlediğimin bin misli- hakkında herhangi bir fikir sahibi olmadığım tarafları var(dır)...

Peki ben ne biliyorum, ne anladım, ne öğrendim: Sevişmenin olağanüstü bir şey olduğunu ama duruma, zamana ve bunu paylaşan kişilere göre değişebildiğini biliyorum mesela. Aynı kişilerin iki sevişmesi bile birbirini tutmuyor, farklı kişilerle yaşanan deneyimler elbette ki bambaşka. Arada nasıl bir çekim var, duygular işin içinde mi yoksa sadece cinsel arzu mu var veyahut skor yapmaya çalışılıyor olabilir mi; o gün kişilerin cinsel enerjileri ne âlemde; kişiler bunu o an, o kişiyle yaşamak istediğine emin mi; ten uyumu ne âlemde; ay hangi burçta; hava aşırı sıcak ya da soğuk mu yoksa yapış yapış olmadan veya donarak yorganın altına saklanmadan icra edilebiliyor mu; zihinler dolu mu, o sırada taraflar an'da kalıp tüm varlıklarını ve enerjilerini sevişmeye aktarabiliyor mu; zaman kısıtı var mı, kişilerden birinin yetişmesi gereken bir yer var mı; gebelikten veya hastalıklardan korunmaya dair korkular, şüpheler, kararsızlıklar var mı; işin içinde kadın(lar) varsa, yumurtlamanın hangi aşamasındalar; kişiler sevişme öncesi, sırası ve sonrasında buna dair konuşabiliyor mu... Tüm diğer konularda ve yaşantılarda olduğu gibi, seksi de etkileyen milyon tane değişken var netekim, bunlar sadece aklıma bir anda gelenler.

Bu değişkenlerin ışığında ve ötesinde, şu an'a kadar anladığım kadarıyla, seks bazen basit bir cinsel aktivite ve enerjiyi dışa vurma yolu olarak sadece seks iken bazen bundan çok daha fazlası... Ne zaman nasıl olduğuna dair katî şeyler söylemekte zorlanıyorum. İçimde, tek seferlik veya ilk zamanlarını yaşayan bir ilişkinin çok derin ve özel olamayacağını, birbirini gerçekten seven ve ilişkide derinleşmiş kişilerin yaşayacakları deneyimin çok daha özel, derin ve keyifli olabileceğini söyleyen -biraz ezberci- bir ses var mesela ama bu da bazen doğru bazen değil. Arada kuvvetli bir cinsel çekim varsa mesela, ilişkinin en başlarında bile ortaya inanılmaz bir heyecan ve coşku çıkabiliyor, hatta tam da bu nedenle ilişkinin derinleşmesi kolaylaşabiliyorken, ilişkinin evrildiği ve aslında derinleştiği dönemlerde bu enerjinin esamesi okunmayabiliyor. En azından benim deneyimim bu yönde fakat bu, benim (ve bizim) ilişkiyi beslemeyi bilememiş olmamızdan kaynaklanmış olabilir*; genelleme yapmam mümkün değil. Ama henüz derinleşmemiş bir ilişkiyse ve aradaki çekim de pek fazla değilse mesela, buradan harika bir sevişme çıkması pek mümkün değil gibi geliyor bana. Yazarken yazarken şöyle bir noktaya geliyorum: en basit haliyle, seks'in nasıl olacağını belirleyen -aslında birbirinden o kadar da ayrı şeyler olduğuna emin olmadığım- iki ana şey var sanki; bir tanesi aradaki cinsel çekim, bir diğeri ise duygusal derinlik. İyi bir sevişme yaşamak için bu ikisinden en az birinin var olması gerekli sanki ve eğer ikisi de varsa, bulutların üstüne çıkmak mümkün olabiliyor galiba. Fakat deneyimim, bu ikisinin genellikle aynı an'da çok yukarıda olmadıkları yönünde. Galiba şöyle: Cinsel çekimin yüksek olduğu sevişmeler çok güzel oluyor, bu çekim, yerini zamanla -kısmen- duygusal derinliğe bırakıyor (yani duygusal derinlik derecesi artarken cinsel çekimin derecesi yavaşça düşüyor sanki; hani ikisi için toplam bir kota varmış gibi) ve sevişme hâlâ çok güzel oluyor; fakat sanki bir nokta var ki cinsel çekim bunun da altına düştüğü takdirde duygusal derinlik yerin yedi kat altına ulaşmış olsa ve en derinlere kök salmış bile, coşkulu ve doyurucu bir sevişme vuku bulamıyor. Dolayısıyla uzun süreli ilişkilerde cinsel çekimi beslemek (mümkünse toplam kotayı artırarak) şart galiba ama yukarıda da belirttiğim gibi bu konuya girmeye hem niyetim hem de buna dair kesecek fazla ahkâmım yok.

* Bu apayrı ve bence çok kıymetli bir konu; ilişkilerin birçoğunda, bir süre sonra kardeş/dost hâline geçiliyor ve buna dair yapılacak şeyler var muhtemelen; bu yazıda buna girmeyeceğim

***

Tüm bunları neden anlatıyorum? İçimdeki ilgi çekmeyi seven ve isteyen, doyumsuz çocuğu beslemek için olmadığına inanıyor ve öyle umuyorum; bunu daha önceki yazılardan birinde daha sorgulamıştım. Tabusal konularla (para, cinsellik) uğraşmayı, onları didiklemeyi seviyorum. Medeniyetin yarattığı sıkıntılı dünyanın başlıca müsebbiblerinden birinin, bu konuları (mesela ölüm de dahil buna) görmezden gelmemiz, kapalı kapılar arkasında kilitli sandıkların içinde tutmamız ve dolayısıyla olağandışılaştırmamız ve bunun sonucunda şifalandıramamamız olduğunu sanıyorum. Bence artık bu konularda ciddi adımlar atmaya ve soyunup dökülmeye hazırız. Kendi tecrübeme göre, konuşmak, sırları ortadan kaldırmak, şeffaflaşmak, bu konularda ve dolayısıyla tüm hayatta beni her geçen gün daha da rahatlatıyor, hafifletiyor.

