Sayfalar

13 Ekim 2018 Cumartesi

dostlara mektup

Kendimden, hâlimden haber veresim var biraz. Aşırı derecede kişisel gündemimle ilgili yazacağım; beni tanımayanlar için anlamsız/sıkıcı falan bir yazı olabilir, baştan söylemesi...

Çemberlere genellikle check-in ile başlıyoruz. Tam olarak bir Türkçe karşılığı olmayan check-in'de o anki hâlimizi, içimizde nelerin canlı olduğunu ... paylaşıyoruz diğerleriyle. Buna Türkçe karşılık düşünürken yıllar önce his-bakış ve iç-bakışı bulmuştuk; son zamanlarda ise hâl-bakış güzel karşılıyor gibi geliyor. İşte bu mektupyazı benim hâl-bakışım olacak.

Bunu buradan yapmak isteme nedenim ise, en büyük zenginliğim olan çok sayıdaki insanlarımın, dostlarımın her biri ile birebir ilişki kurmaya enerjimin, zihnimin, zamanımın yetmemesi. Bir sürü can var merak ettiğim, nasıl acaba diye düşündüğüm, sesini duymak ve kendimi duyurmak istediğim ama her birine yetişmek elimden gelmiyor. En azından tek taraflı da olsa ben kendimi anlatırsam, bağlar biraz olsun sıkılaşır gibi geldi. Hem belki bundan yola çıkıp bana yazmak, kendi hâlini anlatmak isteyen birileri çıkar, kim bilir... (emreertegun@gmail.com)

balkon, sandalye, bilgisayar, güneş ve yeşil
fotoğraf: ben
Başlıyoruz. En güzeli şimdi ve burada ile giriş yapmak (Burcu'ya selam olsun): Yaşadığım evin balkonunda, yıllar önce Dalyan'dan almış olduğum ikinci el ofis sandalyemin üstünde oturmaktayım.
Buralara kış gelmedi henüz ama serinledi de epey. Şu an tişört ve şortla oturuyor olsam da üşümenin eşiğindeyim, belki bir şeyler alırım üstüme; zaman zaman serince esiyor zira. İki gündür keyfim epey yerine geldi, hafta içi vize başvurusu için gitmiş olduğum İzmir'de azıcık uyuzlaşmıştım. Perşembe gece yarısına doğru eve gelmemle birlikte ibre yukarı dönüverdi. Evde olmayı bu kadar sevip bir yandan da özellikle yaz başından beri -ama diğer zamanlarda da- bu kadar sık yolculuk yapmamı ilginç buluyorum. Yollar çekiveriyor, çağırıveriyor işte bir şekilde; ki seviyorum da elbet yoksa ne işim olacak. Ama neredeyse her seferinde yola çıkış öncesi zorlanıyorum mesela ve çoğu vakit geri döndüğümde derin bir oh çekiyorum. Neyse...

Dün harika bir gündü. Önceki gece geç saatte gelmiş olmama rağmen sabah koşarak (mecazen) yoga dersine gittim. Şubat'tan beri, buralarda olmak için önemli bir sebebim de yoga. Pek iyi bir hocamız (Seda) var ve seyahat plan-programı yaparken ders günlerini gözetecek kadar bağlandım derslere. Haftada beş ders var ve beşte beş yaptığım bile oluyor, düşünün (neyi düşüneceklerse).

Sonrasında eve dönüp güzel bir kahvaltı (ki evde kahvaltı yapmanın benim için ne demek olduğunu beni tanıyanlar iyi bilir), biraz internet minternet takıldıktan sonra pazara gittim... Ahh Fethiye'de kurulan cuma pazarı (üretici pazarı) bu yörede yaşamak için önemli bir sebep. Adı üstünde, sadece üreticilerin-köylülerin ürünlerini bulduğumuz bu pazarda dünya tatlısı teyze ve amcalardan alışveriş yapıyoruz. Dünya tatlısı olmaları, yetiştirdikleri ürünlerde hiç ilaç, fenni gübre vs. kullanmadıklarını kanıtlamıyor elbette ama özellikle alışverişin çoğunu gerçekleştirdiğimiz ve sadece atalık tohumlarla yetiştirdikleri ürünleri satan teyzeler neredeyse yemin ediyorlar kullanmadıklarına dair. Umarım doğrudur, güvenmek istiyorum(z).

