Sayfalar

18 Nisan 2017 Salı

demokrasi şöleni (!)

demokrasi şöleni!*
halk bir kere daha sandıklara koşuyor ve iradesini beyan ediyor; kendi kendini yönetiyor.
son derece derin ve doyurucu, bir o kadar centilmence ilerleyen bir karşılıklı propaganda süreci...
tüm vatandaşlar neye ve ne için oy verdiğinin son derece bilincinde, siyasiler barış ve güven dolu hissediyor ve bu doğrultuda davranıyorlar. onların bu hâli seçmenlere de yansımış durumda. herkes, sonucun ne olursa olsun, bütünün hayrına olacağına son derece emin! 
tanrım, ne büyük mutluluk! göz yaşlarımı tutmakta zorlanıyorum. işte demokrasinin güzelliği, işte coşku, işte bilinç.
* bugün oy verirken ve verdikten sonra hissettiğim yabancılaşma sonrası sayıklamalarım...

Pazar günü, henüz referandumda oy verme işlemi devam ediyorken yukarıdakiler dökülmüştü içimden. Sonrasında da benzer düşünceler ve bilgiler dolanıp durdu içimde. Her şeyin içinin fena hâlde boş olduğuna dair...

Mesela komşumuzun babasının, oylamanın, -kendi deyimiyle- bir Kılıçdaroğlu - Erdoğan seçimi olmadığını referandumdan bir gün önce öğrenmesi... Bunun bile farkında olmayan kim bilir kaç milyonlar vardır...

Mesela yaşlıların akılları ermiyor diye, onlara bir refakatçinin oy kullandırması ve tabii ki bu kişilerin görüşü doğrultusunda oy veriliyor olması... Kim bilir yine kaç milyon oy bu şekilde veriliyor.

Mesela geçerli oyların yarısından bir fazlası ne diyorsa onun uygulanması ve bir tarafın kaybedip diğer tarafın kazanması ve kazananın dediğinin olması... (Bunu bizdeki referandumdan bağımsız olarak tüm seçimlere yönelik söylüyorum ve hepsinde aynı şey oluyor aslında.)

Tüm bunların üstüne şu durumlar da çok acayip: Usulsüzlükler ayyuka çıkıyor ama sonuç almak nasıl da güç. Kimi kime şikayet edeceksin!? Kuvvetler birliğinin büyük oranda sağlanmış, yargının bile bağımsızlıktan çok uzak olduğu bir ülkede YSK'ya gitsen ne oluyor, AYM'ye gitsen ne... (Bunu ise doğrudan biz ve bizim gibi demokrasisi geri kalmış ülkeler için söylüyorum.)

Bu arada birkaç kişinin yazması ile ayıktırdığım komik bir durum da vardı bu referandumda (her şeyin bütünüyle komik ve saçma olduğu gerçeğinin yanı sıra yani): Oyladığımız pusulanın yarısı "evet", yarısı ise "hayır" cevabından ibaret ama ortada soru yok! Birçoğumuzun fark etmeden geçtiği bu durum, aslında her şeyin ne kadar abuk olduğunu gösteren şahane bir örnek bence. Soru olmayan bir kağıda cevap yazdık! Biri, bunu boş sözleşmeye imza atmaya benzetmiş, ki müthiş tespit!

***

Ha, öte yandan, uzun zamandır söyleye/yazageldiğim üzere, temsili demokrasiyi zaten son derece anlamsız buluyorum. Bir zamanlar şöyle bir cümle dökülmüştü klavyemden: "Temsili demokrasi demokrasi midir ki?" Hele ki merkezin bu kadar güçlü, yerelin yetkilerinin ve yapabilirliğinin bu kadar zayıf olan versiyonu nasıl da saçmalık! 80 milyon nüfusu olan bir ülke adına 500-600 kişinin birtakım kararlar aldığı sistemin beni bağlamasını istemiyorum. Geçenlerde Ali Nesin yazmıştı: "Bu büyük bir haksızlık" diye. Şu an ülkedeki fiili durum, hepten tek adam rejimini işaret ediyor zaten ama öyle olmasaydı ve demokratik sürecimiz sözümona sağlıklı olsaydı bile bu durumu hiç sağlıklı bulmazdım. Ehveni şer diyebiliriz, evet; ama bir süredir kötünün iyisini aramayla ilgilenmiyorum. Kötünün iyisinin peşinde koşa koşa gerçek iyinin ne olduğunu düşünmeyi, pardon, DÜŞLEMEYİ unuttuk.

Diyorum ama bu referandumda oy kullanmaktan geri duramadım. Özlediğim dünyayı yaratmak için biraz olsun nefes payımız kalmasını istedim ve bu nedenle #hayır dedim. Ama kim bilir, belki de biraz daha batmamız gerekiyor, dipten güç alarak kafamıız suyun üstüne çıkarabilmek için (bu benzetmeyi daha önce kullanmış olmalıyım).

Aslında ben ve benim gibiler için oy kullanmak son derece şizofrenik bir durum. Bir yandan sistemsizlik peşinde koş, öte yandan sistemin sunduğu bir oyuna katıl ve "bari şöyle olsun" mantığıyla gidip oy kullan. Çok acayip!

Zaten demokrasinin en "müthiş" işlediği durumlar bile müthişlikten o kadar uzak ki... Mesela bu referandumda, gerçekten bilinçli, maddelere tek tek hâkim kaç kişi vardı? Ayrıca bu kadar çok maddenin hep birlikte oylanması hususu... Biliyorum, konumuz bunların ötesinde gibi görünüyor ama bence durumun absürdlüğünün tüm yönlerini ifşa etmek gerekiyor. Ya ben maddelerden yarısına katılıyor ama yarısına katılmıyorsam... Ki bozuk saatin bile günde ikiye doğruyu göstermesi misali, daha bir dikkatle üstüne çalışsam, bu maddelerin hiç değilse birkaçına yakın hissedebilirdim. Fakat beklenen partizan bir şekilde, takım tutma psikolojisi ile, siyah-beyaz zıtlığı ile yaklaşmak olduğu için paketin tümüne #evet ya da #hayır dedik ve bunu birçoğumuz tayyipe evet ya da hayır şeklinde değerlendirdik. Ki evet, pratikte oylanan şey de buydu aslında; o başka...

Off; nereden tutsam elimde kalıyor; takip edebiliyorsunuzdur umarım.

***

Propaganda, ikna yöntemleri, seçim kampanyaları, çoğunluğun herkesi yönetmesi... Hepsini bu kadar yanlış bulurken ve fakat hemen herkes bu düzeni normal karşılarken, bütün bunlara kocaman bir karşı duruşu oluşturmak hiç kolay görünmüyor. Şunu demek istiyorum: Seçimler gerçekten son derece adilane yapılsa, bizde olduğu gibi devletin tüm imkanları iktidar partisi ve onun kampanyasına sefer edilmese, önemli bir muhalefet partisinin lideri dahil, bir sürü milletvekili ve yöneticisi içeride olmasa bile, yine çok saçma, yine çok saçma. Birkaç paragraf geriye dönmek gerekirse, bu 550 erkek (ülkemizdeki vekil sayılarını düşünerek özellikle vurguladım) kim oluyor da benim nasıl bir yaşam süreceğim üzerinde bu kadar yetkiye sahip oluyor? Ve evet, herkesin bunu normal karşılamasına şaşırıyorum. Gerçi alt tarafı bize sunulan ve kabul ettiğimiz abukluklardan yalnızca biri; çok da şaapmamak lazım belki.

Yönetimsiz bir dünya şu an için sadece kitaplarda mevcut olabilir ama her şey hayâlle başlıyor. Düşünebildiğimize göre bunu da gerçekleştireceğiz bir gün. Er mi, geç mi; bilmem.
Bugünlerde Saramago'nun "Görmek"ini okuyorum. Bir ülkenin başkentinde, seçmenlerin %83'ü boş oy kullanıyor ve ortalık fena hâlde karışıyor. Herhangi bir hiper-süper alternatif partiyi seçmek yerine (hani, öyle bir parti olsa bile...), seçimleri boş ve geçersiz oylarla, daha da iyisi boykotla süslemek nasıl olurdu? Seçmenlerin %80'inin oy kullanmaya gitmediği bir seçim nasıl meşru kabul edilirdi? Neler olurdu?..

Zira olay meşruiyetten ibaret ve bunu sağlayan şey gönüllü katılım. Seçimde oy verdiğim anda, tercihimden de önce, seçimi meşru bir yol olarak gördüğümü beyan ediyorum aslında; ki bu durumda, çarpık bulduğum bu sistemi bir şekilde yine besliyorum. Tam da bu nedenle, bir önceki seçimde son bir kez oy verip bir daha bunu yapmayacağımı beyan etmiştim (referandum başka diye ve şu anki durum fena kritik diye düşünüp verdim ama bilmiyorum doğru olanı mı yaptım; zira, referandumu meşru gördüğümü ilan etmiş oldum şimdi; ki aslında görmüyorum).

***

Bir sonraki seçim ya da referandumda, ya da ne haltsa, onda kocaman bir boykotlama yapsak diyorum; olmaz mı? İktidar partisini değil, tüm sistemi, bize dayatılan hiçbir şeyi meşru görmediğimizi haykırsak sessizliğimizle?

Bu yazıyı, -iyimser bir tahminle- 1.500 kişi okusa, her okuyan üç arkadaşını ikna edip o arkadaşlar da üçer kişiyi ikna etse ve bu, saadet zinciri gibi yayılsa ve kolaycacık (!) %80'i bulsak çok acayip olur bence. Kesin yapalım. Hadi şimdiden yayalım.

Eğer hesabım aklınıza yatmadıysa, lütfen 1 dakika 15 saniyenizi ayırıp şu sözlere kulak kabartın. Ne kadar mantıklı olduğunu göreceksiniz: https://www.youtube.com/watch?v=y0IJOak5uJQ



Bu ciddiyetsiz paylaşımım, düşüncelerimi boşa çıkarmasın yalnız. Yukarıdaki hesap komik olabilir ama tüm ciddiyetim ve coşkumla, gerçekliğim ve neşemle, herkese oy vermemeyi öneriyorum.

Bitti.

Not: Mor Alev'i bilenler, okuyanlar vardır. Bugün paylaşmış olduğu yazı bana göre muazzam ve ayrıca bir şekilde benzer şeylere işaret ettiğimizi düşünüyorum.
Not'a not: Bu tip yazıları, siteleri ön yargıyla ve şüphecilikle okuyorsanız da okuyun. Mesajı kimin verdiğinden çok mesaja odaklanın. İmza: Şüphecilerden biri

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorusundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com

15 Nisan 2017 Cumartesi

geçicilik

Dün gece, 22:30 suları olsa gerek, çişimi yapmak için bahçeye çıktığımda, güneybatı yönünde muhteşem bir ay beni selamlıyordu. Rengi hardaldı; "hiç görmediğim bir renkteydi" diyeceğim ama kesin görmüşümdür de unutmuşumdur. Hep öyledir ya; her yıl yazın sıcaklara şaşırırız, kışın ilk kez üşüyor gibi yaklaşırız soğuğa... Bir yıl görmediğimiz bebeği yeniden gördüğümüzde ne kadar büyümüş olduğuna hayret eder, bir sonraki bebekte aynı durumu yeniden yaşarız; "vay be," deriz yine, "ne zaman büyüdü bu velet?!"

Başka bir şey diyecektim, savruldum. Ay, aşırı derecede muhteşem ve romantik bir fotoğraf veriyordu. Zihnime kazımaya çalıştım, zira bendeki makinelerle bu an'ı ölümsüz kılmayı denemek tek kelimeyle beyhude. Gerçi ne kadar iyi bir makine ve fotoğrafçılık bilgisi de olsa, o an'ı gerçekten yansıtmak ne kadar mümkün bilemiyorum. Her şeyi kusursuz çeksen yine de ulaşamayacağın bir perspektif var çevrede; ayrıca solmaya yüz tutmuş papatyaların kokusu var, baykuşların ve kurbağaların sesleri var. İçte kıpırdayan bir ruh var; tüm bunlar nasıl aktarılır ki...