Bu arada yazdıkça açıldım ve tahminimden çok daha fazlası çıktı. Daha da fazlası geliyor zihnime ama bunları yazıya eklemlemekte zorlandığım için artık duruyorum. Bir ihtimal, devamı gelebilir ama şimdilik bu kadar.

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com

13 Haziran 2017 Salı

İç eleştirmen

Dünkü yazımda bahsetmiş olduğum, taşınma sürecinde yaşadığım birtakım iç sıkışıklıkları anlatmak istiyorum biraz. Birkaç gün içimi kavuran bu durum, ne köyden ne evden ayrılmaya dairdi ne de "eyvah ben şimdi ne yapıcam"vari bir düşüncenin, korkunun ürünüydü. Bu durumu yaratan, üveybeüvey iç kritiğim, diğer bir deyişle iç eleştirmenim, ya da psikolojideki ismiyle süperegom idi.

Begüm, Nihat ve Funda ile birlikte eşyaları toparlama sürecindeydik ve kendimi inanılmaz işe yaramaz, bir bok beceremez hissettim birkaç gün. Ne yapacağımı bilemediğim, neyin ucundan tutacağımı şaşırdığım, sadece ve sadece kaçmak istediğim günler. 35 yaşında bir koca çocuk olarak uzaklaşma isteği içimi kavuruyordu. Begüm bir şekilde bu durumumu fark etseydi ve deseydi ki "Yaa Emrecim sen çok yıpranıyorsun, boşver, biz hallederiz" gibi bir şeyler, büyük bir şükranla giderdim. Çünkü beceremiyor, işe yaramıyordum (daha doğrusu öyle sanıyordum) ve dolayısıyla hiçbir şey yapmak istemiyordum.

Sanmayın ki bunun tembellikle bir ilişkisi var. Gerçi tembelliğe saygı duyan bir insanım ama buradaki durum o değil. Öyle olsa, son bir-iki gün toparlanıp daha fazla iş yapabiliyor olmazdım, hele ki eşyaları taşıdığımız, yani hamallık yaptığımız gün bu kadar şevkle ve hiç şikayet etmeden çalışmazdım. Tüm sorun kendi üzerime uzun yıllar önce yapıştırdığım beceriksizlik damgası idi ve bunu defalarca def etmeme rağmen yine geldi, buldu beni. O kadar sinsi ki kendisi,  nasıl def edeceğimi aslında bilsem de (aşağıda anlatacağım) iki-üç günlüğüne ağına düşmekten kaçınamadım işte. Neyseki yanımda Funda vardı da biraz ona ağlanabildim hiç değilse. Gerçi ağlanırken bile tam olarak bu durumdan bahsedemedim. İç eleştirmen çok da iyi hedef saptırıyor zira.


***

"Emre yapamaz!", "Emre beceremez!", "Emre'nin eli ermez!", "Emre çok yeteneksizdir!"... İşte bu cümleleri uzun yıllar duya duya öylesine içselleştirmişim ki hâlâ uğraşıyorum. Babamın,-bazen- anneannemin ve kendimin bu tip cümleleri kulağımda yankılanıyor (annemden duyduğumu hatırlamıyorum ama belki ondan da...). Hiçbir kötü niyetleri yoktu, bu durumdan rahatsız falan da değillerdi, hatta ailede bir çeşit espri konusuydu bu, yani elimin teknik işlere pek ermemesi. Beni çok seviyorlardı, buna hiç şüphem yok ama şakayla ve sevgiyle karşılık kurulduğu düşünülen bu cümleler içe sıkıca yerleştiği takdirde yıllar sonra bile orayı fena hâlde kemirebiliyor işte.

Üstelik özellikle son beş yıldaki süreçte artık elimden az-çok iş de geliyor. Evet, doğuştan gelen teknik becerilerim çok fazla yok; evet bazen hâlâ zor anlayabiliyor ve uygulayabiliyorum o tip işleri ama epey yol da kat ettim. Kaldı ki kat etmesem ne olur! Ne kimseye ne de kendime herhangi bir şey ispatlamaya ihtiyacım var. Olduğum halimle güzelim. Herkes öyle. Ve herkes yapabildiğini yapıyor işte. Hiçbir şey olmak, hiçbir şey yapmak, hiçbir şey başarmak zorunda değilim; değiliz. 


"Yapamam", "Değersizim", "Mükemmel olmalıyım", "Hata yapmamalıyım", "Yeterince iyi değilim", "Kimse beni sevmiyor". İşte şahane iç eleştirmen cümle örnekleri.
Grafik kaynak: Web

İç eleştirmen nedir?

İç eleştirmen, hemen her insanın içine yerleşmiş olan ufacık ancak çok etkili bir parazittir. Kişinin içinden, özünden değil, ona ait olmayan ama içselleştirdiği korkulardan, uymak zorunda hissettiği toplumsal normlardan, yine içselleştirdiği çevresel birtakım seslerden beslenir.

Kişiyi yerden yere vurmaya, onu sabote etmeye bayılır. Eh, tam da bunun için vardır. Zayıf yanlarımızı çok iyi bilir ve her an ortaya çıkmak içi fırsat kollar. Karanlıktır, kapkaranlık! Şerefsizin önde gidenidir! 

Onla ciddi bir mücadele şarttır ama pazarlık etmeye, uzlaşmaya çalışmaya gelmez. O kadar sinsidir ve bir yandan o kadar ikna edicidir ki söylediklerinin doğru olduğundan; işe yaramazın teki olduğumuzdan, başarısızlığımızdan, beceriksizliğimizden, kötülüğümüzden, sevgisizliğimizden (veya sizde hangileri ses buluyorsa) eminizdir onu dinlerken. Bizleri çok hızlı bir şekilde dibe çeker bu arkadaşımız (!). Ve orada tutmak için elinden geleni ardına koymaz, çoğu zaman da başarılı olur; ta ki biz bunun farkına varıncaya kadar.

Peki iç eleştirmenle nasıl başa çıkarız?

- Öncelikle yapmış olduğu saldırıyı idrak etmemiz, duyduklarımızın gerçekleri ifade etmediğinin farkına varmamız gerekli. Yani karanlığa ışık tutmamız.