Pazardan yaptığım alışverişin yanı sıra pazarcılarla yaptığım sohbetler de besliyor beni, iyi geliyor iletişim kurmak. Alışverişi kendi poşetlerimizi, bez çantalarımızı vs. götürerek çoğu zaman 0 (yazı ile sıfır) yeni poşetle tamamladığımız için hızlıca tanıdılar zaten bizi, sohbet-muhabbet de edince seviyorlar da... Her seferinde yüksek bir enerji ile tamamlıyorum pazar turunu. Bu yıl fiyatlar biraz yükseldi ama buna pek takılıyor değilim. Bu kadar yoğun emekle üretilen sebze-meyvenin 1-2 liralara satılmasını yadırgıyor(d)um asıl; o yüzden bir yandan işime gelmese de 5 liralara çıkan domatesleri, 6-7 liralara çıkan fasulyeleri çok da erinmeden alıyorum gidiyor. Her yıl değiştirilen telefonlara bilmemkaçbin liralar, uçak yolculuklarına bilmemkaçyüz liralar harcarken patlıcanı 4 değil de 3 liraya almak için gayret edenleri anlamakta zorluk çekiyorum mesela.

Pazar sonrasında eve döndüm ve akşam ziyarete gelecek olan Deniz'le yemek üzere güzel bir yemek yapıp rokaları sirkeli suya koydum ve yıllar sonra ilk kez koşmaya (gerçekten) çıktım. Kulağıma taktığım müzikle ve üstelik inişli çıkışlı ve sağlam yokuşlu mokuşlu mıcırlı asfalt yolda 3,5 git- 3,5 gel, 7 km koşmuşum. Maşallah! Nasıl iyi geldi, nasıl... Devamını da getiririm gibi... Dilek'e selam olsun, içime koşma ateşini yeniden düşüren  o oldu! Ahh biraz da Tijen aslında...

Döndüğümde Deniz yeni gelmişti ve balkonda oturuyordu, daha eve bile girmemiş. Duşa girecektim ama öyle bir yağmur, şimşekler, gök gürlemeleri başladı ki önce bir süre bunun tadını çıkardım(k). Sonbahar hoş gelmiş!

Bitmeyen gök gürültüsü yapmışlar
Video: Deniz Parlak


Hızlı bir duş sonrası salatayı da yaptım ve yemeğe oturuverdik. Elime -ve tüm üreticilerin emeklerine- sağlık, çok da güzel olmuşlar. Sonra da sohbet-muhabbet, biraz kitap okumaca ve yatmaca...

Bütün bir dünü bu kadar detaylı anlatmamı sağlayan şey neydi ki? Sanırım bir şekilde enerjimin çok yüksek olması ve bunu paylaşma isteği. Neyseki bugünümü veya geçtiğimiz haftayı da bu şekilde anlatacak değilim. Hadi iyisiniz! :p

***

Dedim ya yukarıda "fena hâlde yollardayım" diye. 10 gün önceye düşen çarşamba gününe evimde uyandıktan sonra motorla çıkmak istememekle birlikte bir şekilde yine motorla yola düştüm ve Antalya'ya, yakınlarda annesini kaybetmiş olan çok sevdiğim Handan'ın yanına vardım. İki gün birlikte geçirdikten sonra, oralara gitmişken Alanya'ya annemlerin yanına damladım ve geçtiğimiz pazar günü köye geri döndüm. Hem de o sıralar oralarda olan ve Kabak'a geçecek olan Burcu'yu da terkime atarak. Kask konusunu hızlıca çözüverdik: Alanya'da tanıdığım 3 dosta bir mesaj attım ve yarım saat içinde iki tane kask buluverdik (bkz. en büyük zenginliğim: insanlar, dostlar). Zehra, sağ olsun, kaskla yetinmeyip motor ceketini ve eldivenlerini de verdi ve böylece Burcu'yla yola düşüp geldik. Onu Fethiye'ye bırakıp eve geldim; o güne kadar bizde kalan Deniz'in ve Funda'nın güzel yemeklerini yiyip biraz Avatar (çizgi-dizi olan, hâlâ izlemeyen kaldı mı?!) falan izledikten sonra yattım kalktım ve -bu sefer motorsuz- İzmir yoluna düştüm.

İzmir sürecini de kısacık olsun anlatmak gerekirse, vize evrak hazırlıkları ve birkaç dostla görüşme, iki ayrı yerde kalma ile geçti. Önceki haftalarda, hatta aylarda benle olan yüksek enerjili, yaşama sevinçli hâllerim biraz sekteye uğradı. Buna şehirde olmak mı, vize evrakı hazırlama telaşesi mi yol açtı, yoksa başka bir şey mi emin değilim ama neyseki bu hâllere girdiğimde artık hiç panik olmuyor ve bunun da geçeceğini hemen hatırlayıveriyorum; her şeyin geçici olduğunu artık hep hatırımda tuttuğum gibi... Zira çarşamba akşamı bir tık toparlamış olan halet-i ruhiyem perşembe akşamı eve döndüğüm an'da epey yükseldi ve sonrasında yaşadığım şahane dün'ü yukarıda uzun uzun anlattım zaten. Şu anda da epey tatlış ve minnoş hissediyorum. Şükür!