Bunu da demeyecektim aslında. Ayın bu muhteşem görüntüsünü, çevredeki tamamlayıcılarla içime çekerken şunu düşündüm: Pazar günü "evet" de çıksa, "hayır" da, bu ay yine şuradan doğacak, şuradan batacak. Ertesi gün yerini güneşe bırakacak, küçülmeye devam edecek falan ve sonra bir iki gün yok olduktan sonra yine görünür olacak. Ben aşık da olsam, bir sebeple acı da çeksem (ki bu ikisinin yan yana geldiği de oluyormuş diyolaa), Venüs orada parlamaya devam edecek. Dünya savaşı çıksa, her şeyi (her şey derken?), yani dünyadaki her şeyi yok etsek (olsa olsa, şekil değiştirmesine yol açabiliriz aslında), güneş yine patlamalarına ve sistemdeki gezegenlerini aydınlatıp ısıtmaya devam edecek. En azından birkaç milyar yılcık daha...

Diğer yıldızlar da kendi yerlerinden göz kırpmaya devam edecekler ve bildiğim kadarıyla, benim ne düşündüğüm, ne hissettiğim, bu minik mavi küredeki insanların ne yaptığı onları hiç ilgilendirmiyor. Burada cenneti yaşamaya başlasak da, cehennemi oluşturma yolunda yeni adımlar atsak da, rüzgâr yine esecek, gece-gündüz birbirini takip etmeye devam edecek, bakteriler yine keyiflerine bakacak, falan...

Çalışma, Bahar'ın profilinden alınma; o da web'den bulmuş. İsmi "geçicilik" olsun.

Nasıl söyleyeyim bilmem ki! Bi' halt değilim, bi' halt değilsin, bi' halt değiliz işte, onu anlatmaya çalışıyorum. Nihayetinde ölüp gideceğiz ya buradan bir gün. Önümüzdeki yıllar acayip gelişmelere gebe de olsa, hayatın gerçeği olan ölüm hep var olacak (sanırım). Öngöremeyeceğim gelişmeleri bir yana koyarsam, bu yazıyı okuyan hiç kimse 100 yıl sonra hayatta olmayacak (Belki en genç okuyanlardan bir-iki istisna...) Şu an yaşadığımız sevinçler, üzüntüler; hiçbirinin esamesi okunmayacak.

300 yıl önce, bugünkü Kırşehir'de yaşayıp ölmüş bir çiftçi mesela... Kim bilir neler yaşadı, hissetti... Ne neşeler, hüzünler, heyecanlar, kederler... Ama bitti gitti çoktan ve şu an o kişiyi bilen kimse yok.

Bir şekilde tarihe damga vuracak bir şey yapmayan herkes unutuluyor. Tüm o duygular, yaşanmışlıklar kolektif hafızaya kaydediliyor ve bireyler ise silinip gidiyor işte.

Nereye varmak istiyorum? Kasmaya gerek yok, galiba buraya... Şimdiye odaklanmaktan, doğru bildiğini yapmaktan, keyif almaktan öte her şeyin boş olduğu noktasına... Kavgalara, tartışmalara, yargılamalara alan açarak hayatı zehir etmeye hiç gerek olmamasına... Ve bunu bir an önce kabullenmeye... Ne kadar erken kabul edersek, o kadar rahat edeceğiz sanki.

***

Yazıyla pek de alakası olmayan bir şarkı paylaşmak istedim. Az önce çalıverdi ve içimi fena kıpraştırdı. 90'lara, Yıldız Tilbe'ye ve şarkıya harika bir şekilde hayat veren Ceylan Ertem'e selam olsun.



-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Belki bilmiyorusundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen bana ulaşır mısın?

emreertegun@gmail.com

14 Nisan 2017 Cuma

evet için "hayır"

Özlediğim dünyada "hayır"a yer yok. Her şey "evet"e, yapabilmeye, ifade edebilmeye, eyleyebilmeye, özgürlüğe yönelik; kısıtlamalar yok.

Özlediğim dünyada zıtlaşmalara yer de yok, gerek de... Yan yana gelmeler var, karşı karşıya gelmeler yok. Eylemek için yan yana gelen bir grup, ifade etmek için yan yana gelen başka bir grup, belki birlikte yaşamak için bir araya gelen muhtelif gruplar... Eylemeye, ifadeye, yan yana durmaya engel olma isteği çerçevesinde bir araya gelen kimse ise yok. Farklı bir eylemeyi benimseyenler farklı bir grup oluşturabilir, farklı fikirleri ifade etmek isteyenler bir araya gelip bunları ifade edebilir, farklı bir hayat yaşamak isteyenler birlikte bunu gerçekleştirebilir.

Ve kimse kimseye karışmaz. Kimse kimsenin özgürlüğünü kısıtlamaz.

Tüm birliktelikler "evet" çerçevesindedir, tüm dile gelmeler "evet" dahilindedir, tüm eylemler "evet"e doğrudur.

Hayâl ettiğim dünyada hükümete, askere, polise tabii ki yer yok. Bunların varlığı, kaçınılmaz bir şekilde "hayır"ları sokar hayatımıza. Engeller, yasaklar, kısıtlamalar gelir; sosyal, hukuki, ekonomik ve diğer kısıtlamalar...

Yönetim konusunu basit bir skala gibi düşünelim; bir ucunda tam yönetimsizlik, diğer ucunda tam otoriter bir sistem var. Skalayı keyfinize göre doldurun: Sosyalizm, serbest piyasa liberalizmi, sosyal demokrasi ve olası tüm yönetim sistemlerini, hayata bakışınıza göre doldurabilirsiniz. Bu yazıda bu sistemlerden hangisinin nereye denk düştüğünü tartışmayacağım.

Benim için çok net olan, daha fazla "evet"li bir dünyaya ulaşmak için skalanın yönetimsizlik ucuna yakınsamanın gerekliliği. Yönetimsiz dünyaya bir günde geçilebileceğini falan iddia ediyor değilim ama varılası yeri orası olarak görüyorum ve siyasete dair -artık çok sınırlı olan- eylemlerimi bu görüşüm şekillendiriyor.

İki gün sonra gerçekleşecek olan referandumda oy kullanmaya karar verme nedenim de bu. "Evet"li bir dünyada yaşamak istiyorum ve getirilen tasarı bana bunu sağlamıyor. Tam aksine; daha fazla baskıyı, daha fazla müdahaleyi, daha fazla tekdoğrubenimdediğimdirciliği, daha fazla kutuplaşmayı getiriyor. İronik bir şekilde "evet" oyları bizi "hayır"lara götürüyor. Ülkeyi, skalanın istemediğim tarafına doğru birkaç adım birden götürüyor ve bu durumda buna seyirci kalamıyorum.

Ülke, millet, vatan, bayrak ve benzeri kavramların hiçbiri benim için -kelimenin tam anlamıyla- hiçbir şey ifade etmiyor. Toprakla, havayla, suyla; nehirle, şahinle, kaplumbağayla; kardeşlik, dayanışma, birlik gibi kavramlarla ilgileniyorum. Bu kavramları beslemek istiyorum, bunların yayılmasını istiyorum. Bunlar "mutlak doğru" oldukları için değil (ortada herhangi bir "doğru" olduğunu hiç sanmıyorum; -cinsiyetçi tabirimi maruz görün- her şey sapına kadar göreceli), bana daha makul, daha keyifli, daha yaşanası geldiği için... İnsanlık olarak bu adımı atmaya muktedir olduğumuz ve cenneti burada, fani dünyada yaşamamızı mümkün gördüğüm için...

Bu dünyaya giden uzun ince bir yoldayız ve bu yolun neresinde olduğunu görmemizi pek mümkün bulmuyorum. Belki hâlâ çok başındayızdır, belki bir taş atımı mesafe kalmıştır da şu an fark edemiyoruzdur. Ama istikamet belli: Daha fazla özgürlük, daha fazla neşe, daha fazla paylaşım, daha fazla "evet"!

Ve daha fazla "evet" için pazar günü kocaman bir "hayır"!


* Yazının başlığı "Biz Hayır Diyoruz"du ama değiştirdim. Bu isim ise Eduardo Galeano'nun seçme yazılarından oluşan şu güzel kitaptan gelmişti.

4 Nisan 2017 Salı

tıkanık-lık

Bir de tıkanıklık var; tıkalı olma, akmama hâli; olmaması, olamaması...

Olmadığında, iki seçenek var önümüzde: Kabul etmek yahut zorlamak. Daha önce de buna dair yazmışlığım var ama o yazıları okumayan ya da hatırlamayanlar için altını çizmem gerekir ki kabul ile, pasif bir bekleme hâlini değil, eylemselliği, davet etmeyi, çabalamayı ancak olmayanı, olduramadığını da "eyvallah"lamayı, çırpınarak daha dibe batmak yerine sakince gözlemlemeyi kast ediyorum.

***

Trafikte gittiğimizi düşünelim. Güzel güzel ilerlerken bir anda sıkışıyor ve tampon tampona beklemeye başlıyoruz. Bir dakika bekle, üç dakika bekle derken, teknoloji sağ olsun, akıllı telefonumuzu çıkarıp bakıveriyoruz ekranına, hangi yollar tıkalı, hangisi daha akıcı. Gideceğimiz yere ulaşabilmek için şu anda bundan daha iyi bir seçenek var mı? Evet, bulduk! İlk sağdan saparsak, diğer yola erişebilir ve yolculuğumuzu daha bi' keyifle sürdürebiliriz. Ve bunu yapıyoruz, uygulamaya geçiyoruz. Zira tıkanmak istemiyoruz, sıkılmaya, acı çekmeye ne hacet...

Hayat yolunda ilerlerken, nedendir bilinmez, benzer seçimi yapmayabiliyoruz. Bir yere odaklanıyor, oraya doğru gitmeye çalışıyor ve kafamızı duvara vuruyoruz. Bir daha deniyor, bir daha vuruyoruz, ve bir daha ve bir daha... Yan tarafta kapı var halbuki, başka bir şekilde ilerlememiz daha kolay yani. Ama yok, aşındırıyor da aşındırıyoruz beton duvarı. Ve ilerleyemiyoruz. Sonuç: mutsuz-luk, memnuniyetsiz-lik, tıkanık-lık!

***

Bazense daha iyi bir seçeneğimiz olmayabiliyor: Yol tıkalı, alternatif seçenekler yok. El mahkûm, bekleyeceğiz. Eh, bu durumda yine iki seçenek var: a- kabul et ve sakin kal; b- küfürler et, lanetler getir, söylendikçe söylen, moralini boz vs. Hangisi daha iyi?

Ama hayat yolu çok nadiren böylesine tıkanır; belki de hiç. Sonsuz olasılıklar evreninde an'dan an'a aldığımız her karar ve her nefes bizi, olmaktan memnun olacağımız yerlere taşıma potansiyeliyle dolu.

İstediğimiz işe giremiyor muyuz, sevdiğimiz kadın/adam karşılık vermiyor mu, hayatta ısrarla benzer yolları seçiyor ve bir türlü olduramıyor muyuz? Bir denedik, iki denedik, üç denedik; yine olmuyorsa bi' baksak, hayat ne söylemek istiyor... Belki başka yollar açıyordur önümüzde vızır vızır akan, onları görebiliyor muyuz? Kafaya illaki kendi seçtiğimiz yolu taktığımız takdirde göremeyebiliriz ama farklı seçeneklere açık kaldığımızda ve biraz hayatın göstermeye çalıştığını takip ettiğimizde gayet güzel akıp gideceğimiz yollar olduğunu görüyoruz.