- Farkına vardıktan sonraki adımımız, onu geldiği yere göndermekten başka bir şey değil. Düşünün ki elinizde bir tenis raketi veya beysbol sopası var ve top üstünüze geliyor, ne yaparsınız? Durup düşünür müsünüz? Topu yollayandan, biraz daha yavaş veya daha kolay bir yere atmasını mı istersiniz? Hayır, top yaklaşır, yaklaşır; ve bam; allah ne verdiyse var gücünüzle ve en uzak köşeye gönderirsiniz onu. Pazarlık yapmazsınız, yapamazsınız; buna ne vakit ne de gerek var. Yapmanız gereken tek şey onu göndermektir.

- Farkına vardınız ama gönderemiyor musunuz; sizin ne kadar güzel olduğunuzu bilen bir arkadaşınızı arayın ve yardım isteyin: "Şu anda yoğun bir saldırı altındayım ve desteğine ihtiyacım var." Durumu anlatın, iç eleştirmeninizin dediklerini onla paylaşın ve arkadaşınıza kulak verin. Arkadaşınız, duyduklarınızın doğru olmadığını hatırlatacaktır. Hatırlayın ve bir dahaki sefere aklınızda tutmaya çalışın. Unuttuysanız arkadaşınız destek vermek üzere yine sizi bekliyor olacak; merak etmeyin!

- Bir kez daha altını çiziyorum, iç eleştirmen son derece sinsi ve zeki bir mekanizmadır. Sizi ikna etmek için elinden geleni yapacaktır. Söylediklerini kabul edemez, onla pazarlık yapamazsınız. Uzlaşmak falan yok, sadece gönderin gitsin.

Ama gerçeği söylüyor gibi geliyor, gerçekten de başarısızım, salağım, yapamıyorum, edemiyorum vs. O sesin hakikati söyleyip söylemediğini nasıl anlayacağım?

İçinizde duyduğunuz o seste gerçeklik payı olabilir. Burada benim yapmaya çalıştığım, duyduklarımda sevgi var mı, konuşan sevgi mi diye kontrol etmek oluyor. İçimde, beni yerden yere vuran ve sadece acıtan bir ses varsa bu, gerçeği dillendiriyor olamaz; sevgi yıkıcı olmaz. Kendi örneğime dönersem, bu ses bana "beceriksizsin, yapamıyorsun" vs. dediği takdirde bunun iç eleştirmen olduğu çok açık. Fakat mesela, "Evet abi bu işleri çok hızlı kavrayamayabiliyorsun; o yüzden daha dikkatli dinlemeli, gözlemlemeli; anlamadığında defalarca sormaktan çekinmemelisin. Fakat bunu yapabilirsin, korkacak bir şey yok." minvalinde bir şeyler dolanıyorsa içimde, bu iç eleştirmen değil, kendinin farkında olan bir insanın temiz iç sesidir (Umarım bu da iç eleştirmenin sinsi bir oyunu, benle yaptığı pazarlık değildir bu arada!)



Velhasıl fark edin, gönderin ve rahatlayın.


*** İç eleştirmenle tanışmamı sağlayan ve onla mücadele etmenin yollarını öğreten başta Shilpa Jain olmak üzere tüm Anadolu Jam ekibine, ayrıca Türkiye'de Öncünün Yolculuğu adı altında gerçekleştirdiğimiz VLJ (Visionary Leader's Journey) etkinliğinin yaratıcısı ve kolaylaştırıcısı Andrew Davies'e çok büyük şükran ve sevgilerimi gönderiyorum. Yukarıda yazdıklarım büyük oranda, onlarla yapmış olduğum çalışmalardan aklımda kalan şeylerden ve kendi deneyimlerimden ibaret. 


Babama not: Babacum, buna dair en ufak bir kızgınlığım yok sana, bilesin. Kendini kötü hissetme; muhtemelen tetikte bekleyen iç kritiğine mahâl verme.
Genel not: Tavsiyeler kısmı nedeniyle, biraz fazla kişisel gelişim yazısı gibi oldu ama idare edin.

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com

12 Haziran 2017 Pazartesi

Yeniden Göçebe-1

Üç yıllık aradan sonra yeniden evsiz, göçebeyim. (Üç yıl önce sonlanan iki yıllık göçebelik hikâyem burada ve kitapta) Umarım ve sanırım ki bu durum çok uzun sürmeyecek. Sürdükçe ise hayatın karşıma ne(ler) çıkaracağını merakla ve güvenle bekliyorum.

26 Mart'ta ev sahibinden gelen mesaj sonrası başlayan taşınma süreci (hemen ertesi gün, nasıl hissettiğimi şu yazıda paylaşmıştım.) birkaç gün önce son buldu. Haziran'ın ilk günleri eşyaları toparlayarak, 5'i eşyaları köydeki başka bir arkadaşımızın tuttuğu eve taşıyarak, 6'sı ise son rötuşları halledip köye veda ederek geçti. Bu süreçte bir yandan da köyde veda turlarına çıktım; komşular, sevdiğim/sevildiğim amcalar/teyzeler, arkadaşlar... Ayrıca hem taşınma, toplanma işlerimize destek olmak amacıyla hem de Çandır günlerini bir çeşit kutlamayla sonlandırmak istediğimiz için yanımızda olan dostlarımız da vardı.

Az önce bağlantısını paylaşmış olduğum yazıdaki ruh hâlim bu iki ay boyunca hemen hiç değişmedi; birkaç istisnai gün haricinde hafif ve huzurlu kalmaya devam ettim. İstisnai günlerde de yataklara düşüp ağlamadım ama içimin sızladığı zamanlar oldu; zaten bu kadarı da olmasa insan olduğumdan iyice şüphe edecektim, ki yine de ediyorum bazen.