***

Bahsetmek istediğim iki gündemim daha var, eğer henüz sıkılıp kapatmadıysanız... Birincisi Portekiz'e gitme hususu: Blogdaki şu yazıda (Emre'yi Portekiz'e gönderelim mi?) destek çağrımı, şu facebook sayfasında ise durum güncellemelerini görebileceğiniz üzere gayet güzel karşılıklar aldığım süreçte, eğer Avrupa'larda ihtiyacım olacak para hakkında fena hâlde yanılmıyorsam, Portekiz'deki harcamalarımı karşılayacak seviyeye geldik bile. Bazen hayatın beni çok fazla şımarttığını düşünüyor, sonra benim de az güzellik yapmadığımı hatırlıyorum. Öyle ya da böyle, an itibariyle 50'ye ulaşan kişinin desteği beni Portekiz'e gönderecek, iş ki vize çıksın. Seyahate esasen bir etkinlik için gidecek olmakla birlikte gitmişken birkaç topluluk ziyareti yapmayı istiyorum. Henüz bu konuda tam olarak kayda değer gelişme sağlayamadım ama daha vakit var.

İkincisi Dilek Bulutlar ile birlikte Bodrum'da gerçekleştirmeyi çok istediğimiz Esnemeye, Değişime Açık bir Buluşma etkinliği: Mevsimle ya da tarihle ilgili bir durum mu, başka bir şey mi bilmiyorum ancak şu an itibariyle yeterli başvuru almamış olan bu etkinliği, bugün-yarın bi' oynama olmadığı takdirde erteleme ihtimalimiz yüksek gibi görünüyor. Şimdiye kadar sadece, erkeklere açık bir Likya etkinliğini iptal etmek durumunda kalmıştım, bu da ikincisi olacak gibi... Buna biraz üzüldüm açıkçası, zira Dilek de ben de bu buluşmaya dair o kadar heyecanlı ve coşkuluyuz ki... Ve kendimi şu sıralar o kadar güçlü ve merkezimde hissediyorum ki bu dünya için yapabileceğim en iyi şey bu tip buluşmalarda alan tutmak ve insanların değişim-dönüşüm süreçlerine destek olmak gibi geliyor. Ama bazen ne kadar istesem de, ne kadar heyecanlansam da olmayabiliyor işte. (bkz. What can I say sometimes?!) Bu durumu da kabul ediyorum elbette, yukarıda üzülme'yi -di'li geçmiş zaman ile kullanmam bundan geliyor; şu an pek de üzüntü hissetmiyorum ve fakat şu birkaç günde bir sıçrama olsa, "belki"ler başvuruya dönse, etkinlik kendini yeniden yaratıverse çok da sevinirim. Ay hadi inşallah...

Lakin bu etkinlik olsa da olmasa da Portekiz dönüşü için beni çok heyecanlandıran birtakım çağrılar zihnimde fıldır fıldır dönüyor. Eylemlerim devam edecek gibi görünüyor netekim.


Bir de Funda ile olan ilginç hâllerimiz var aslında ama şu an buna dair bir şey yazmayacağım. Lakin yaşadıklarımızı uzun uzun yazasım, anlatasım var; bir gün belki...

İşte böyle sevgili can'lar; ilk -ve şimdilik tek- açık mektubumun sonuna geldik. Bakarsınız devamı gelir.

Emre

24 Eylül 2018 Pazartesi

hadi verelim!

Bu yazıyı Charles Eisenstein'a ithaf ediyorum. Onun fikirleri, söylemleri yaşamımın ve yazılarımın birçoğuna epey etki etmiş durumda zaten ama özellikle bu yazıyı neredeyse tamamen onun yazdıklarından, söylediklerinden esinlenerek yazdığımı söyleyebilirim.

**

"Bir milyon TeeLee'm olsa ne yaparım?" sorusu dönüyor bazen içimde. Bu para en güzel ne şekilde kullanılır? Hem bütüne hem bana nasıl katkı sağlar?

Kim milyoner olmak ister programının başvuru formunda benzer bir soruyla karşılaştım: "Hedeflediğiniz miktar nedir ve bunla ne yapmak istiyorsunuz?" Cevabım bir nevi adak idi: "Olur da büyük ödüle ulaşırsam bir milyon teelee'yi on kırsal inisiyatif arasında paylaştıracağım ve kendime bir şey almayacağım." (Şu an itibariyle iki yerden eminim.) Geçenlerde bunu paylaştım bir sohbette ve bari yüz binini de kendine al dediler ama cık, almıcam; hele bi' ulaşayım görürsünüz. :))

Yarışmaya katılıp büyük ödüle ulaşmak biraz fantezi elbette ve fakat bu veya başka bir şekilde elimde beliren büyük miktarda parayı en akıllıca kullanma yolu gerçekten de bu olabilir. Akıllıca diyorum zira elimdeki paranın bir kısmı muhteşem ekonomik gidişat sayesinde birkaç gün içinde buharlaşıp gidebilir (bkz. TL'nin birkaç ayda yerle bir olması); mesela büyükçe bir miktarını kırsalda içinde olmak istediğim topluluk için kullanabilirim ve burası bir gün bir anda yanıp kül olabilir; yatıracağım banka iflas edebilir ve paranın yalnızca bir kısmını geri alabilirim vs vs. Ve fakat 10 yere yapacağım bu destek, her koşulda kıçımı sağlama almamı sağlayabilir.