Bunları görebilmek için ise işaretleri takip etmekte; yani "tesadüfler"e dikkat kesilmekte, içe doğuşları - sezgileri dinlemekte, bir şey için hızlanan kalbinin peşinden gitmekte fayda var. Bunların hepsi bizi bir yerlere götürüyor. İçimizin istediği, çekildiğimiz yerlere... Büyük kısmımız bunlara tamamen sağır duruyoruz. Duymuyoruz ya da duymazdan geliyoruz. Hayat yanımızdan akıp giderken konfor alanımızda tıkanıp kalıyor, çürüyoruz.

İşaretleri takip ettiğimizde, bazen gitmek istediğimiz yere daha kolay gidiyor bazense gitmeyi aklımızdan bile geçirmediğimiz ama özümüzde, gerçekte, aslında, istediğimiz yere ulaşıyoruz.

Bir işaretin işaret olduğunu nasıl anlarız? Benim deneyimime göre bedenimiz, kalbimiz en iyi karar alıcılar. Bir şey yapmak üzereyim, harekete geçmek üzereyim; nasıl hissediyorum? Ferahlık ve akış mı yoksa sıkıntı, huzursuzluk mu... Coşku mu korku mu... Mideme oturmuş beni durdurmak isteyen bir güç mü var, yoksa parmaklarımda tatlı bir karıncalanma, ürperti mi... Kalbim heyecanla çarpmaya mı başlıyor, sönük sönük mü atıyor... Eh, hangisi oluyorsa ne yapmak gerektiğini de söylemeye gerek yoktur sanırım.

***

Haa, galiba bir şekilde her halükarda varıyoruz da gideceğimiz yere. Biraz daha acılı ve tıkalı olan yolları seçsek de bir vakit mutlaka "oraya" ulaşıyoruz. Velhasıl alıp alabileceğimiz karar, zaten, sadece, bu yolculuğu ne kadar keyifli geçireceğimizi belirliyor. Yoksa nihai hedef orada ve bizi bekliyor. Korkacak, endişelenecek bir şey yok. Ama, hayata gelmişken tadını çıkarmak ve kolaylıkla ilerlemek daha tercih edilir değil mi? (Bu son paragraf, zaman zaman önüme çıkan spiritüel yazılardan mı yoksa içimden bir yerden mi çıktı bilmiyorum ama hissederek yazdım.)

***

Yine bir şarkı ile bitireyim: https://www.youtube.com/watch?v=JyXwT2_CIEo



-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Belki bilmiyorusundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen bana ulaşır mısın?

emreertegun@gmail.com

3 Nisan 2017 Pazartesi

farkında-lık

*** Bir önceki yazı (uyanık-lık) birkaç saat önce gelmişti. Bu, onun devamı gibi oldu.

***

Senin sandığın cümleler gerçekten senin mi?
Ağzından çıkanları nasıl bir süzgeçten geçirip savuruyorsun atmosfere?
Sahi süzgeç kullanıyor musun?

Senin sandığın eylemler sahiden senin mi?
Yaptıklarını yaptırtan dürtüler neler?
Neyi besliyorsun?

Özgür iraden olduğunu düşünüyor musun?
Özgürlük ne, hiç düşündün mü?
Öz... Öz-gür... Öz-gür-lük...
Öz...

Öz'de kalabiliyor musun?
Öz'ünde?
İçindeki öz-gün çağrıyı duyuyor musun?
Her gün, her an sesleniyor sana,
dinliyor musun?
Diğer sesler çok mu baskın? Dıştan gelenler... İçselleştirdiğin, içinden geldiğini sandığın ama yine dış kaynaklı sesler...

Hiç durmayan, şimdiden kaçan zihninin farkında mısın?

***

Her an değişen sen'i görebiliyor musun?
Dün bir sen vardı, öldü; allah rahmet eylesin.

Bugün bir sen doğdu, şu an yaşıyor, nefes alıyor, bu yazıyı okuyor, belki kafasında bir şeyler harekete geçti, beyin hücreleri faal; belki -ve umarım- özünde de bir şeyler kıpraştı.

Yarın bir sen doğacak (mı acaba?) ve kendini bugün ve şu an soluk alan senden daha akıllı, daha bilge, daha iyi sanacak. Aman boşver onu şimdi. Geri gel, şimdiye gel.

Kalbin atıyor...
Duyuyor musun?

***

Sahi senin sandığın hisler senin mi? İçinden ve öz'ünden mi geliyorlar, yoksa birileri mi öğretti ne zaman hangi hissi hissetmen gerektiğini? İyi bak, lütfen iyi bak...

İçinde nasıl süreçler çalışıyor? Ne yaşayınca ne hissediyorsun? Hislerinin arkasında neler var? Burası çok önemli! Ezberler mi, öğrenilmişlikler mi yoksa gerçek öz'ün mü, ruhun mu?

Olan mı, oldurulan mı?

***

Sen gerçekten sen misin?
Kendin misin?
Kendinde misin?

Neredesin? Var mısın?
Sen, sen olarak var mısın?
Dışarıdan çokça beslenen ve-fakat kendiliğinden taviz vermeyen bir sen var mı orada?
Yani, kesin var da... Gördüğün, gösterdiğin, sen sandığın sen o mu, yoksa bir başkası mı?
"The sen"i gün yüzüne çıkarmaya cesaretin var mı?

Ona nefes aldırmaya, onu beslemeye, onu dinlemeye, öncülüğü ona vermeye cüret edebilir misin?




Yazının şarkısı: Fragile - Pat Metheny
-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Belki bilmiyorusundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen bana ulaşır mısın?

emreertegun@gmail.com

uyanık-lık

Sürekli uyanık kalmayı deneyebilir misin? Gece uykusunu terk etmekten bahsetmiyorum, o uyku dışındaki durumlarda gerçekten uyanık olup olamayacağını soruyorum.

Her adımını bilinçle atabilir misin? Bir sağ, bir sol, şu adım ileri, hoop, şimdi diğer adım... Dikkat et düşme...

Hiçbir nefesini ıskalamadan takip etmeyi deneyebilir misin? Al, ver... Al, ver... Yavaş...

Ağzından çıkan her sözcüğü kulağının duymasına izin verebilir misin? Her birinin nereden çıktığını takip etmeyi deneyebilir misin? Önünde gerçekleşen bir durum, duyduğun ya da okuduğun bir söz, gördüğün bir sincap... Nasıl bir etki-tepki mekanizması oluşuyor; ne olunca hangi kelimeler hücum ediyor diline? Onları söyleyince ne oluyor? Rahatlama? Var olduğunu kendine ispat? Paylaşma isteği?
Tabii bu durumda az konuşman gerekecek.

Dışarıdan gelen her sese ayrı ayrı kulak kesilebilir misin? Şu anda evde, yazıyor olduğum klavyenin tıkırtılarını, nefesimin sesini ve buzdolabının sesini duyarken dışarıdan tavuk, bülbül ve birkaç diğer kuşun sesi geliyor; hah şu an bir horoz üüürüüledi mesela.

Yanında konuşan kişileri gerçekten dinliyor musun? Can kulağıyla, tüm varlığınla... O an dünya duruyor mu? Zihnini yavaşlatıp odaklanabiliyor musun? Biraz sonra kendi söyleceklerini düşünmeden, kendi hikâyene dalmadan... Hımm?

Belki de en zoru... Gördüğün her şeye özenle ve dikkatle bakabilir misin? Etrafta neler var, neler oluyor, ne görüyorsun, dünden bugüne değişen ne var? Uff tamam bu çok zor, haklısın. Ama denemeye değer belki...

Yediklerinle nasıl bir bağlantı kuruyorsun? Ya da hiç kuruyor musun? Hangi gıdan nereden geliyor, kimler tarafından, ne koşullarda üretiliyor, yoksa -ve umarım!- bahçeden mi kopardın o rokayı? Sahi lokmalarını yeterince çiğniyor musun?

Su içerken boğazından aşağıya inişini fark ediyor musun? Vücuduna yaydığı tazeliği, ferahlığı duyumsuyor musun?

Derin bir sohbet veya aşk hâlindeyken (çok farklı durumlar sayılmazlar) nasıl da tüm benliğinle orada olduğunu fark ediyor musun?

Şükrediyor musun? Gördüğün, duyduğun, kokladığın, tattığın şeylere şükrediyor musun? Aldığın nefesi şöyle en derinine çekiyor musun? Kocaman bir "ohhh" diyor musun?

*** Bir sonraki yazı, aynı gün ve sadece birkaç saat sonra çıkıverdi; devam gibi oldu: farkında-lık

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Belki bilmiyorusundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen bana ulaşır mısın?

emreertegun@gmail.com

30 Mart 2017 Perşembe

kadın-erkek*

Hayal bu ya; ki insan her hayalini gerçek kılmaya muktedir, çok güçlü bir yaratık...


Kadınla erkek arasındaki çatışmayı hemen şimdi bitirebilir miyiz?

Birbirimize yüklenmekten vazgeçebilir miyiz?

Üstümüze yapışan toplumsal cinsiyet rollerini atabilir, sadece kendiliğinden yapışan -ve dolayısıyla çok da yakışan- rollere girip çıkabilir miyiz? Erkek dediğin şöyle olurların, kadın dediğin böyle olurların içimizde kalan en küçük parçalarını bile temizleyip tümden geçmişte bırakabilir miyiz?

Her iki taraf olarak eril ve dişil yanlarımızı görür, kabul eder, bunları kutsayabilir, kutlayabilir miyiz?

Erkekler duygularını daha fazla sahiplenebilir mi? Onlardan kaçmaktan, onları görmezden gelmekten, dahası küçümsemekten vazgeçebilir mi?

Kadınlar sahip oldukları yaratım gücünü daha fazla harekete geçirebilir mi?

Gerçek anlamda dayanışabilir miyiz? Birbirimize dayanmak, yaslanmak ve suistimal etmekten değil, karşılıklı bir eylemden bahsediyorum.

Kadın ve erkek birbirini beklentisizce sevebilir mi? Her iki taraf diğerini olduğu gibi kabul edebilir mi? Sadece güzel, sevimli, güçlü yönlerini değil de zayıf taraflarını da, ezikliklerini de, çirkinliklerini de... Bütün olarak sevmeye başlayabilir miyiz birbirimizi?

Kadın ve erkek cinselliği gerçek anlamda özgürce yaşayabilir mi? Her türlü korkudan, endişeden, onun kirli bir şey olduğuna dair tortulardan tamamen özgürleşebilir mi?

Free love (özgür aşk) denen şey mümkün mü? Sevgiyi tamamen özgür bırakabilir miyiz? Önüne set çekmekten vazgeçebilir miyiz? "Ama"larımızı, "peki ya..."larımızı, "iyi de..."lerimizi yavaşça yere bırakıp zaman zaman gürül gürül akabilir, zaman zaman alan açabilir miyiz birbirimize? Hesapsız ve kitapsız bir şekilde sevebilir, bir o kadar da serbest bırakabilir miyiz birbirimizi?



İhtiyaç ve istek duyuyorsak birden fazla kişiye akabilir ve sevgiyi bu anlamda da sınırlamadan yaşayabilir miyiz? Sevdiğimiz kişinin bir başkasıyla geçirdiği güzel an'lar (sadece cinsel an'lardan bahsetmiyorum ama evet, o da dahil!) için onunla birlikte mutlu olabilir, iyi hissedebilir, egomuzun peşinden gitmemeyi seçebilir miyiz? Sahi gözü, aklı, kalbi hiç dışarı kaymayan var mı?