***

Sürece dair öylesine dev bir rahatlığım ve güvenim var ki... Şu iki küsur aydır konuştuğum birçok kişi benim için iyi dileklerini sunarken ne zaman "karşına güzel yollar çıksın", "huzurlu hâllerin devam etsin" minvalinde cümleler kursa, her seferinde içimden öyle hayata güven dolu cevaplar çıktı ve başka türlü olmayacağından o kadar eminim ki... Bu cümleleri duyduğumda hep "e herhalde", "ya ne olacaktı" gibi şeyler söyleyesim geldi, geliyor. Dışarıdan ukalaca, kibirli falan duyuluyor mudur bilmiyorum ama başka türlüsünü yaşamak o kadar geçmişte kalmış ki artık üst düzeyde olan güvenim ve ben, son derece huzurlu bir şekilde hayatın önüme çıkaracaklarını bekliyoruz.

Başka türlüsünü neden yaşamıyorum peki? Çok mu şanslıyım? Tuzum mu kuru? Karmam mı temiz? Allahın sevdiği kulu muyum? Cevap belki hepsinden, belki hiçbirinden ibaret ama galiba durumu en güzel anlatan, hafiflik yazısında da geçen, Funda'nın bana kurduğu cümle oldu: ""E sen hep hayatın yönlendirdiği şekilde yaşamışsın, hiç zorlamamışsın; bu durumda niye acı çekesin ki?" Gerçekten de niye çekeyim? Karar bile almayan, hemen her zaman kararın kendisini almasını bekleyen ve olan'ı kucaklayan bir insanı ne sarsabilir? Bu durumda ne ters gidebilir? Gitse ne yazar...

***

Velhasıl hafifliğim ve ben yine düştük yollara. Zihinsel ve duygusal yolculuk hâlim zaten hiçbir zaman yerinde saymıyor da fiziksel olarak da hareketlenmiş durumdayım: 6 Haziran sabahı Çandır'dan ayrılıp Dalyan'da yapmış olduğumuz kahvaltı sonrası Funda, Çağım, Ezgi ve ben, Funda'nın bir süreliğine kaldığı ve göz-kulak olduğu Göcek-Gökçeovacık'taki eve gittik. Oradaki günler müthiş bir rahatlama ve sakinleme idi ben için. İyice yavaşladığım(ız), köyde yürüyüşler yaptığımız, dut yemekten birkaç kere şeker komasının eşiğinden döndüğümüz, bolca sohbet ettiğimiz, 9 Haziran'da dolunay orucu tuttuğumuz, meditasyon ve biraz yoga yaptığımız, yakın çevredeki birkaç köyü ziyaret ettiğimiz, bir-iki film, birkaç bölüm Seinfeld* izlediğimiz, biraz da müzik yaptığımız günler... Çağım ve Ezgi cumartesi günü, bense pazar günü (dün) ayrıldık oradan ve Alanya'nın yolunu tuttum ve annemlerin yanına geldim. Bir hafta burada kaldıktan sonra -sevgili Ayşe ve Selahattin'in Kemer-Beycik'teki güzel yaşam alanları olan- Flora'ya geçeceğim ve Çağım ve diğer birkaç arkadaşla burada basit bir çardak inşa edeceğiz. Sonrasında ne yapacağım ise belirsiz olmakla birlikte önümde, keyifli ve içimi coşturan o kadar çok seçenek var ki heyecanım çok yüksek. Bu ihtimalleri ve seçenekleri şimdi paylaşmaktansa yaşadıkça yazmak daha iyi bir fikir sanırım.

* 90'ların efsane dizisi Seinfeld'e yıllar sonra dönüş yapmak harika. İzlemeyenlere -ve aslında izleyenlere de yeniden- göz atmalarını heyecanla öneririm. Özellikle bazı bölümlerde gülmekten karnımıza ağrılar girdi. Konuların ve esprilerin güncelliklerinden hiçbir şey kaybetmemiş olması ayrıca takdire şayan!

"Yine düştük yollara" demişken şu muhteşem kaydı şuracığa bırakıp devam ediyorum.

Duygusal yolculuğum epey hafif devam ediyor. Taşınma sürecinde birtakım iç sıkışıklıklar yaşadığım için (köyden ve evden ayrılmaktan bağımsız sıkışıklıklardan bahsediyorum, belki başka bir yazıda anlatırım) birkaç sancılı gün geçirdim ama bunun dışında heyecan ve coşkulu hâlim her zamankinden de yüksek gibi. Üç yıldır yaşadığım, sayısız anı, tecrübe ve güzellik biriktirdiğim evden ve köyden ayrılmaya dair duygularım ise son derece nötr idi; duyarsız desem yanlış bir ifade olmaz. Yazının başında, insan olduğumdan şüphe ediyorum demem tam da bunla ilgili zaten. Ayrılık sürecine dair içleniyor olmamam ilginç geliyor. Üstelik bu kadar çok sevdiğim bir köy olmasına ve gayet güzel akan düzenimin bozulacak olmasına rağmen... Duygulanmadım, gözlerim dolmadı, içim sızlamadı... Naaparsın işte, ben de böyle bir insanım!

Çandır'da sıkça oluşan sürprizli gökyüzü hâllerinden biri

Zihinsel yolculuğum
 ise yine heyecan ve coşkudan ibaret. Dün yolculuk esnasında defterime birtakım notlar aldım ve bir de baktım ki şu anda yazmaya başlayabileceğim ve buna dair istek duyduğum dört tane kitap, bir tane kitapçık beni bekliyor (Bunların hepsini mi yazarım, birini-ikisini mi, yoksa hiçbirini mi, bilmem). Ve hatta yolda bir anda, bu dördü arasında muhtemelen en sonda yer aldığını sandığım kitabın ilk cümleleri iniverdi zihnime ve hemen kâğıda döktüm. Kim bilir, belki bugün ya da yarın önümdeki bilgisayara yeni bir yazı dosyası açıp yazmaya başlayabilirim. Çok heyecanlı yahu!

Zihinsel yolculukta başka şeyler de var: Yeni yeni çemberli etkinlikler, ihtiyacı olan can'lara farklı destek mekanizmaları sağlamalar, post-göçebelik sürecinin nereye/neye bağlanacağı (bunun için de birbirinden keyifli ihtimaller var, akış hazretleri benim adıma karar vereceği için fazla düşünmüyorum) ve fazlası... Bu yazıda bu kelimeyi eskittim resmen ama hayatımda, içinde heyecan olmayan hiçbir şey yok. Çok ama çok şükür!