Hesap-kitap yaparak, karşılık alma beklentisi ile destek olmaktan bahsetmiyorum. Ancak zaten içinden geldiği için destek olduğun kişiler, ihtiyacın olduğunda sana gereken desteği sunacaklardır. Bir o kadar önemlisi, aklımın ermediği ama bir şekilde hissettiğim çembersel döngü: Sen birine yardım edersin, o başka birine, o başka birine, ... , ve döner dolaşır, tam da ihtiyacın olduğunda ihtiyacın olduğun şey önünde beliriverir. Bunu ispatlayamam ama buna benzer bir döngünün var olduğuna her geçen gün daha çok inanıyorum; zira bunu yaşayıp duruyorum.

Kendimi ve herkesi vermeye davet ediyorum; elde avuçta ne varsa vermeye... Paranız mı var, verin; araziniz var ve kullanmıyor musunuz, kullanıma açın, kesin etrafındaki dikenli telleri; boş duran evleriniz mi var, açın kapılarını, kırın kilitlerini; zamanınız mı var, vakfedin; beceriniz mi var, armağan edin...

Eğer ki sizde bir şey varsa, bu, almış olduğunuzu gösterir. Hiçbir şey yoktan var olmaz. Paranız varsa, belki aileden gelmiştir, belki piyangodan çıkmıştır. Çalışıp kazanmış da olabilirsiniz ama öyle olsa bile çalışacak gücü nereden edindiniz, iyi koşullardaki işleri nasıl buldunuz/kurdunuz? İyi bir üniversitede okuduysanız muhtemelen iyi okullara, dershanelere gittiniz; bu şansınız vardı. Ya da belki bir mucize oldu ve Türkiye birincisi olan bir çobansınız, yani her şeyi dişinizle tırnağınızla edindiniz belki. Ama hâlâ... Peki bu azim, bu zekâ, bu yetenek nereden geldi?

Bir noktada aldınız. Edindiğiniz bir şey varsa, bir yerde bir şeyler almış olmalısınız. İnsanlardan, doğadan, kültürel değerlerden, -belki- önceki hayatlarınızdan ve beslendiğimiz diğer her yerden...

Şu anda paraya her nasıl erişiyorsanız, bu, bir zamanlar armağan ilişkisi çerçevesinde karşıladığımız bir ihtiyaçtı. Psikologsanız, yaptığınız şeyi yakın zamana kadar büyük oranda arkadaşlar, daha önceleri ise belki kabilenin bilge yaşlıları yapıyordu; doktorsanız, yaptığınız şeyi şifacılar yapıyordu; kreş öğretmeniyseniz, daha 20 yıl öncesine kadar, herkes komşusunun çocuğuna bakıyordu; su gibi yaşamsal bir gerekliliği paraya çevirdiyseniz... kuzum lütfen bir an önce bırakın bu işi ...

Her ne yapıyorsanız sizi yargılamak için yazmıyorum, yanlış bir şey yaptığınızı da düşünmüyorum. Belki suyu metalaştıran hariç... :) Ben de bunun bir parçasıyım ve bir şekilde bir şeyleri paraya dönüştürerek geçimimi sağlıyorum; seçtiğim yol biraz daha farklı olsa da, armağan ekonomisi ruhu ile paraya eriş-tiğimi düşün-sem de özü yine de o kadar farklı değil belki.

Sadece diyorum ki hadi verelim artık! Almadığımız bir şeyi veremeyiz zaten. Aldıysak da vermemizin önünde bir engel yok demektir. Nefes gibi... Nefesi almayı ama vermemeyi düşünebilir miyiz? Dünyaya geldiğimiz gibi gideceğimizi göz ardı edebilir miyiz? O zaman hiç beklemesek ve hazır buradayken versek ve paylaşsak şahane olmaz mı?

Üstelik şöyle bir durum var ki, birkaç önceki yazıdan alıntıyla "Halihazırda o kadar fazla kaynağı üretime, metaya, paraya çevirdik ki yerküremiz nefes almakta zorlanıyor. Dünyaya pozitif değer katmayacak şeyleri, para kazanmak veya değerli hissetmek veya zaman öldürmek için üretmeyi durdursak çok daha hayırlı olur sanki." Evet, birçok şeyi durdursak ve bunun yerine sadece boş dursak kesinlikle daha hayırlı olacak. Günümüzde öyle bir servet birikimi, öyle bir para miktarı, öyle bir her türlü ürün fazlası var ki uzun yıllar -gıda hariç- hiçbir şey üretmesek ve mevcut birikimimizi yeni şekillerde kolektif olarak kullanmak için yollar yaratsak, şu an kullandığımız hiçbir şeyden mahrum kalmadan yaşamaya devam edebiliriz. Fakat sistem bunla yetinemiyor, daha fazla semirmeye devam etmek istiyor. Peki biz onu beslemeye devam edecek miyiz?