Tüm ihtiyacımızı bir kişiye yüklemekten vazgeçebilir miyiz? Beklentilerimizi yüklediğimiz kişinin bunların altında ezileceğini idrak edebilir miyiz? Bir kadın gerçekten de mutfakta aşçı, sokakta hanımefendi, yatakta fahişe, çocuk varsa vefakar ve kusursuz ana, iş yerinde harika bir çalışan olabilir mi? Olmalı mı? Bir erkek dış dünyada çok güçlü, yatakta kaplan, her işte usta, ilgili baba, başına ne gelirse gelen yıkılmaz bir direk olabilir mi? Olmalı mı?

İlişkilerimizde, öğrenilmiş olan oyunları, taktikleri bir kenara koyup sadece olduğumuz kişi olmaya, sadece gerçek kendimizi yansıtmaya cesaret edebilir miyiz?

Birbirimize karşı tamamen açık ve dürüst olabilir miyiz? Ne istediğimizi, ne istemediğimizi, neye ihtiyacımız olup nelerden rahatsız olduğumuzu hafif bir şekilde ve her koşulda ifade edebilir miyiz?


Bu sorulara "evet" cevabı verdiğimiz bir dünya neye benzerdi?


* Bu yazının dili heteroseksüel ilişkiler üzerinden kuruldu ama bu, diğer ilişkileri dışladığımdan değil, bunlara dair kelam etmeye yetkin hissetmediğimden.

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Belki bilmiyorusundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen bana ulaşır mısın?

emreertegun@gmail.com

29 Mart 2017 Çarşamba

bir tatlı hüzün

Bu yazının da bir şarkısı olsun: https://www.youtube.com/watch?v=k_N_FQuSeuo


***
İki saat kadar önce arkadaşım Gamze'yi motorla kayıkların oraya bıraktım. Yolda giderken salak salak gülümsüyordum her şeye. Aklımda, fikrimde, niyetimde, planlarımda hiç ama hiç olmayan gelişmeyi yaşayan ve hiç niyetlenmediği bir şekilde iki ay içinde evi boşaltması gereken kişi ben değilmişim gibi. Önceki gün anlatmaya çalıştığım hafiflik tüm hücrelerimden ve auramdan taşıyordu sanki. Sırıta sırıta gittim. Yani gittik. Derin derin iç çekiyorum falan... "Şükrediyorsun di mi?" diye sordu Gamze, arkamdan; "Evet," dedim, "hep ederim ama bu sefer başka bir derinden çıkıyor sanki..."

Yüzüme vuran rüzgârın yumuşaklığı ve hissettiğim huzur, motora saldırmaya yeltenen bıdık köpeğin salaklığı, kararmaya dönen havada bulutların da etkisiyle oluşan acayip renkler: ağaçlar başka yeşil, çiçekler başka kırmızı, başka mavi, başka mor...

Yolda bir ara komşunun incir ağacını düşünüyorum. Bugünlerde neredeyse her gün, yazın o ağaçtan yiyeceğim -ve hatta bu sefer tembellikten vazgeçip kurutacağım- tonla inciri hayâl ediyor(d)um... Ne kadar da emindim bu sene buradan pek hareket etmeyeceğime, seyahat etmeyeceğime; bahçemin, almak üzere olduğum tavukların başında bekleyeceğime, gelenle gidenle keyifli sofralar ve muhabbetler paylaşacağıma ve biraz biraz köklenmeyi deneyimleyeceğime... Kırsal hayatın bu kısmının (bahçe, hayvanlar...) sorumluluğunu şimdiye kadar almadığım kadar alasım vardı, buna karar da vermiştim ama naaparsın ki hayat başka şeyler fısıldıyor kulağıma: "Git Emre," diyor, "azıcık yola düş yine. Bak bakalım neler var seni bekleyen..."

Bu fısıltıyı duyuyor ve gidiyorum. Ev sahibi ile konuşup süreci biraz olsun uzatmayı denemeyeceğim bile. Madem böyle bir itekleme geldi hayat hazretlerinden, ve madem bu durum içimde bir sıkışmaya değil yeni bir heyecan dalgasına neden oldu, giderim ben de. İhtimaller yine sonsuz ve tek derdim hepsinin çok güzel olması. Ne büyük dert değil mi? Gerçi çok da hafife almayın bunu, seçim yapmak işkenceye dönebiliyor.Geçenlerde Bilgi misafirimdi ve seçim yapmanın zorluğuna dair mi konuşuyorduk ne, "En fazla iki seçenek olacak; ne ikisi, tek olsun hatta; yormasın beni" mealinde bir şeyler söylüyordu. Seçim yapma konusunda zaman zaman zorlanan bana da iyi geldi bu dilek. En fazla iki seçenek... O zaman işler daha kolay. Hangi yolun beni çağırdığını duymak, nereye çekildiğini hissetmek daha kolay.

Şu an bu kolaylığı hissetmiyorum. Birbirinden güzel üç-beş ana seçenek -ve yan dallar- aklımı çelmek için müthiş bir rekabet hâlindeler. Her birinin tatlı ve tatsız gelen yanları var ve seçmek kolay değil. Gerçi şimdiden bir kısmı elendi bile. Mesela bu evde sonbaharı görmek üzere bir hamle yapmayacağım. Mesela hızlıca başka bir ev bulmayacağım. Madem bahçe yapma zamanını kaçırıyorum, bir yere girip yaz boyunca kira vermeye ne hacet. Ya gider, ihtiyacı olan bir köyde/çiftlikte birilerine destek olurum, ya yollara düşer göremediğim yerleri görmek için fırsata çeviririm bu durumu ya da bu ve benzeri diğer seçeneklerden bir combo yaparım.

Ama karar vermek için acele etmiyorum, mümkünse kararın kendi kendini ortaya çıkarmasına alan açıyorum. Son beş yılda değişmeyen tek şey bu oldu galiba. İstisnalar hariç pek karar almadım, O kendi kendine takıldı genelde. Ya bir "tesadüf" oldu, ya bir davet geldi, ya içimde kuvvetli bir istek ya da isteksizlik duydum ve aktı gitti. İstisnalarda ise hep kıvrandım: Şöyle mi yapsam böyle mi, buraya mı gitsem şuraya mı, gitsem mi gitmesem mi, yapsam mı yapmasam mı... Bunlara ne kadar gömüldüysem o kadar çırpındım, ne kadar bırakabildiysem o kadar feraha erdim. Dolayısıyla, bırakıyorum. Büyük bir güvenle... Ta ki önümde tek bir yol kalana kadar. Bilemedin iki. O zaman işler daha kolay...


28.12.2016'da Çandır'da gün böyle batıyordu

Köydeki dut ağaçları da hep aklımda. Bu sene ne biçim yiyecektim. Gerçi Mayıs'ta, gitmeden, yine yerim herhalde. Ya da gittiğim yerlerde bana dut mu yok!

Bir türlü görüşemediklerim ya da istediğimden az görüştüklerim var köyde. Diyordum ki artık onlara da daha fazla vakit ayırırım. Ayıramıyorum.

İşlerine daha fazla yardımcı olmak istediğim köylüler vardı. Hep yarına bıraktığım... Arada bir şeylerin ucundan tuttuğum ama daha fazlasını yapmak istediğim (?). Yapamadım.

Bir hüzün oluşuyor içimde ama acayip tatlı bir hüzün. İnsan olduğumu hatırlatan... Üç yıldır, güzelliğine istisnasız her gün şaşırdığım bu köyde bir anda son düzlüğe girmiş olmak bunu hissettiriyor. Sıkmıyor ama, sıkıştırmıyor; germiyor beni, üstüme kapanmıyor; tatlı ve ince bir sızısı var. Hoşuma giden bir sızı...

Ev sahibinin soğuk mesajı da sıkmıyor içimi. Oysaki gayet iyiydi aramız, insani bir bağ vardı ama sms'te o bağı göremedim. Olsun... "Sms'le terk edilmiş sevgili gibiyim" deyip deyip gülümsüyorum birkaç gündür. Aynı sms'te, zaten evi kiralamayacağını ve köye geldiği zamanlar kendisi oturacağını belirtmişti. Bu durumda bugün eve bakmak için arkadaşının getirdiği yabancı adam ne ayaktı acaba? Eh bu da hiç içimi gıcırdatmadı valla. "Eyvallah," dedim, "nasıl istiyorsa öyle olsun."

***

Durumu paylaştığım yazıyı okuyanlardan aldığım destekler de harika geldi. Kendi benzer/benzemez süreçlerini paylaşanlar, o an dinlediği şarkıyı yollayanlar, telefona veya e-mektubun başına koşanlar, hukuki destek önerenler... Bu kadar korunup kollanırken, her yer benim evim, herkes benim dostumken nasıl sıkılsın bu iç?

Evet bahçedeki genç şeftali ağacının çiçeklerine bakıp "Bakalım bu sene meyve yiyecek miyiz sizden?" deyip bir saniye sonra "Ay, ben yemicem ki" diye içimin gıcırdadığı; Burcu ile iki sene önce diktiğimiz, Doğa'nın hediyesi olan, geçen yıl beş tane meyve veren, bu sene daha fazlasını yetiştirmek için çabaladığını gördüğüm -elimle dikip meyvesini yediğim ilk ağaç olan- erikle olan tatlı münasebetimizin de içimi hafifçe tırmaladığı yalan değil. Ama tatlı tatlı acıtıyor. Bir şeyleri hatırlatıyor sanki bana. Nasıl anlatılır bilmiyorum ki... Yine, hafiflikten daha iyi bir kelime bulamıyorum. Tüy gibi hissediyorum. Evet bu yaz göle de giremeyeceğim belki. Ama kim bilir başka nelerle karşılacak, neyin içine çekileceğim...

Erik ağacı 27.02.2017'de böyleydi. Şimdi bir sürü yaprağı ve minik minik erikcikleri var.
***

Yıllar önce Çanakkale Bayramiç'te bir köy ziyaretinden traktörün arkasında giderken Özgür, "Geriye bakınca hüzün, ileri bakınca umut hissediyorum." demişti. Gerçekten de öyleydi. Ve hepsi insana dair; hepsi bana dair. Hepsine açıyorum kendimi... Geriye bakıyor ama ona saplanmayıp yüzümü önüme çeviriyorum. Her daim şimdide kalmaya gayret ederek...

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Belki bilmiyorusundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen bana ulaşır mısın?

emreertegun@gmail.com

28 Mart 2017 Salı

bazen de ağırım

Dünkü yazıda hafifliğimi anlattım ama bir yandan da abarttım mı acaba diye düşündüm. Veya kendimi fazla övmüş gibi falan olabilir miyim?

Yazdıklarımda yalan-yanlış yok ama belki biraz eksik var. İşten çıkarılma, evden ayrılma, şehir değiştirme ve diğer her türlü olayı çok rahat karşılıyorken bazı minnak şeyleri kabul etmede zorlanabiliyorum ve o kadar da hafif olamayabiliyorum.

Aklıma gelen ilk birkaç örnek; anlaşılmadığımı düşündüğüm zamanlar (bana göre ben her zaman gayet açık ve şeffaf bir şekilde kendimi ifade ettiğim için, anlaşılmadığım ya da yanlış anlaşıldığım zaman <hangisi daha ağır, bilmiyorum> fena oluyorum), karşımdakinden tepki alamadığım durumlar (bu, bazen yüz yüze olduğum bir kişinin sorduğum soruya bir "bilmiyorum" dahi demekten geri durup lal kalması bazense 7-8 kişilik can bir gruba göndermiş olduğum "hararetli" e-postaya herhangi bir cevap alamamak olabiliyor), güvendiğim dağlara kar yağdığı an'lar (kendimce bir yere koyduğum bir insanın benim düşündüğüm, istediğim, sandığım gibi davranmaması <en çok da hayata alternatif yaklaştığını düşündüğüm kişilerin bakış açısının aslında pek de değişmediğini fark ettiğim ya da düşündüğüm an'lar>)...