Yeniden Göçebelik Günleri'nin başlarında olan-bitenler ve hislerim işte böyle. Sanırım devamı gelecek.

son günlerde bakla tohumu toplarken karşımıza çıkan bukalemun
sevgili Raziye! şimdi ne yapıyordur acaba...

bu da bukalemunun videosu (sonradan fark ettim ki bende açılmıyor, ya sizde?)

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com

29 Mayıs 2017 Pazartesi

Kurtlarla Koşan Kadınlar'dan

Kurtlarla Koşan Kadınlar, son yıllarda çevremde beliren kadınların -galiba- tamamında olan ve birçoklarının başucu kitabı. Üç buçuk yıl kadar önce ben de okumuş ve bunun sadece kadınlara değil, erkeklere de hitap ettiğini düşünmüştüm. Notlarımı, defterlerimi toparlarken karşıma, kitaptan almış olduğum notlar çıktı ve bir kısmını burada paylaşmak istedim.



"(...) ilerlemeyi önleyen iki şey olduğunu görürüz: İştahların akıl çelmesi ve karanlık yabancı - bu yabancı kimi zaman psişenin içindeki doğuştan gelen baskı uygulayıcıdır, kimi zaman da dış dünyadaki bir kişi ya da durum. Bunlara aldırmayan her gezgin, bu yağmacı ve çapulcuları nasıl yenilgiye uğratacağını içten içe bilir."

"İnsanlardan farklı olarak kurtlar; hayatın, enerjinin, gücün, besinin ve fırsatların iniş çıkışlarını şaşırtıcı bulmaz, bunları birer ceza olarak görmezler. Zirveler ve vadiler oradadır ve kurtlar buralara mümkün olduğunca verimli, olabildiğince çaba harcamadan inip çıkarlar."

" Sevgililer Hayat/Ölüm/Hayat süreçlerine katlanamazlarsa birbirlerini hormonal isteklerin ötesinde sevemezler."

"Daha fazla hayat üretmek için bugüne daha çok hangi ölümü vermeliyim? Neyin ölmesi gerektiğini biliyor ama buna izin vermekte duraksıyor muyum? Sevmem için bende ölmesi gereken nedir? Hangi güzel olmayandan korkuyorum? Bugün ölmesi gereken nedir? Yaşaması gereken nedir? Hangi hayatın doğmasından korkuyorum? Şimdi değilse ne zaman?"

"Cehalet, hiçbir şey bilmemek ve iyinin cazibesine kapılmaktır. Masumiyetse, her şeyi bilmek ve yine de iyinin cazibesine kapılmaktır."

"(...) eğer nefes alır gibi yaşarsak, onun içeri girmesine ve çıkmasına izin verirsek, yanlış yapmayız."

"Eğer her kalıba uymaya çalıştıysanız ve bunu beceremediyseniz, şanslı olduğunuz söylenebilir. Bir şekilde dışlanmış biri olabilirsiniz ama öte yandan ruhunuzu korumuşsunuz. (...) İnsanın ait olmadığı bir yerde kalması, bir süre kaybolmuş bir şekilde dolaşıp durarak istediği psişik ve ruhsal akrabalığı aramasından daha kötüdür. Kişinin istediği şeyleri araması asla bir hata değildir. Asla."

"Diren. Devam et. İşini yap. Kendi yolunu bulacaksın."

"Rehberlik aradığınızda küçük yüreklilere asla kulak vermeyin. Onlara karşı nazik olun, onları kutsamalara boğun, hoş tutun ama öğütlerini dinlemeyin."

"Eğer size bir ara meydan okuyan, adam olmaz, şımarık, kurnaz, asi, itaatsiz, isyankâr denmişse, doğru yoldasınız."

"Ayakkabılarına bak ve sade olukları için şükret. Çünkü birinin fazla kırmızı ayakkabıları varsa çok dikkatli yaşaması gerekir."

"Yeni bir şeyi ekmek ve büyütmek için en iyi topraktır dip. Bu anlamda dibe vurmak, son derece acı verici olsa da aynı zamanda tohum ekmenin zeminidir."

"Bizler çok ciltli kitap takımlarıyız. Hayatımızın bir bölümü duvara toslayıp yansa da her zaman bizi bekleyen bir bölüm ve sonra başka bir bölüm daha vardır. Bir başarısızlıktan nefret ederek zamanınızı harcamayın. Başarısızlık, başarıdan daha büyük bir öğretmendir. Dinleyin, öğrenin, devam edin."

"Coşkulu bir hayat yaşamak için çeşitli fedakârlıklarda bulunmanız gerekir. (...) Eğer yaratmak istiyorsanız, yüzeyselliği, kısmen güvenliğinizi ve çoğu zaman sevilme arzusunu feda etmeli; en yoğun içgörülerinizi, en uzun menzilli görülerinizi düzene sokmalısınız."

"Ansızın yaldızlı at arabası sallanarak durur, kapı açılır, küçük merdiven aşağı iner ve içeri gireriz. Baştan çıkarılmışızdır. Bu ayartılma düzenli bir şekilde ve kimi zaman her gün yaşanır. Bazen hayır demek zordur."

"Oyun yoksa yaratıcı hayat da yoktur. Uslu olunursa yaratıcı hayat olmaz. Sessizce oturulursa yaratıcı hayat olmaz."

"Doğaya verilen zarar, insanların psişelerinin sersemletilmesi ile el ele gider. İkisi birbirinden ayrı değildir.

"Bağımlılık, hayatı daha iyi 'gösterirken' onun içini boşaltan her şeydir."

"Sırf bir gün önce yemek yediğimiz için bugün açlık hissetmemeliyiz diye düşünmek saçma olurdu. Bu, tıpkı bir sorunu çözdük mü artık hep çözmüş kalacağını, bir kere öğrendik mi artık hep bilinçli olacağımızı düşünmek kadar anlamsızdır. Hayır, hayat farklı alanlarda, farklı hızlarda gelişen ve zayıflayan büyük bir bedendir. (...) Eğer yapılacak işin, işi yapmaya devam etmek olduğunu kavrayabilseydik, çok daha şevkli ve çok daha huzurlu olurduk."