Ortada böylesine bir servet birikimi, mal-mülk-para varken, buna sahip olmayanların kendilerini paralayıp buna ulaşmak zorunda kalmalarını anlamakta zorlanıyorum. Bence bu hikâyeyi değiştirebiliriz, değiştirmeliyiz. Tekrar ediyorum ki paraya, mala-mülke sahip olanlara düşmanca bir yaklaşımla yazmıyorum hiç birini lakin bu kişiler/kurumlar bir şekilde ortak değerlerden bir şeyler kattılar kendilerine ve aldıklarını geri verebileceklerini, böylece hem kendilerine hem de bütüne şahane bir şekilde hizmet edebileceklerini düşünüyorum.

Bütün bunlar hayâl falan değil; sadece tek tek ve hep birlikte alacağımız kararlara ve eylemlerimize bakar. Güzele, iyiye yatırım yapabiliriz ve bunu yaptığımızda bütüne şahane bir destekte bulunduğumuz gibi kişisel olarak da kazanırız. Bu hırs girdabından çıkmak, özellikle varlıklı kimseler için, söz gelimi 15 milyar doları 20 milyar dolara çıkarma hevesinden vazgeçmek ve sakinlemek zaten ödüllerin en büyüğü olacak. Bunla birlikte artık uykular kaçmayacak ve hafifleyeceğiz. Bu da yetmezmiş gibi, aynı örnek üzerinden gidersek, 15 milyar dolarının tamamını ya da önemli bir kısmını hayırlı işlerde kullanan birinin sırtı nasıl yere gelebilir ki? Nasıl ben bir milyonumu paylaştığımda, amacım o olmasa bile aslında kendimi sigortalamış da oluyorum; bu kişiler bunca parayı güzel işlerle, kişilerle, projelerle paylaştıklarında kahraman olacaklar; isteseler de istemeseler de. Ve başlarına her ne gelirse gelsin, ne yaşarlarsa yaşasınlar, ellerinden tutup kaldıracak birçok can olacak etraflarında. Gerçekten kaybedeceğimiz tek şey hırsımız ve kaçan uykularımızken kazanacağımız şey o kadar büyük ki: Dostluklar, güven, sevgi, şefkat, minnet...

Almadığımız şeyi veremeyiz. Verdiğimiz takdirde ise aslında çok şey almaya gebe kalıyoruz, böyle bir gündemimiz olmasa bile. O zaman bizi paylaşmaktan, cömertlikten alıkoyan ne? Kaynaklarımızı daha güzel, daha adil, daha temiz bir dünyaya yöneltmemek için nasıl sebeplerimiz olabilir?


Görsel: Derya Albayrak

Alınanlar verilsin, paylaşılsın ki hem hayatlarımız hafiflesin, rahatlasın hem de yerküremizin tepetaklak gidişi yavaşlasın. Aksi takdirde tüm gezegeni epey zor günler bekliyor.

*** *** ***

Birinin bankasında milyarlarca dolar durup dururken bir başkasının çocuğuna ne yedireceğini düşündüğü; birileri topluluklar kurup barış içinde ve dünyaya zarar vermeden yaşamak için gereken parayı bulamazken başka birilerinin sadece kıyafet ve takılarına bir yılda harcadıkları paranın bundan fazla olduğu bir dünya yarattık el birliğiyle. İşin ilginç tarafı zengin olanların da mutsuz ve kaygılı olması... Zira bağlantıyı kaybetmişiz; birbirimizle, doğayla, bütünle...

Kolektif olarak böyle bir oyun oynadık uzun zamandır; şimdi ise bunu değiştirme gücümüz ve imkânımız var. Yukarıda yazdığım üzere, sadece ve sadece karar vermemize bakıyor. Senin, benim, bizim...


*** *** ***

Bu satırlar içinizde titreşiyor ve fakat nereye vereceğinizi bulamıyorsanız sadece yavaşlayın ve etrafınıza bakın. Vermek için çok fazla harika seçenek göreceksiniz. Olur ya bu seçenekleri göremiyorsanız bana yazın. :))

Titreşiyor ama vermekten korkuyorsanız yine yavaşlayın ve bu sefer içinize bakın. Sizi vermekten alıkoyan şeyin ne olduğunu görün; korkularınızla yüzleşin, doymayan arzularınızla yüzleşin. Yüzleşin ve gözünüzü kaçırmayın. Gördüğünüz şeyin ta merkezine bakın ve sadece içinden geçin. İçinden geçin ve hafifleyin; hafifleyin ve verin; verin ve güzelleşin.