Evden çıkarılmayı son derece sakin bir şekilde karşılarken daha ufak görünen olaylarda kocaman bir sıkıntı topuna dönüştüğüm oluyor.

Ayrıca yapmak isteyip de yapamadığım, yol almakta zorlandığım işler, bazı ilişkilerimin her zaman istediğim gibi gitmemesi; sevilmemekten korktuğum, içimdeki çocuğun mızmızlandığı ve daha nice zamanlarda yine kendi heybeme kendim dolduruyorum taşları ve hafiflikten eser kalmayabiliyor. Sonra taşı taşıyabilirsen.


Şimdilerdeki ödevlerimden biri bu sanırım. Daha minnak konularda da hafifleşmek, takılmamak, kabul etmek... Olanı, kişileri, davranışları oldukları gibi almak; yorum yapmadan, eleştirmeden, yargılamadan; tam bir gözlemci statüsüne geçmek. Buna dair adımlar attığımı düşünüyorum ama gidecek yolum var daha.

Anlaşılmıyorsam anlaşılmıyorumdur; nihayetinde ne söylersem söyleyeyim, karşımdakinin bakış açısından, hikâyesinden, o anki ruh hâlinden, zekâsından ve diğer milyon tane etkenden süzülerek geçecek karşı tarafa ve bu durumda tam olarak doğru anlaşılmak zaten mümkün değil; yaklaşırsak ne âlâ. Benim içimde beliren birtakım duygu ve düşünceleri, her şeyden önce ben ne kadar doğru ifade ediyorum da karşı tarafın beni anlamasını bekliyorum. Üstelik, gerçekten de an'dan an'a değiştiğimizi ve her an yeniden ve yeniden ölüp doğduğumuzu düşünürken, karşımdaki beni gerçekten anlamış olsa dahi, onun anladığı ben geçmişte kaldı aslında. Bu durumda doğru anlaşılsam ne olur, anlaşılmasam ne. Yeri gelmişken, tam da bu anlaşılmama hâlleri beni gittikçe daha az konuşma fikrine yaklaştırıyor.

Tepki almıyorsam almıyorumdur. Zamanı yoktur, canı istememiştir, e-postam spam'e düşmüştür, birtakım sorunlarla boğuşuyordur ve benle uğraşmaya hiç hâli yoktur, korkmuştur, kaçmıştır, görmezden gelmiştir, ne diyeceğini bilememiştir vs vs. O kişinin ne yaptığı beni niye bu kadar etkilesin ki? Etkiye izin veren, kendini açan benim ve vermemeyi seçebilirim. Cevap alamıyorsam ve bu durumu yadırgıyorsam, bunu beklemekten ziyade yadırgadığımı, ne bileyim belki üzüldüğümü, şaşırdığımı falan ifade edebilirim ve muhtemelen bu sefer dönüş alırım. Yine almıyorsam da almıyorumdur! Ben kimim ki o kişinin bana bir dönüş yapması gerekliliğini dikte ediyorum. Ne münasebet! Otur, sıfır! ((:

Ahh ahh, kar yağan dağlar var bir de: Hayâl kırıklıkları*... Birilerine benim yüklediğim birtakım roller ve uymadıklarında verdiğim tepki. Düşündüğüm, sandığım kadar anlayışlı, şefkatli mi değil; yaşamı beslemek için benim kadar özenli mi değil; hayata, sandığım kadar alternatif yaklaşmıyor ve eski kalıplarla mı bakıyor... Değilse değil, bakıyorsa bakıyor; bana ne oluyor ki! Şahit olduğum bu şeyler beni niye gıdıklıyor? Bende neye yol açıyor? O kişileri düzeltmektense kendi içime baksam daha iyi değil mi? Bu, o kişileri doğru bildiğim yollara davet etmeme engel değil ama hani çok vurguladığım sonuçtan bağımsız ve özgür olma hâli var ya, burada da yapabilir miyim bunu? Davetime icabet edilmezse, "peki, nasıl istersen"i tüm içtenliğimle ve kabul hâlimle söyleyebilir miyim? Hatta çoğu zaman davet bile etmeye gerek duymayabilir, sadece gözlemleyebilir miyim?

Bence oluru var... Buradan yürüyeyim ben. O zaman iyice hafifleyeceğim, daha da kolaylaşacak.

* Birkaç ay önce fark etmiştim ki hayâl kırıklığını fiil olarak ifade edeceğimizde uğramak yardımcı fiilini kullanıyoruz. Yani orada kalmıyoruz, kalmamalıyız. Ara sıra uğrayabiliriz ama sonra geçip gitmeli, yolumuza devam etmeliyiz.

***

Bu yazının bir şarkısı olsun: "What the Waves Brought" - Tigran Hamasyan (e-posta üyeleri için bağlantı şurada: https://www.youtube.com/watch?v=pVN36Ou4BUU )


-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Belki bilmiyorusundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen bana ulaşır mısın?

emreertegun@gmail.com

27 Mart 2017 Pazartesi

hafiflik

Yakın zamana kadar lügatimde olmayan bir sözcük şu sıralar gündemimde: Hafiflik, hafif olmak...


Birkaç ay önce Hira, hafifliğime bayıldığını söylediğinde ne demek istediğini anladım hemen. Olan bitenle, karşıma çıkanla kavga etmemek, akıntıya katılmak, akışkan olmak, akış olmak, mücadele etmemek, hayatın hazırladığı yolun suyuna gitmek, zorlamamak, direnmemek; akmak, sadece akmak...

Hep anlatırım: Yıl 2007, hiç fena kazanmadığım epey büyük bir firmadan ayrılmış, çok daha az kazandığım, çok daha basit, bana iş tatmini olarak da pek bir şey katmayan bir yere geçmişim. Akılla mantıkla izah edilecek hiçbir tarafı yok kararımın; en basit ifadeyle kolayıma geldi sanırım. Öbür taraftaki sorumluluklar, sıkışıklıklar, sorunlar birikti birikti; çözmektense beyaz sayfa açmak daha rahat geldi. Bu akılsız, mantıksız kararı aldığımın üçüncü ayının son gününde ekibi toplantı odasına çağırdılar ve bir açıklama yaptılar: Şirket Türkiye pazarından çıkıyormuş ve dolayısıyla bir ay sonra hepimizi işten çıkarmak durumunda kalıyorlarmış. Sen git daha iyi kazandığın, daha prestijli işini bırak, bilinmeze at kendini, üç ay sonra bu haberi al. Normal bir insan çok doğal bir şekilde inkârla başlar, şikayetle, sızlanmalarla devam eder, kurban psikolojisine giriverir falan ya; ben daha açıklama tamamlanmadan büyük bir heyecanla "Hımm demek öyle, bakalım şimdi ne olacak; nasıl bir iş bulacağım" vs. diye heyecanlanmaya başlamıştım bile. Adam o zaman da hafifmişti. Haa sonra altı ay iş bulamadığımda, aldığım tazminat suyunu çektiğinde ve en sonunda bulduğum işin koşulları biraz daha kötü olduğunda bile hafiflik devam ediyordu. Allah/evren vergisi midir, başka bir şey midir bilmem ama hiç sıkıntısını çekmedim bu durumun. Hep "eyvallah" dedim, direnç göstermedim ve döndü dolaştı beni güzel bir yerlere attı hayat.

Çok daha eskilere gitti aklım: Yıl 1990, küçük Emre sekiz buçuk yaşında (buçukları söylemeyi hangi yaşta bırakıyoruz sahi?). Annesi ona babasıyla ayrılma kararlarını açıklıyor. Emre çok sakin, "peki" diyor, "madem ikiniz de beni hâlâ seviyorsunuz, madem böyle daha iyi olacağını düşünüyorsunuz; eyvallah" diyor. (Bu cümleyi bu şekliyle kurmuyor belki, hele ki "eyvallah" demeyi daha öğrenmemiş ama hatırladığım his tam da bu) Sekiz buçuk yaşındasın oğlum, iki isyan et, ağla, onları birleştirmeye çalış; yok; hiç olmadı öyle bir şey. Çok acayipmişti, çocukken de cinsmişti.

***

Yıl 2017, aylardan mart, günlerden birkaç gün önce: Bir buluşma için bizim köye gelen tanıdık ve yeni tanıdık dostlara heyecanla anlatıyorum: "Ohh," diyorum, "kızları gönderdim, bir süre yalnız yaşayacağım. Çandır'ı zaten çok seviyorum, biraz kendi düzenimi oluşturmaya ihtiyacım var. Bahçeye biraz ağırlık vericem, bir de kümes yaptım, tavuk alıcam..." falan. Kaç kişiye kurduysam aynı cümleleri, her seferinde iştahla anlattım önümdeki ayları.

Ve günlerden dün: Ev sahibinden bir sms geliyor ve bizi (aslında artık "beni") evden çıkarmak istediğini söylüyor. Yalnızlık hayalleri, tavuklar, bahçe; hepsi puff oldu bir anda. Ne yaparım, nereye giderim, neylerim...

İlk şok anında bile gerçek anlamda şok olmadım. Yine kafa işlemeye başladı hemen "Hımmm, e hayırlısı, what's next? (Şimdi sırada ne var?)" İçim bi' heyecanlandı, kıpırdandı. Olasılıklar pıt pıt dizilmeye başladı ve her biri ayrı heyecanlı. Burada bir süre olsun daha fazla kalmak için uzlaşmak da bu olasılıklardan biri ama diğer olasılıklar da hiç fena değil. Üstelik bir süredir hafiften bir atalet hâlim var ve yapmak istediklerimle arama mesafe koyuyorum. "Belki de ben adım atmak için daha oyalanacakken hayat beni sırtımdan nazikçe itiyor" diyorum dünden beri. İşaretleri okumaya çalışıyorum. Bu çok sevdiğim köyde ve evde kalma sürecini biraz olsun uzatmak mı yoksa hızlıca yeniye doğru harekete geçmek mi... Şu an için bilmiyorum ama güveniyorum hayata. Direnmediğim sürece hep güzelliklerle karşılaştım, hiç büyük sıkıntıları göğüslemek zorunda kalmadım. Sanırım yine öyle olacak.

Sıkıntı demişken... Arada düşünüyorum da gerçekten de benim için çok kolay oluyor her şey; oluveriyor. Baran çok sık söyler/yazar mesela, acılardan öğrendiğini, bunların onu geliştirdiğini falan... Bende acıyla öğrenme ya yok ya çok az. Hep kolaylıkla öğreniyorum. Bu sadece şans mı diye düşünüyordum ki geçenlerde -aynı hafifliği fazlasıyla yaşadığını gördüğüm- Funda "E sen hep hayatın yönlendirdiği şekilde yaşamışsın, hiç zorlamamışsın; bu durumda niye acı çekesin ki?" gibi bir yorum yapınca her şey yerli yerine oturdu sanki. Evet zorlamıyorum, süzülüyorum sadece hayatın içinden... Yıpranacağım işi yapmıyorum, istemediğim sorumluluğu almıyorum, görmek istemediğimi görmüyorum, gitmek istemediğim yere gitmiyorum. Kolaylıkla, rahatlıkla, zarafetle ne akıyorsa o dümende gidiyorum. Rüzgâr nereden eserse ve beni nereye götürürse orada tozlaşıyor, orayı çiçeklendiriyorum. Ehh bu durumda hayatın şaplakları bana pek değmiyor, değenleri ise alıyorum sadece, kabul ediyorum. Pek de güzel oluyor.

Galiba böyle de devam edeceğim. Hayata güveniyorum, yapacak bir şey yok! ((:

Azıcık tedirgin, çokça heyecanlıyım. Ve seviyorum...