"Kadınların psişe ve ruhlarında da faaliyet ve yalnızlık, koşma ve durma, katılma ve uzak durma, arama ve dinlenme, yaratma ve kuluçkaya yatma (...)ya ilişkin kendi döngü ve mevsimleri vardır."

"Kadınların karşılaştıkları (...) sorunlardan biri, çeşitli psikolojik erginlenme süreçlerine, kendileri süreci tamamlamamış olan erginleyicilerle başlamalarıdır. Nasıl ilerleneceğini bilen, olgunlaşmış kimseleri yoktur."

"(...) yaratıcı hayat (...) İster bir kişi olsun, isterse bir sözcük, bir imge, bir fikir, isterse ülke ya da insanlık, bir şeye duyulan sevgidir, bir şeyi çok fazla sevmektir; taşkınlıkla yapılan her şey bir yaratım eylemidir."

"(Yaratıcılıkla) temasa geçen her şey, onu işiten, gören, hisseden, tanıyan herkes ondan beslenir. Başka birinin yaratıcı sözlerini, imgelerini, fikirlerini görünce bizim de kendi yaratıcı işlerimizle dolmamızın, esinlenmemizin nedeni budur. Tek bir yaratıcı eylem, koskoca bir kıtayı besleme potansiyeli taşır. Yaratıcı bir eylem, taşları sürükleyerek bir sele yol açabilir."

"(...) yaratıcılığımızı asla 'kaybetmeyiz'. O her zaman oradadır, ya bizi doldurur ya da yoluna yerleştirilen her türlü engelle çatışır. (...) Onun ısrarcı enerjisinden ancak ona karşı sürekli bariyerler kurarak ya da yıkıcı olumsuzluklarla ve ihmalle zehirlenmesine izin vererek kaçınabiliriz."

"(...) yaratmanın ilk evreleri mantıklı değildir; zaten öyle de olmamalıdır."

"Temel unsurlara -besin ve suya, güvenlik ve barınağa- ne kadar az ulaşılabiliyorsa, seçenekler de o kadar azdır. Ve seçenekler ne kadar azsa, yaratıcı hayat da o kadar azdır, (...)"

"Yaratıcılık açık bir bilinç hâli ister."

"Korkuyorsanız ne fark eder? Bir şeyin ortaya fırlayıp sizi ısıracağından korkuyorsanız, tanrı aşkına, hemen o işi yapıp kurtulun. Bırakın korkunuz ortaya fırlasın ve sizi ısırsın ki işi bitirip devam edebilesiniz. Ondan kurtulacaksınız. Korku geçecek."

"Zor şartlar altında hafif düşler bir işe yaramaz, sıkı zamanlarda sıkı düşlerimiz, gerçek düşlerimiz (...) olmalı."

"Bizi ısıtan, yaratıcılığımızı onaylayıp öven gerçek kişilerle birlikte olmak, yaratıcı hayatın akışı için esastır. (...) Beslenme, hem içeriden hem de dışarıdan gelen seslerin oluşturduğu bir korodur."

"Mutluluğu ve hazzı uyaran şeyler, insanın her zaman istismar ve manipüle de edebileceği 'arka kapılar'dır."

"(...) nefes almak insanın duygularını hissetmesini sağlar; hissetmek istemediğimizde ise nefesimizi tutarız."

"(...) öfkeyi muazzam bir yangın ateşine değil de bir şeyler pişiren bir ateşe dönüştürmek..."

"Ağlamak, ruhsal hayatımızı taşıyan geminin çevresinde bir nehir yaratır. Gözyaşları, gemimizi kayalıklardan, kuru zeminden çıkararak (...) daha iyi bir yere götürür."

"Gerilebilme gücü ve baskıyı emme yeteneğiyle, yara dokusu deriden daha güçlüdür."

"En iyinin gizlenemeyeceğini ve gizlenmemesi gerektiğini akılda tutun. (...) Öyleyse çıkın, her neredeyseniz dışarı çıkın. Derin ayak izleri bırakın."

"Eğer dışarı çıkıp ormana gitmezseniz asla bir şey olmaz ve hayatınız da hiçbir zaman başlamaz."

Bari sen yapma!

-29 Ağustos 2016'da rastgele bir deftere karaladıklarımdan-

"Bari sen yapma!" dedi. Ortalama bir T.C. vatandaşının çevresindeki herkesi müslüman varsayması gibi (bkz. "dinimizde...", "peygamberimiz..." ile başlayan cümleler), ortalama bir beyaz Türk de herkesi vatansever sanıyor. Neymiş, istiklâl marşı okununca esas duruşa geçecekmişiz. Geçmem ki...

Ben vatansever falan değilim. Ben vatana, millete inanan, bu kavramları önemseyen biri değilim. İnsansever, hayvansever, bitkisever, yani bütünüyle doğasever olabilirim ancak. Başka bir deyişle bütünsever olabilmektir tek dileğim. İnsanları iyi-kötü diye ayırmadan ama kendimi istemediğim kişi, olay ve durumlardan sakınarak, hayvanları zararlı-zararsız diye ayırmadan ama zararlıları öldürmeden, onların benden uzak durmalarını sağlayarak; aynı şekilde, doğanın bana iyi gelmeyen yanlarını (çok sıcak-çok soğuk, aşırı yağış-rüzgâr vs.) da kutlayarak ama bunlardan olumsuz etkilenmemek için önlemlerimi alarak ve bütünü severek yaşayabilir miyim?

***

Gitmek... Dünyada gidebildiğin kadar uzağa, içinde gidebildiğin kadar derine... Korkmadan, cesaretle yol almak... Tebdil-i mekânda ferahlık varmış ya, bu en çok da kendi içime yaptığım yolculuklar için geçerli. Sabit kimliklerimden arınarak, mümkünse onlara hiç tutunmayıp her an'da yeni kendim'i bulmak. Her an yeni, hep yeniye doğru...