Hep birlikte güzelleşelim...


emreertegun@gmail.com

22 Eylül 2018 Cumartesi

Emre'yi Portekiz'e gönderelim mi?

Öhömm, esas noktayı en başta söylemek istiyorum: Avrupa Council Ağı'nın (ECN) 31 Ekim - 5 Kasım arasında gerçekleşecek olan yıllık buluşması için Portekiz'e gitmek niyetindeyim ve bunun için maddi desteğinize ihtiyacım var. Detaylar (çok uzatmamaya özen gösterdim) aşağıda...


Way of Council, 2014 Ocak'tan beri hayatımda uyguladığım, deneyimlediğim, ayrıca içinde yer aldığım çeşitli etkinliklere taşıdığım, bana ve katılanlara epey destek olduğunu sürekli deneyimlediğim, basit ve bir o kadar etkili ve şahane bir çember iletişim yöntemi.

Amerikan yerlilerinin geleneklerinden damıtılmış ve bir miktar modernize edilmiş olan Way of Council, dünyanın birçok yerinde uzun yıllardır uygulanıyor. Ve her yıl, Avrupa'daki council uygulayıcılarının bir araya geldiği 5-6 günlük buluşmalar düzenleniyor.

İşte bu yıl ben de orada olmaya niyet ettim can'lar. Council'i hayatına ve insanlara taşıyan birçok insanla tanışmak, onlarla çemberlere oturmak, bir sürü tecrübeli council kolaylaştırıcısı ile bir arada olmak ve bu buluşmada yaşayacağımı düşündüğüm derinleşmeleri yine hayatıma, çevreme ve gerçekleştireceğim çalışmalara taşımak istiyorum.

***

Bunla kalmayıp, hazır oralara gitmişken doğada birlikte yaşam kurmuş olan bir ya da iki topluluğu ziyaret etmeye niyetim var. Bildiğiniz ya da bilmediğiniz üzere, uzun yıllardır topluluk olarak yaşama heyecanım ve bu konuda çeşitli deneyimlerim var; bunu daha ileri taşımak ve yurt dışında birçok örneği olan topluluklardan bir-ikisinde biraz vakit geçirmek ve bolca ilhamlanarak dönmek, yakın zamanda atmayı düşündüğüm(üz) güzel adımlara da katkı sağlayacak. (Ziyaret edeceğim topluluklara dair araştırmalarım sürüyor; bu konuda önerileriniz varsa çok sevinirim.)

***

TL'nin aşırı değer kaybı ile yükselen maliyetler nedeniyle geçtiğimiz birkaç haftada niyetimi gözden geçirdim ve hâlâ orada olmak istediğimi görüyor, bunun güzelliklere hizmet edeceğini hissediyorum. Bu nedenle geri adım atmak bir yana, niyetimi sağlamlaştırıyorum. Kurlardaki oynaklıkların sürmesi, buluşma organizasyonu yapacak ekipten istemiş olduğum yarı burs durumunun henüz belli olmaması, vize alana kadar geçecek olan sürede değişmesi muhtemel uçak bileti fiyatları vs nedeniyle nasıl bir bütçe sağlamam gerektiğine dair net bir şeyler söylemek çok zor ancak bugün (22 Eylül) itibariyle görebildiğim kadarıyla masraf kalemlerini şu şekilde paylaşabilirim:

Uçak bileti: 2.000 - 2.500 TL civarı
ECN buluşması (konaklama, yeme-içme ve katılım ücreti dahil): -Burs almadığım takdirde- 1.500 TL civarı
Vize masrafı: ?
Portekiz içi yol masrafı: ?
Topluluk ziyaretleri esnasında oradaki yaşamlara yapmam gerekebilecek katkılar: ?

Tahmini toplam: 7.000 TL civarı

Velhasıl epey bir bilinmezlik var şu an için ancak bu, destek çağrısı yapmama engel değil. İlk hedefim uçak bileti ve ECN katılım masraflarını toplamak olmakla birlikte diğer kalemleri de karşılayabilirsem çok da güzel olur yahu!

Eksik kalan kısım olduğu takdirde, aile ve/veya borç alma joker haklarına başvurmam gerekecek. :)

***

Bu tip kalabalık fonlama çağrılarında, insanları destek sunmaları için cesaretlendirmek için birtakım ödüller vaat ediliyor ve destek miktarı arttıkça karşılık olarak sunulan ödüller de artıyor. Bu harika bir yöntem olmakla birlikte, Portekiz'den her ne ile döneceksem, bütün bunları, katkı sunmuş olsun-olmasın dileyen herkesle paylaşmak istediğimden mütevellit böyle bir kademelendirme yapmayacağım. Bunla birlikte, -katkı yaptıkları miktar ne olursa olsun- sadece destekçilere sunmak üzere şöyle bir karşılık geliyor aklıma: Bir yazışma grubu kurmak ve Portekiz'de yaşadıklarımı onlarla günbegün yazılı ya da sesli mesaj yoluyla paylaşmak. Tatlı olabilir sanki, hımm? Bundan gayrı her türlü öneriye ve talebe de açığım elbette.