*** 

Bu yazı çok okununca üstüme ağırlığı çöktü galiba :) ve ertesi gün, hafif olamamalarımı yazdım bu sefer: bazen de ağırım

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Belki bilmiyorusundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık iletmek istersen bana ulaşır mısın?

emreertegun@gmail.com

23 Mart 2017 Perşembe

-Şehirden göçmek isteyenler için- kırsal hayattaki zorluklar

Kentten kıra adım attığım süreçte (vayy! neredeyse beş yıl olmuş) genellikle bu hayatın olumlu yanlarını yazıyor, anlatıyorum. <buna dair en kapsamlı paylaşımıma buradan ulaşabilirsiniz.> Bu, hiçbir zorluk yaşamadığımdan değil ama içimden bunları yazmak geldiği içindi. Ayrıca gerçekten de bazı zorluklarıyla yeni yeni yüz yüze geliyorum; ya da hep yüz yüzeydim de şu sıralar daha fazla dikkatimi çekiyorlar belki. Öyle ya da böyle, bu yazıda biraz bunları paylaşmak istiyorum. Yazdığım tüm maddeler benim de deneyimlerimi içeriyor ama bazılarını biraz genelleyerek yazacağım, zira bunların hiçbirinin benle sınırlı olduğunu düşünmüyorum.

- Listenin en başında, buradaki hayatta aşksal, duygusal vs.sel deneyimler yaşamanın zorluğu var. Hem mevcut sevdiceklerle hem de potansiyel olanlarla...

Burada, hemen hiçbirimizin, gidip geldiği tam zamanlı bir işi olmadığı için, birlikte yaşayan sevgililerin 24 saatlerini dip dibe geçirmeleri gibi bir durum oluşuyor ve bu, kaçınılmaz olarak bir takım gerginlikleri yanında getiriyor. Birlikte çalışmak, birlikte üretmek her zaman çok kolay olamadığı gibi, hemen her an'ı birlikte geçirdiğin evin/bahçenin/arazinin/hayvanların düzenini ve dirliğini sağlamadaki, işleri halletmedeki ritmlerin ve ihtiyaçların uymaması da başka bir konu. Velhasıl yıpratıcı bir süreç. Tabii aynı durumun bir sürü güzelliği de yok değil.

Ayrılık süreçleri de sıkıntılı. Şehirde yaşayanlar için, zaten herkesin kendi meşgalesi, işi gücü, arkadaşları oluyor ve ayrılık vuku bulduğunda kişiler kendi yollarına gitmekte biraz daha az sıkıntı çekiyorlar. Burada ise birlikte yaşıyorsun, zamanla hayatının ve arkadaşlarının hemen hepsi ortaklaşıyor. Üstelik maddi ve manevi olarak birlikte yatırım yapılan tonla şey oluyor (arazi, hayvanlar, bahçe işleri, ağaçlar, sosyal hayat vs.) ve ayrılık gelip kapıyı çaldığında "Şu beş nar ağacı benim, erikler senin olsun; ev sende kalsın ama atölyeyi sırtlanıp götürücem" diyemiyorsun.

Ayrıca hayatına yeni birini almak da kolay iş olmuyor. Birileriyle tanışma olasılığı şehirdekiyle kıyaslanamayacak kadar düşük. Tanıştığında da süreç bambaşka. Şehirde tanışırsın, bir etkileşim olur, görüşmeye başlarsın, belki bir kahve, belki bir yemek, sonra evine gidersin, o da kendi evine gider, süreci sindirirsin; birkaç gün sonra bir daha görüşürsün, bu sefer belki o sende kalır, sen onda kalırsın vs. ve ertesi gün (bilemedin ondan bir sonraki gün) yine kendi yerlerinize dağılır ve hadise bir anda çift kişilik bir yaşama dönüşmez falan filan ya... Burada bunu yaşamak mümkün olmayabiliyor. Hayatınıza giren ya da girme sürecinde olan kişi, aynı köyden ya da yakınlardan birisi olmadığı sürece (ki buralarda seçenekler pek kısıtlı oluyor <gülücük>), daha uzun süreli bir arada kalmalar ve daha uzun süreli ayrı durmalar vuku buluyor; ve benim deneyimime göre iki durum da yaş! Görüşmek istiyorsunuz, seni ziyarete geliyor ve -diyelim ki- bir hafta beraber takılıyorsunuz. Daha yeni tanışmışsınız ve bir anda 168 saati bir arada geçiriyorsunuz. Ehh, istediğin her an gelmek-gitmek maddi ve manevi olarak pek mümkün olmadığı için daha uzun zaman geçirmek istiyorsunuz ama bu uzun zaman, sindirim sistemi için başa bela. Şey gibi sanki: Ortada kocaman bir pasta var, diyelim ki 12 kişilik; sağlıklı olan bundan bir dilim yemek ve ertesi gün bir dilim daha yemek şeklinde ilerlemekken, burada pastayı önünden kaçıracakları için hepsini birden mideye indiriveriyorsun ve hazımsızlık yaşatabiliyor. İşin diğer kısmı da kolay değil: Üç-beş gün ya da bir haftayı -öyle ya da böyle- geçirdiniz ve herkes yuvasına kondu; bir süre sonra yeniden görüşmek istiyorsunuz ama çoğu zaman bunu pat diye yapamıyorsunuz. Süreç, ciddi bir organizasyon gerektirebiliyor ve bu durumda çok sevdiğimiz akış hâlleri, spontanlıklar vs., hepsi yalan oluyor. O an görmek istiyorsun ama iki hafta sonraya organizasyon yapabiliyorsun (bazen onu da yapamıyorsun). Ah, o an görüşemediğin ve bu isteğinin karşlılığını alamadığın gibi iki hafta sonra aynı coşkuyla isteyecek misin bakalım. Geçtiğimiz yıl tüm bunları bire bir yaşadım da oradan biliyorum. Tükettik resmen, olduramadık...

- Sosyal çevre eksikliği ile devam edelim. İlk maddeyi de kısmen içine alıyor bu. Bu hayatlarda, her istediğin zaman görebileceğin tonla yakın arkadaşın yakınlarda olamıyor çoğunlukla. Her biri bir yere dağılmış, kimi başka bir şehrin köyünde, kimi şehirlerde didinmeye devam ediyor ve istediğin veya ihtiyacın olduğunda görüşmek kolay olmayabiliyor.

Bunla birlikte, bir üst maddedeki dezavantajlı durum burada avantaja da dönüşebiliyor: Arkadaşların gelip seni ziyaret ediyor ve çoğunlukla en azından birkaç gün kalıyorlar ve bu son derece doyurucu ve bol paylaşımlı oluyor. Şehirdeki bir kahvelik, iki biralık buluşmaların koşturmacasından ve sığlığından uzak, daha derin birliktelikler yaşanıyor. Susmaya da laklaka da, iş yapmaya da eğlenmeye de, dans etmeye de birlikte film seyretmeye de alan açılabiliyor ve birbirimize doyabiliyoruz, birkaç günün sonunda. Ama yine, bir ay sonra  tekrar görmek istesen, göremeyebiliyorsun işte.

- Şehirsel etkinlikler, adı üstünde şehirlerde gerçekleşiyor. (Hatta her şehirde de değil, çeşitlilik ve kalite peşindeyseniz sadece büyük şehirlerde) Köyde yaşarken bir konser izlemek, sergiye, tiyatroya, sinemaya gitmek "ha" deyince olabilemiyor maalesef. Bırakmak istemediğiniz bu tip alışkanlıklarınız varsa biraz zorlanmaya hazır olun.

Ben, bunca vakittir bunların eksikliğini çok çekmiyordum ama son zamanlarda, konsere, sinemaya falan gitmek içimi epey hoplatıyor ve uzak olmaktan dolayı bazen sıkıntı duyuyorum. Gerçi son zamanlarda iyi bir planlamayla, yolum şehirlere düştüğünde, bu konuda az zamanda çok işler becermeye başladım. Ocak ayında üç gün Antalya'da kaldım ve üç gün içinde bir devlet senfoni orkestrası konseri, bir film izleyip bir caz grubunu canlı dinlemeye alan açabildim. Önceki hafta ise İzmir'deydim ve bir buçuk gün içinde bir caz konseri izleyip aynı gece brit-rock çalan bir grubu canlı dinledim (güzel arkadaşlar ve birkaç bira eşliğinde); ertesi gün ise başka bir mekânda yaramaz şeyler yiyip içmenin yanı sıra yine pek güzel arkadaşlarımla sohbetleşebildim. Az kalsın araya bir de sinema girecekti ama son anda canımız istemedi, vazgeçtik.

24. İzmir Avrupa Caz Festivali kapsamında izlediğim Masaa grubunun bir kaydı


- Bir üstteki maddede yazdıklarım doğrultusunda, kırsalda daha özgür bir hayat yaşarken, şehirdeyken yapamadığımız birçok şeyi ve fazlasını her zaman olmasa bile istediğimiz zaman gidip gelmeler esnasında yapabiliyoruz. Ve lakin, burada kocaman bir varsayım var: Bahçe-hayvan gibi sorumlulukların olmaması veyahut etrafta bunları paslayabilecek birilerinin olması gerekliliği.

Çok sayıdaki yeni-köylüden bildiğim bir durum bu: Bir yerlere gidilir, bir şeyler yapılır ama onlar ya katılamazlar ya da katılsalar bile erken dönmeleri gerekir. Sulanacak fideleri, doyurulacak keçileri vardır. Kendi somut ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bu çok önemli "iş"ler, eğlenme, dostlarla olma gibi daha soyut diğer birtakım ihtiyaçların karşılanmasını imkânsız kılar. Kısa vadede bu sorumluluğun tatlı gelme olasılığı yüksek olsa da bir yerden sonra bütün bunlar kişiyi bayabiliyor ve isyan bayrağı çekmesine veya kös kös oturmaya devam etmek zorunda kalmasına neden olabiliyor.

- Benim için en sıcak maddelerden biri de bilgi-beceri-deneyim eksikliği. Yukarıda hayvan, bahçe vs. dedim ama beş yıla yaklaşan kurumsal ve kentsel hayat dışılığıma ve üç yıla yaklaşan köyde yaşıyor olma durumuma rağmen aşmakta zorlandığım bir sürü engel var. Bunlara bilgi-beceri falan dediğime bakmayın, bunların hepsi aşılacak şeyler; bir çiftlikte gönüllülük yaparsın, komşu köylüye sorarsın, yuutub videolarına bakarsın; ayrıca denersin-yanılırsın ve öğrenirsin.

Benimkiler daha ziyade içsel engeller, özsabotajlar, "yapamam-edemem-beceremem"ler... 30 yıl şehirde yaşamışım, herhangi bir somut ihtiyacını karşılamaktan acizim, bir "iş" yaparak para "kazanmaya" ve kazandığım para ile istek ve ihtiyaçlarını "satın alarak" gidermeye alışmışım ve dahi, bundan başka bir yolun olabileceğini aklına bile getirmemişim. Sonra bir şekilde yollara düşmeye, çiftlikleri ziyaret etmeye, "somut iş"ler yapmaya başladığımda tüm o beceriksizliklerimle, bilgisizliklerimle, düşünememelerle, kafamın basmamalarıyla yüzleştim. Üstelik bir de bazı insanlar gibi doğuştan becerikli, hızlı kavrayan biri değilsen şenlik başlıyor. Buna benzer şeyleri, sonradan köylü diğer bazı dostlardan da duyuyorum; yani bu da bana özel bir durum değilmiş.

Yani gerek gerçekten de bilmemeler ve deneyim eksiklikleri gerekse özsabotaj halleri, kırda yapmak istediğimiz şeyleri yapmamızın önünde engel olabiliyor. Haa, bazısına da bakıyorum, çatır çatır yapıveriyor bir şeyler; darısı başıma. (Kendime haksızlık yapmayayım, son zamanlarda biraz olsun mesafe almaya başladım.)