"Dünün gerçeği aşılamazsa çürüyüp bugünün yalanı olur. (...) gelişmeyen her şey çürür."*

Mekân değiştirmek, çevre değiştirmek, çeşitliliği artırmak, monokültürde kalmamak. Zihnin çalışma sistematiği... Hep aynı şekilde düşünmemiz, aynı şeyleri yapmamız ve bunu yaptıkça beynimizde nöronlardan oluşan yolun sürekli kalınlaşması ve böylece zamanla sabitleşmemiz... İşte bu yüzden tebdil-i mekân, tebdil-i çevre, tebdil-i fikirlerde ferahlık ve gelişme var. Ancak bu şekilde beslenmek mümkün olacaktır. Aksi takdirde zihnimiz, ruhumuz, gelişmek için ihtiyacı olan vitamin ve minerallerden mahrum kalacaktır. Gıda beslenmesinde olduğu gibi zihinsel ve ruhsal beslenmede de çeşitlilik esastır.

Ama ferah fikirlere, ferah düşüncelere ağırlık vermekte fayda var. Evrensel fikirlere; zaman, mekân, coğrafya tanımaksızın her yere ve her şeye uygulanabilecek fikirlere ve hislere açalım kollarımızı. Geri kalan -günlük- olan-bitenin ise farkında olmak yeterli. Dertlerin ve acıların peşlerinden koşmadan, ağırlıklarını üstümüze almadan ama görmezden de gelmeden bilmek... Bilmek ve bunları aşmak için güç toplamak. Bilmek ve ötesini hayâl etmek için onlardan enerji almak. Çeriçöpü almak, kompost yapmak ve "yeni"yi, ütopyaları beslemek; ve tabii ki bunları hayata geçirmek...

* Nereden alıntıladığımı hatırlamıyorum.

birkaç hafta önce çadırımı attığım bonustepe@flora

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com

18 Nisan 2017 Salı

demokrasi şöleni (!)

demokrasi şöleni!*
halk bir kere daha sandıklara koşuyor ve iradesini beyan ediyor; kendi kendini yönetiyor.
son derece derin ve doyurucu, bir o kadar centilmence ilerleyen bir karşılıklı propaganda süreci...
tüm vatandaşlar neye ve ne için oy verdiğinin son derece bilincinde, siyasiler barış ve güven dolu hissediyor ve bu doğrultuda davranıyorlar. onların bu hâli seçmenlere de yansımış durumda. herkes, sonucun ne olursa olsun, bütünün hayrına olacağına son derece emin! 
tanrım, ne büyük mutluluk! göz yaşlarımı tutmakta zorlanıyorum. işte demokrasinin güzelliği, işte coşku, işte bilinç.
* bugün oy verirken ve verdikten sonra hissettiğim yabancılaşma sonrası sayıklamalarım...

Pazar günü, henüz referandumda oy verme işlemi devam ediyorken yukarıdakiler dökülmüştü içimden. Sonrasında da benzer düşünceler ve bilgiler dolanıp durdu içimde. Her şeyin içinin fena hâlde boş olduğuna dair...

Mesela komşumuzun babasının, oylamanın, -kendi deyimiyle- bir Kılıçdaroğlu - Erdoğan seçimi olmadığını referandumdan bir gün önce öğrenmesi... Bunun bile farkında olmayan kim bilir kaç milyonlar vardır...

Mesela yaşlıların akılları ermiyor diye, onlara bir refakatçinin oy kullandırması ve tabii ki bu kişilerin görüşü doğrultusunda oy veriliyor olması... Kim bilir yine kaç milyon oy bu şekilde veriliyor.

Mesela geçerli oyların yarısından bir fazlası ne diyorsa onun uygulanması ve bir tarafın kaybedip diğer tarafın kazanması ve kazananın dediğinin olması... (Bunu bizdeki referandumdan bağımsız olarak tüm seçimlere yönelik söylüyorum ve hepsinde aynı şey oluyor aslında.)

Tüm bunların üstüne şu durumlar da çok acayip: Usulsüzlükler ayyuka çıkıyor ama sonuç almak nasıl da güç. Kimi kime şikayet edeceksin!? Kuvvetler birliğinin büyük oranda sağlanmış, yargının bile bağımsızlıktan çok uzak olduğu bir ülkede YSK'ya gitsen ne oluyor, AYM'ye gitsen ne... (Bunu ise doğrudan biz ve bizim gibi demokrasisi geri kalmış ülkeler için söylüyorum.)

Bu arada birkaç kişinin yazması ile ayıktırdığım komik bir durum da vardı bu referandumda (her şeyin bütünüyle komik ve saçma olduğu gerçeğinin yanı sıra yani): Oyladığımız pusulanın yarısı "evet", yarısı ise "hayır" cevabından ibaret ama ortada soru yok! Birçoğumuzun fark etmeden geçtiği bu durum, aslında her şeyin ne kadar abuk olduğunu gösteren şahane bir örnek bence. Soru olmayan bir kağıda cevap yazdık! Biri, bunu boş sözleşmeye imza atmaya benzetmiş, ki müthiş tespit!

***

Ha, öte yandan, uzun zamandır söyleye/yazageldiğim üzere, temsili demokrasiyi zaten son derece anlamsız buluyorum. Bir zamanlar şöyle bir cümle dökülmüştü klavyemden: "Temsili demokrasi demokrasi midir ki?" Hele ki merkezin bu kadar güçlü, yerelin yetkilerinin ve yapabilirliğinin bu kadar zayıf olan versiyonu nasıl da saçmalık! 80 milyon nüfusu olan bir ülke adına 500-600 kişinin birtakım kararlar aldığı sistemin beni bağlamasını istemiyorum. Geçenlerde Ali Nesin yazmıştı: "Bu büyük bir haksızlık" diye. Şu an ülkedeki fiili durum, hepten tek adam rejimini işaret ediyor zaten ama öyle olmasaydı ve demokratik sürecimiz sözümona sağlıklı olsaydı bile bu durumu hiç sağlıklı bulmazdım. Ehveni şer diyebiliriz, evet; ama bir süredir kötünün iyisini aramayla ilgilenmiyorum. Kötünün iyisinin peşinde koşa koşa gerçek iyinin ne olduğunu düşünmeyi, pardon, DÜŞLEMEYİ unuttuk.