***

Eğer ki bu çağrı içinizde bir yerlere dokunuyorsa, az-çok demeden katkılarınızı bekliyorum. Ayrıca sürece dair her türlü soru, öneri ve yorumunuz için bana ulaşın lütfen: emreertegun@gmail.com

Emre Ertegün - Finansbank - TR 3100 1110 0000 0000 4357 1477
(Açıklama kısmına "Portekiz destek" gibi bir şey yazarsanız sevinirim.)

Önemli not: Bu güzel süreçte bankaları nemalandırmamayı tercih ediyorum. Eğer ki para aktarımı sırasında bankanıza masraf ödemeniz gerekiyorsa lütfen şu alternatif yöntemi kullanın: Herhangi bir Finansbank ATM'si bulun ve kartsız işlem seçeneğini kullanarak katkınızı hesabıma doğrudan ve masrafsız olarak yatırın. Bu durumda tüm IBAN değil, hesap no yeterli oluyor: 4357 1477

Bir not daha: Aksini belirtmedikleri sürece, katkı yapan dostların isimlerini etkinlik sayfasında ve icap ederse diğer alanlarda kullanmak ve desteklerini onurlandırmak istiyorum.

Buraya kadar okuyan, ilgilenen, maddi ya da fikirsel katkı yapacak herkese şimdiden kocaman teşekkürler. Ayrıca bunu, ilgilenebilecek dostlarınızla paylaşmanız halinde pek memnun olurum.

Emre


Not: Sürece dair güncellemeleri facebook etkinlik sayfası üzerinden yapacağım; takip etmek isterseniz buyrunuz; https://www.facebook.com/events/2099290740311529/

18 Eylül 2018 Salı

topluluk destekli hür aşk

Aşkı hür bırakabilsek...

Özgürce akabilsek birbirimize, herkese ve her şeye...

Topluluğumuzdan, dostlarımızdan, insanlarımızdan aldığımız destekle çağlasak gürül gürül...

***

Free love (özgür/serbest/hür aşk) terimini Tamera Eko Köyü'ndeki (Portekiz) paylaşımlar vasıtasıyla duymuştum ilk. Aşka dair, ilişkilere dair türlü tanımlama var ancak her biri aşkı bir yerlere sıkıştırıyor gibi geliyor ve hepsinin ötesine geçmenin tek yolu onun önünü açmaktan başka bir şey değil. Bunu açan terim ise hür aşktan başka bir şey değil bana kalırsa. Özgürce akmak isteyen suya benzetiyorlarmış aşkı, tam da bu işte!

Tamera'yı ziyaret eden dostlardan duyduklarım, oranın kurucularının yazdıkları ve diğer okumalarım, konuya dair izlediğim üç-beş videoya, paylaşıma ek olarak kendi düşünüp taşınmalarım ve deneyimlerim sonucunda bu konunun önemini her geçen gün daha da derinden idrak ediyorum.

Kadın-erkek ilişkisine barış gelmediği sürece dünyada barışın yaşanmasının mümkün olmadığını söylüyor Tamera canları (Kadın-erkek ilişkisine vurgu yapmaları LGBTQ bireyleri dışlıyor değil bu arada ancak genelde kullandıkları terminoloji bunun üzerinden kuruluyor.). Hak veriyorum.

***

Algılayabildiğim kadarıyla, yaşadığımız dünyada -istisnaya yer vermeyecek derecede- her şey çapraşık. Doğamızı yaşamıyoruz, hayata bize anlatılan veya uydurduğumuz bir takım hikâyeler üzerinden bakıyoruz ve bu bizi hakikatten uzak tutuyor. Her geçen gün kirlenen ve gitgide kartopu gibi büyüyen bir hikâyeler zinciri, insanı özünü yaşamaktan uzak tutuyor ve hemen her an'ını taktığı maskeler üzerinden yaşıyor; bilerek ya da bilmeyerek -mış gibi yapıyor, durmaksızın; ve dahi yalnızken bile...

Yaşadığımız kültür, kıtlık bilinci üzerine kurgulanmış durumda ve bu nedenle rekabet her yerde. Hiçbir şeyden yeterince olmadığı inancı, birbirimizin omuzlarına basarak o şeylere erişebilmek için mücadele etmeye çağırıyor bizi. Yeterince kaynak yok, yeterince gıda yok, yeterince para yok, yeterince huzur yok, yeterince neşe yok, ve tabii ki yeterince aşk-sevgi yok!