- Para, bu taraflara göçmek isteyenleri sınırlayan başlıca etken olabiliyor. Kırsala gelmek isteyen ben-gibilerin bir sürüsü ile süreçlerimiz çok benziyor tabii ki. Onlar da işten güçten pek anlamıyorlar, burada emeklerini paraya çevirebilecekleri teknik becerileri yok ve seçmek istedikleri(ni düşündükleri) bu hayatta az paraya ihtiyaç olsa dahi (ortalama bir köy evinde iki kişi yaşamanın maliyetinin kişi başı 500-600 TL civarında olduğunu çok kereler yazdım) bu az paraya nasıl ulaşacaklarını bilemiyor ve bundan korkuyorlar.

Tamamen yersiz bir korku değil bu ama bir sürü örneğini gördüğüm üzere, bu yola baş koyunca bir yolu bulunuyor. Hele ki bir süre (mümkünse altı ay veya daha da iyisi bir yıl) idare edecek bir para cebinizde varsa veya aileden, eşten-dosttan armağan ya da borç olarak edinebiliyorsanız, bir de korkulara, endişelere esir olmuyorsanız, inanın ki çeşitli yollardan geliyor para. Bunun için biraz zaman gerekebildiği için, az bir başlangıç parasıyla veya uzaktan yapabildiğiniz mevcut işinizle yola düşmenizi (tabii ki mümkünse) tavsiye ederim. Buralara gelir gelmez para kazanma zorunluluğu yaşamamak, bu telaşeye düşmemek ve onun kendiliğinden size akmasına izin vermek için bu önemli.

Ve bu yolda, eğer ki ben gibi, doğrudan paraya ulaşabilecek somut becerileriniz yoksa, biraz belirsizliğe ve bilmezliğe alan açmakta fayda var. Temkinli olmaya kocaman bir evet lakin korkmaya kocaman bir hayır. Bir şeyler oluyor illaki...

- Şehirden göçen / göçmek isteyen kişilerin karşılaştığı bir diğer sorun ise, birçok yerde bu kişilerin, kırsalın mevcut yerleşikleri tarafından para kapısı olarak görülmeleri. İktisatta geçen bilgi asimetrisi durumu burada ortaya çıkabiliyor. Kiralanacak evin, satın alınacak arazinin veya yaptırılacak işlerin maliyetinin, geçiş sürecindeki eski-kentliler tarafından iyi bilinmediği durumlarda, bu kişiler yolunacak kaz hâline gelebiliyorlar. Sadece para da değil tabii, aynı bilgi asimetrisi, ilaçsız yiyeceklerin organik diye satın alınmasına, yapılacak işlerin, ehil kişiler tarafından yapılmamasına ve bunu ruhumuzun bile duymamasına neden olma gibi olasılıklar var. Süreçte bu durumun da bilincinde olmakta fayda var.

- Ayrıca şehirden para kazananların kırsala göçme süreçleri, ev kiralarını, arazi fiyatlarını fena hâlde hoplatabiliyor ve bu konuda da dikkatli olmak önemli. Bir köye yerleşip orada ev tutan bir şehir göçgünü için -diyelim ki- 250 TL çok komik ve düşük bir meblağ gibi görünebiliyor ve bunu düşünmeden verebiliyor ama o köydeki benzer evlerin kiraları 150 TL ise durup dururken dengeler bozulabiliyor, rayiç yükselebiliyor. Aynı şey ev/arazi satın alırken de geçerli ve bu, hızlı yükselen fiyatlar olarak hepimizin karşısına çıkıyor; mevcut kiracıları zor durumda bırakabiliyor vs.

***

Tüm bunların varlığını kabul etmekle birlikte, artık değil kent, küçücük bir sahil kasabasında ve hatta bir köyün hafiften turizmleşmiş olanında dahi yaşamamın pek mümkün olmadığını düşünüyorum. Yani bu zorluklar var olmalarına varlar ama burada yaşamanın artıları o kadar fazla ki benim için hiç baskın değiller.

Ha bir de... Bütün bunları yazarken, düşünürken, tabii ki dönüp dolaşıp topluluk olarak yaşama konusuna geliyor iş. Yukarıda yazdığım zorlukların büyük bir kısmı, büyükçe bir topluluk olarak yaşadığımız takdirde çözülüverecek. Herkesin kendi özel alanları olduğu, ayrıca etrafta konuşacak, dertleşecek kişiler olduğu takdirde birliktelikler daha sağlıklı ilerleyecek; ayrılık durumlarında çevrede başkaları da olacağı için yolları tamamen ayırma gerekliliği olmayabilecek; sosyal çevre eksikliği daha az duyulacak; şehirsel etkinliklerin en azından bir kısmı, topluluk içindeki çeşitliliğe göre de değişir tabii, içeride icra edilebilecek (müzik yapan birileri, zanaatle uğraşanlar vd.); sorumlulukları paylaşan bir sürü kişi olduğu için bir yerlere gidip gelmeler daha özgürce gerçekleştirilebilecek; bilgi-beceri-deneyim eksikliğini birbirimizden öğrenerek çok daha kolayca aşabilecek; ürettiğimiz her artı ürünle paraya olan ihtiyacımız zaten iyice aşağılara düşecek...

Buradaki hayat, bu ve şu an aklıma gelmeyen diğer zorluklarıyla bile harikayken büyükçe bir topluluk hayatını hayâl etmek dahi içimi ısıtıyor. Çok güzel olacak! Ama şu anda da çok güzel!

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Belki bilmiyorusundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık iletmek istersen bana ulaşır mısın?

emreertegun@gmail.com

6 Mart 2017 Pazartesi

erkek buluşmamız sonrası

Kadın çemberleri, buluşmaları, inzivaları -benim bildiğim kadarıyla- en azından dört yıldır falan hayatımızda. Belki çok daha uzun zamandır varmıştır da ben bilmiyormuşumdur. Kadın arkadaşlarımızın, sevgililerimizin bu tip toplaşmalar düzenlediğini fark eden biz erkekler ise benzerini yapma konusunda uzunca bir süre pek heyecanlanmadık galiba. Kendi adıma, yıllar içinde birkaç kez, birkaç ayrı kişiyle buna dair konuşmuşluğum(uz), hatta ufaktan yeltenmişliğim(iz) var ama kuvvetli bir niyet ortaya koymadığımızdan olsa gerek, vuku bulmadı bir türlü. Tabii bunlar hep ben ve benim çevremdeki hikâye; başkaları bir şeyler yapıyordur belki. Hatta şimdi hatırladım, Aykut (Atasay) diye bir arkadaşımızın bir yıl kadar önce İstanbul'da haftada bir, erkek buluşmaları kolaylaştırdığını hatırlıyorum. Belki öncesi de vardır. Ha bir de, Çanakkale Bayramiç'teki yeni köylü erkeklerin birkaç kere toplandığını da biliyorum mesela.

Bense, birkaç kez eğilir gibi yaptığım bu konuda, ilk kez geçtiğimiz sonbahar aylarında ciddi bir girişimde bulundum. Council'ı, çember adabını bizle paylaşan, birkaç etkinliğine katıldığım sevgili Rob, Ekim ayında Çandır'da gerçekleştirmiş olduğumuz bir çalışma esnasında, beni erkeklerle çalışırken hayâl ettiğini, erkek çemberlerine öncülük edebileceğimi gördüğünü söyledi. İki kulağım arasında geniş kanallar vardır ve bir sürü şeyin birinden girip diğerinden hızla çıkması sıkça vuku bulmaktadır. Lakin böyle bir şeyi Rob'dan duyunca öyle olmadı, içimi bir heyecan bastı. O beni öyle gördüğünü söylediyse bunun bir hikmeti vardır mutlaka diye düşünüp geçtiğimiz yıl iki kere gerçekleştirdiğim Oyunlu, Çemberli Doğa Yürüyüşü etkinliğinin üçüncüsünü sadece erkeklere açık olarak duyurmaya karar verdim. Bunun biraz zorlu bir deneme olacağının farkındaydım, zira erkeklerin birçoğu bu işlerden uzak duruyorlar. Yapılan herhangi bir çemberli, kişisel dönüşümlü, yogalı vs.li etkinliğin ortalama %20'sini erkekler doldururken sadece erkeklerle bir şeyler yapmak çok kolay olmayacaktı. Bunu biliyordum ama bu kadarını da beklemiyordum: Sıfır başvuru! ((: Gerçekten gelmek isteyip de zamanı uygun olmayan birkaç kişi oldu ama bir başvuru bile gelmedi. İlk iki seferde, duyuruyu yaptıktan 24 saat sonra başvuruları kapatmak durumunda kalırken bunda haftalarca bir şeref golü bile atılamadı yani. Buna dair en komik kısım ise, iki-üç istisna hariç etkinliği paylaşanların hep kadınlar olmasıydı. -Genelliyorum tabii ama- onlar yıllardır içsel dönüşüm konusunda epey yol kat etmiş durumdalar ve artık erkeklerin de adımlar atmasını bekliyorlar. Duyuru ve cesaretlendirme konusunda kendilerinden almış olduğum ciddi destek sonuç vermedi ve ileride belki tekrar denemek üzere buluşmayı -mecburen- iptal ettim. Beni bayağı heyecanlandıran, benim için de bir ilk olacak bir buluşma fikriydi bu, azıcık kursağımda kaldı ama olsundu.

Sonraki aylarda İstanbul'da ve İzmir'de, benim bildiğim en az iki grup erkek çemberledi. Hatta İstanbul'daki grup, galiba düzenli olarak toplanmaya karar verdi, İzmir'dekiler en son ikide kalmışlardı; sonra ne oldu bilmiyorum. Ama bir hareketlenme olduğu açık.

***

Bizse, geçtiğimiz hafta, Çandır'da üç günlük bir erkek buluşması gerçekleştirdik. Herkese açık bir etkinlik değildi. Zaten yakın arkadaş olan, hatta çok uzak olmayan bir gelecekte birlikte yaşamaya ciddi niyet koymuş beş kişiydik... Bir arkadaşımız daha vardı hesapta ama gelemedi. (Bir de birtakım son dakika denk gelmeleri ile, iki kişiyi daha davet ettik ama katılmadılar.)

Puff şahane bir buluşma oldu! Nasıl anlatacağımı da bilmiyorum aslında. Çok yoğundu: epey derin konular konuştuk, uzun uzun dertleştik, can kulağıyla dinledik birbirimizi, bazı şeyler hayatta ilk kez dile geldi, çok esnedik, ihtiyaç olduğunda birbirimize minik destekler attık; bizim ekip için ilginç bir durum ama sadece bir kez nizami olarak çember yaptık (yine ilginç bir şekilde en sıkışık enerji o sırada oluştu), onun dışında -kendiliğinden açılan- her sohbette ortamda çember ruhu vardı ama konuşmalarda araya girdiğimiz, birbirimize sorular sorduğumuz, hatta akıl verdiğimiz bile oldu (bilmeyenlere not: çember'de bunlar yapılmaz) ama galiba o ruhu iyice içselleştirmiş olduğumuzdan, bütün bunlar hiç sırıtmadı; hatta süreci destekledi bence. Günlüğüme "sanki çemberi aştık biraz" gibi iddialı bir cümle bile geçmişim.

"harika bir yere götürdüm çocukları"-1 (fotoğraf: volkan)
Başka... Kâğıt oynadık; bir süredir hayâlini kurduğum kümesin yapımına başladık (kalanını yalnız tamamlayacağım ve umarım on gün içinde falan tavuklara kavuşacağım); balık tutmaya yeltendik ama başaramadık; çok güzel yemekler yedik ama bu konuyu büyütmeden, tantanaya çevirmeden, saatlerimizi buna vermeden (kafanızdaki klasik kalıpları -varsa tabii- yavaşça yere bırakın, makarna falan yemedik; mesela bir gün akşam yemeğinde brokoli ve salata yedik, "nasıl erkek buluşması lan bu!" diye çok güldük); yürüyüş yaptık, harika bir yere götürdüm çocukları; bolca hurma, kuru incir, fıstık, çekirdek yedik; çaylar- kahveler içtik; epey güldük, biraz ağladık; su gibi aktık, yakınlaştık; Hira'nın bugün bir e-posta yazışmasında çok güzel bir şekilde ifade ettiği üzere güçsüzlüklerimizi paylaştıkça güçlendik. Zira dile gelen her zorluk, paylaşılabilen her kırılganlık hâli, akan her damla göz yaşı şifalandırıyor. Şükür ki yapabildik bunları!