Diyorum ama bu referandumda oy kullanmaktan geri duramadım. Özlediğim dünyayı yaratmak için biraz olsun nefes payımız kalmasını istedim ve bu nedenle #hayır dedim. Ama kim bilir, belki de biraz daha batmamız gerekiyor, dipten güç alarak kafamıız suyun üstüne çıkarabilmek için (bu benzetmeyi daha önce kullanmış olmalıyım).

Aslında ben ve benim gibiler için oy kullanmak son derece şizofrenik bir durum. Bir yandan sistemsizlik peşinde koş, öte yandan sistemin sunduğu bir oyuna katıl ve "bari şöyle olsun" mantığıyla gidip oy kullan. Çok acayip!

Zaten demokrasinin en "müthiş" işlediği durumlar bile müthişlikten o kadar uzak ki... Mesela bu referandumda, gerçekten bilinçli, maddelere tek tek hâkim kaç kişi vardı? Ayrıca bu kadar çok maddenin hep birlikte oylanması hususu... Biliyorum, konumuz bunların ötesinde gibi görünüyor ama bence durumun absürdlüğünün tüm yönlerini ifşa etmek gerekiyor. Ya ben maddelerden yarısına katılıyor ama yarısına katılmıyorsam... Ki bozuk saatin bile günde ikiye doğruyu göstermesi misali, daha bir dikkatle üstüne çalışsam, bu maddelerin hiç değilse birkaçına yakın hissedebilirdim. Fakat beklenen partizan bir şekilde, takım tutma psikolojisi ile, siyah-beyaz zıtlığı ile yaklaşmak olduğu için paketin tümüne #evet ya da #hayır dedik ve bunu birçoğumuz tayyipe evet ya da hayır şeklinde değerlendirdik. Ki evet, pratikte oylanan şey de buydu aslında; o başka...

Off; nereden tutsam elimde kalıyor; takip edebiliyorsunuzdur umarım.

***

Propaganda, ikna yöntemleri, seçim kampanyaları, çoğunluğun herkesi yönetmesi... Hepsini bu kadar yanlış bulurken ve fakat hemen herkes bu düzeni normal karşılarken, bütün bunlara kocaman bir karşı duruşu oluşturmak hiç kolay görünmüyor. Şunu demek istiyorum: Seçimler gerçekten son derece adilane yapılsa, bizde olduğu gibi devletin tüm imkanları iktidar partisi ve onun kampanyasına sefer edilmese, önemli bir muhalefet partisinin lideri dahil, bir sürü milletvekili ve yöneticisi içeride olmasa bile, yine çok saçma, yine çok saçma. Birkaç paragraf geriye dönmek gerekirse, bu 550 erkek (ülkemizdeki vekil sayılarını düşünerek özellikle vurguladım) kim oluyor da benim nasıl bir yaşam süreceğim üzerinde bu kadar yetkiye sahip oluyor? Ve evet, herkesin bunu normal karşılamasına şaşırıyorum. Gerçi alt tarafı bize sunulan ve kabul ettiğimiz abukluklardan yalnızca biri; çok da şaapmamak lazım belki.

Yönetimsiz bir dünya şu an için sadece kitaplarda mevcut olabilir ama her şey hayâlle başlıyor. Düşünebildiğimize göre bunu da gerçekleştireceğiz bir gün. Er mi, geç mi; bilmem.
Bugünlerde Saramago'nun "Görmek"ini okuyorum. Bir ülkenin başkentinde, seçmenlerin %83'ü boş oy kullanıyor ve ortalık fena hâlde karışıyor. Herhangi bir hiper-süper alternatif partiyi seçmek yerine (hani, öyle bir parti olsa bile...), seçimleri boş ve geçersiz oylarla, daha da iyisi boykotla süslemek nasıl olurdu? Seçmenlerin %80'inin oy kullanmaya gitmediği bir seçim nasıl meşru kabul edilirdi? Neler olurdu?..

Zira olay meşruiyetten ibaret ve bunu sağlayan şey gönüllü katılım. Seçimde oy verdiğim anda, tercihimden de önce, seçimi meşru bir yol olarak gördüğümü beyan ediyorum aslında; ki bu durumda, çarpık bulduğum bu sistemi bir şekilde yine besliyorum. Tam da bu nedenle, bir önceki seçimde son bir kez oy verip bir daha bunu yapmayacağımı beyan etmiştim (referandum başka diye ve şu anki durum fena kritik diye düşünüp verdim ama bilmiyorum doğru olanı mı yaptım; zira, referandumu meşru gördüğümü ilan etmiş oldum şimdi; ki aslında görmüyorum).

***

Bir sonraki seçim ya da referandumda, ya da ne haltsa, onda kocaman bir boykotlama yapsak diyorum; olmaz mı? İktidar partisini değil, tüm sistemi, bize dayatılan hiçbir şeyi meşru görmediğimizi haykırsak sessizliğimizle?

Bu yazıyı, -iyimser bir tahminle- 1.500 kişi okusa, her okuyan üç arkadaşını ikna edip o arkadaşlar da üçer kişiyi ikna etse ve bu, saadet zinciri gibi yayılsa ve kolaycacık (!) %80'i bulsak çok acayip olur bence. Kesin yapalım. Hadi şimdiden yayalım.

Eğer hesabım aklınıza yatmadıysa, lütfen 1 dakika 15 saniyenizi ayırıp şu sözlere kulak kabartın. Ne kadar mantıklı olduğunu göreceksiniz: https://www.youtube.com/watch?v=y0IJOak5uJQ



Bu ciddiyetsiz paylaşımım, düşüncelerimi boşa çıkarmasın yalnız. Yukarıdaki hesap komik olabilir ama tüm ciddiyetim ve coşkumla, gerçekliğim ve neşemle, herkese oy vermemeyi öneriyorum.

Bitti.

Not: Mor Alev'i bilenler, okuyanlar vardır. Bugün paylaşmış olduğu yazı bana göre muazzam ve ayrıca bir şekilde benzer şeylere işaret ettiğimizi düşünüyorum.
Not'a not: Bu tip yazıları, siteleri ön yargıyla ve şüphecilikle okuyorsanız da okuyun. Mesajı kimin verdiğinden çok mesaja odaklanın. İmza: Şüphecilerden biri

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com