"harika bir yere götürdüm çocukları"-2 (fotoğraf: baran)

Görünen o ki erkeklerin ve erkek olma hâllerinin üstüne yapışmış kirlerden zaten büyük oranda arınmışız, ama kazıdıkça bir şeyler çıkmadı değil; daha da çıkar. Gerek buna dair gerekse daha genel insanlık hâllerine dair zorlukları, sıkıntıları da birlikte göğüslediğimizde her şeyin ne kadar kolaylaştığını bir kez daha gördük. Bunu çemberlerde uzun zamandır yaşıyorum zaten ama sadece erkeklerin olduğu bir alanın enerjisi bambaşkaydı.

Rakı sofrası kurmadık, mangal yakmadık (zaten iki vejetaryenimiz, bir balık-hariç-vejetaryenimiz vardı) maç neyim konuşmadık, birbirimize üstünlük taslayıp alfa erkeği falan olma rekabetine girmedik, kimse baskın değildi, kimse çekinik değildi, kimse her şeyi en iyi bildiğini sanmıyordu, kimse bilgisiyle veya becerisiyle diğerlerini dövmedi, kimsede kibir-mibir-üstten bakışlar yoktu (bende bile p:).

Alan herkesindi ve çok güvenliydi, herkes alanındı ve güvendeydi; sevgi vardı, dostluk vardı, dayanışma vardı, şükür vardı. Ve baştan sona kadar hep bir hafiflik vardı.

Hiç kasmadan, su gibi geçti üç gün. Bir yandan da zaman büküldü ve uzadı; neler neler sığdı bu aralığa...

Çok şükür valla...

Ve son söz Volkan'ın olsun: "Oğlum ne güzeldi lan. Aferin bize."

Volkan benim kümesin kapısını yaparken, ben -Güllü ablayla
muhabbet ayağına- kaytarıyordum...
Burada pek bir şey belli olmasa da görünen direkler kümesin iskeleti.
 (fotoğraf: çağım)

bir gün kahvaltı hazırlarken şu manzarayla karşılaştım ((:
"okuma saati" adlı çalışmam...

24 Şubat 2017 Cuma

Günlüğümden (9-10 Aralık)

Birkaç ay önce kendime yazdığım satırlardan birkaç kuple paylaşmak istedim. İletişime, sosyal medyanın hayatımdaki rolüne, yalnızlığ(ım)a ve gerçekliğe dair...
(...) Yalnız olduğumu, bundan dolayı ne kadar keyifli olduğumu söyleyip duruyorum ama bu nasıl bir yalnızlık? Her gün saatlerce bilgisayar başından insanlarla etkileşimdeyim; yazıyorum ve sesimi duyuruyorum; yorumlar, geri dönüşler alıyorum; whatsapp'tan sesli mesaj ile birilerine sesleniyorum; bir sürü yazı okuyor, video ve film seyrediyorum.  
Bir an durdum ve durumu biraz anladım sanki. Evde tek başımayım ama insanlarla iletişim hâlindeyim, bu iletişim çokça yazılı olmakla birlikte telefon konuşması yerine sesli mesajı tercih etmem de bana bir şeyler anlatıyor sanki. Galiba ben, o an, hemen tepki ve karşılık vermek durumunda olmamayı seviyorum. Yüz yüze ya da telefon görüşmesinde öyle değil. Karşımdaki bir şeyler söylüyor ve bunları o an'da anlamam, kavramam ve karşılık vermem gerekiyor. Ne büyük stres yahu! Ya da şu an bana öyle geliyor. 
Buradan da şuna geliyorum: Belki tam da bu nedenle günlük yaşamın içinde bu kadar fazla ezber ve taklit iletişim, sözcük, cümle var. E aksi mümkün mü ki? Bu kadar fazla etkileşimin ve cümlelerin, seslerin içinde çırpınan insanoğlu roller almasın da naapsın? Her şeyi gerçekten dinlemeye, gerçekten idrak etmeye zihin mi dayanır, vakit mi yeter... O zaman gelsin ezberlenmiş cümleler, replikler, takılan maskeler, girilen roller... 
Tabii yaa, bu nedenle yavaş konuşmak, arada es vermek, hızlı tepkiler vermemek bu kadar önemli. Hemen tepki veren, zaten bildiğini -sandığını- dışa vurmaktan başka ne yapabilir? Ne fikrinin değişmesi, gelişmesi mümkün olur, ne de gerçekten anlaması, algılaması -duyduğunu, gördüğünü, kokladığını, hissettiğini...
(...) 9 Aralık 2016
*** 
(...) 
Tabii dün de yazdığım üzere, sosyal medya vasıtası ile yoğun bir etkileşim hâlinde olduğuma göre gerçekten de yalnız sayılmam. Sahi gerçeklik nedir ve nerede başlıyor? İnternet ve telefon üzerinden kurduğum iletişim, birçok yüz yüze iletişimimi dövebilir sanki. Birinin mesajını ya da e-mektubunu candan bir şekilde okuduğumda, ses kaydını aynen öyle dinlediğimde, karşımdakini gerçekten duyduğumda, kim bunun gerçek olmadığını söyleyebilir ki!  
(...) 10 Aralık 2016

25 Ocak 2017 Çarşamba

zamanı "geçirmek" & özgürlük

Yıllar önce, henüz sistemin dişlilerinden biri iken (hâlâ kısmen de olsa öyle olduğumun farkındayım) bir arkadaşımla ettiğimiz sohbetlerde, dönüp dolaşıp çalışmama konusuna gelirdik. Hani para kazanmaya mecbur olmasak gibi şeyler düşünürdük, şu hiç sevmediğimiz işlerimizi yapmak zorunda kalmasak, bu hiç onaylamadığımız kurumları beslemesek... Ben her seferinde çok heyecanlanır ve ne kadar güzel olacağını düşünürken arkadaşım "iyi de o zaman ne yapıcaz; nasıl geçecek zaman; bir yerden sonra çok sıkılmaz mıyız" gibi sorulara takılırdı.

Çok içimden gelerek söylüyorum -ama yeni idrak ediyorum- ki bir insandan duyduğum belki de en korkunç, daha doğrusu en üzülünesi şeydi. Dünyaya her birimizin binbir türlü armağanla geldiğini biliyorum ve bunun hiçbir şekilde farkında olmayan arkadaşım, hiç ihtiyacı olmayacağı durumda bile; hiç istemediği, hiç sevmediği, hiç ama hiç inanmadığı işine gidip çarkı döndürmekten daha iyi bir yaşamı tahayyül dahi edemiyordu. Zaman nasıl geçecekmişti...

***

Oysaki zaman dibine kadar yaşanacak bir şey; geçirilecek, tüketilecek bir şey değil ki... Bu yaklaşım, kendimizi uyuşturmayı haklı çıkarıyor ve tam da bundan dolayı çok tehlikeli buluyorum. Zaman'a bu şekilde yaklaştığımızda, abuk sabuk tv programlarının, yarısına yakını boş bakışmalarla geçen dizilerin, içi boş sohbetlerin (dedikodu veya karşı tarafı hiç de ilgilendirmeyen şeylerin karşılıklı aktarımı ve karşılıklı dinlenMEmesi) vd. hedefi ve/veya faili olarak buluyoruz kendimizi.

Sadece bunlar da değil. Normalde daha olumlu olduğu düşünülen eylemler de, tüketircesine eylendikleri sürece karanlık tarafa kolayca kayabiliyor. İçi gayet dolu dizileri, filmleri üçer beşer, üst üste izlediğimizde, bir kitaptan diğerine, internette bir makaleden bir başkasına atlarken hiç ara vermediğimizde ve sindirmediğimizde de durum farklı değil diye düşünüyorum. Yine tüketim, yine tüketim... Hem zamanın tüketilmesi hem de eserlerin... Ahh...

Tabii bunların temelinde kendimizden kaçmak, olan'la göz göze gelmekten sakınmak gibi şeyler var. Kaçarak yaşıyoruz yani. Gerçeklerden, hayatın kendisinden kaçarak... Bu tercihi bilinçli yapıyorsak yine iyi (belki bazen gerekiyordur) de çoğu zaman farkında bile değiliz yaptığımız seçimlerimizin. Otomatik pilota almışız ve sadece rolümüzü oynuyoruz.

Özgürlük yanılsaması içindeyiz ama bırakın özgür olmayı, bunun ne demek olduğunu bile bilmiyoruz birçoğumuz.

Özgürlük, önce kendin olma yoluna girmek, gerçek sen'e ulaşmak için kürek çekmektir. Sana sunulanları, ezberletilenleri elinin tersiyle itip gerekirse, ki genelde gerekir, başa sarıp, sıfırdan başlayıp içinin istediği diyarlara doğru yola çıkmaktır. Bu doğrultuda "ama"ları çöpe atmak, kendi kendine engeller (bahaneler) icat etmemek, olan gerçek engelleri ise aşmanın yollarını bulmak ve bunu oyalanmadan yapmaktır.

Özgürlük, şimdi ve burada olmaktır; geçmişte veya gelecekte kaybolmamaktır. Dünkü sende de kaybolmamaktır: benböyleyaparım, benşöylebirinsanım, benberikiniseverim, benötekindenuzakdururumlardan da uzak durmak, her an yeni sen'in takipçisi, daha doğrusu müridi, -yok yok- daha da doğrusu yeni sen'in ta kendisi olmaktır. Her an yenilenmektir yani özgürlük.

Özgürlük, istediğin şeyi yapmaktır, evet ama bundan da çok, istemediğin şeyleri yapmamaktır. Sana dayatılmayan bir hayat yaşamaktır. Herkesin kullandığı, kalabalık ve sıkışık çevre yolu yerine arka sokaklara girmek ve oralarda kaybolmak, bunun tadını çıkarmaktır. (Çevre yolunda yakalanmamak çok zordur. Trafiği var, polisi var, reklam panoları var; biri olmasa bir diğeri yakalar seni.)

Hayatını yaratma sorumluluğunu almaktır özgürlük.

Milyonlarca kez gidilip iyice belirginleşmiş ve artık üstünde ot bitmeyen, canlılık kalmamış patikalardansa, ormanın içine dalıp yeni yollar açmaktır; kolunun bacağının çiziklerle dolacağını göze alıp...

Onaylanmak için, sevilmek için, beğenilmek için; sana dar gelen ve hiç yakışmayan deli gömleklerini giymemektir. Onaylanmak iyidir ama sen olmayan bir sen'i oynadığın için onaylanacaksan hiç onaylanma daha iyi; sevilmek iyidir ama sevilen kişi gerçek sen değilsen, sevilse ne olur sevilmese ne; beğenilmek iyidir ama beğendikleri senin özün mü yoksa onlara gösterdiğin sahte yansıman mı...

Ve sonuçtan bağımsız hareket edebilmektir özgürlük. Varacağın yerin harikalar diyarı olmayabileceğini çoktan kabul etmiş olmak ve bunun sorumluluğunu almak, zaten aslında bir yere varmaya da çalışmamaktır özgürlük. Yolda olmaktır; hep gitmektir, kendinin peşinden, kendinin içine...

Her an değişen ve yenilenen sen'le raks etmektir; onu tutmadan, zapt etmeye çalışmadan...

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Belki bilmiyorusundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık iletmek istersen bana ulaşır mısın?

emreertegun@gmail.com