Yeterince olmayan her şey, öhömmm ben biraz iktisat okudum da, arz-talep dengeleri sonucunda yüksek fiyatlı olur. Az sayıda olan ve bedeli yüksek olan şeylere ise herkes erişemez, sadece seçkin bir azınlık... Ona erişen ise tutunmalıdır, zira kaptırdığı takdirde bir daha erişememe riski vardır.

Yeterince olmayan aşk ve sevgi için de piyasanın kuralları dibine kadar geçerlidir. Birini ya da bir şeyi severiz ve nasıl bir sevmekse bu, yanında hemen endişeler belirir. Sevginin tadını çıkarıp onu doyasıya yaşamaktansa onu elde tutmaktan ve biricik olmaktan başka bir şeyi düşünemez oluruz. Hangimiz ebeveynlerinin birbirine, kardeşlerimize veya diğer varlıklara olan sevgisini kıskanmadı; hangimizin içi, çok sevdiğimiz bir arkadaşımız sırlarını ya da neşesini bir başkasına akıttığında sıkışmadı; ve tabii ki hangimiz sevdiği kadının/adamın gitmesinden, bir başkasını -daha- sevmesinden, ve hatta bir başkasına beğeniyle bakmasından rahatsız olmadı?

İyi de çok zor ulaşılan ve Kaf Dağı'nın arkasında olduğunu düşündüğümüz aşkı bulduğumuz takdirde ona yapışmamak ne mümkün, değil mi? Kaybedersek o boşluğu kim/ne dolduracak? Buna izin veremeyiz ve böylece başlarız aşkımızın-sevgimizin önüne barajlar örmeye. Bu su akıp gitmemelidir, ondan doyasıya ve yalnızca biz içmeliyizdir. Akıp gitmeyen ve yenilenmeyen su ise bulanıklaşır ve zamanla pislik tutmaya başlar. Artık berrak olmayan su nedeniyle paniğe gireriz ve kaybetme korkusu barajın setini yükseltmemize ve onu kaybetmememizi garanti altına almaya çalışmamıza yol açar. Sonuç ise iyice durgunlaşan ve yaşam kaynağını kaybetmiş olan bir birikintiden ibarettir.

Suyun kaynağının çok daha yukarılarda olduğunu ve müdahale etmediğimiz sürece her daim akacağını unutmuşuzdur. Önünü kestiğimiz suyun yaşam enerjisini kaybettiğini ve bizi artık beslemediğini, dahası bundan beslenen diğer can'ları da engellediğimizi bir zaman belki fark ederiz, belki etmeyiz.

Aşklı meşkli ilişkilerde yaşanan da tam olarak bu gibi geliyor bana. Şu acımasız ve sınırlı dünyada tutunacak birtakım dallar ararız ve eğer şanslıysak bu dalların en sağlamlarından biri huyu huyuma suyu suyuma bir sevdiceğe kavuşmaktır. Kavuştuğum an'da ise önünü kapayıp barajı kuruvermek isterim. Benden gayrı hiçbir şeye, hiç kimseye akmasın isterim. Hep beni sevsin, sadece beni sevsin isterim. O da boş durmaz ve aynılarını yapar, hisseder. Böylece kapalı devre bir sevgi sistemi kurarız. Bok kurarız!!! Tam da yukarıda yazmış olduğum kokuşmuşluk hâli sevgiyi de öldürür, aşkı da, tutkuyu da; ya ayrılığa düşeriz ya da alışkanlıklar nedeniyle tutunduğumuz ve aslında artık olmayan bir aşka...

Çünkü korkarız; çok korkarız. Onu kaybetmekten, onun biriciği olmamaktan, onu paylaşmaktan, yalnız kalmaktan, başkalarıyla kıyaslanmaktan, zayıf görünmekten, incinmekten korkarız.

Çünkü bize bu öğretildi. Çünkü her şeyin az olduğu bilgisi (!) paylaşıldı bizle. Para ve yiyecek gibi sevgi de... Onu bul ve yapış dendi bize, hiçbir şekilde kaybetme dendi, çok nadir başına gelir dendi, öbür yarı'n dendi, ruh ikizin dendi. Aşk kısıtlı dendi, her şey gibi kısıtlı; aman haa dendi, dikkat et dendi.


Oysaki aşk her yerde! Biraz önce bir anda kopan rüzgarla bahçede deli gibi hışırdayan dut ağacının (ismi Fuşi Fuşi, isim babası Rob) yapraklarında; onun yanındaki ayva ağacının (ismi Mandinga, isim anası Hanna) etrafında şu an eşelenen tavuklarda, uzaklardaki bir başka horozla ötüşme rekabetindeki horozda ve onlar gibi ötmeye çalışıp onları kandıracağını zanneden Emre'nin şapşallığında; minicik bir tohumken içinde taşıdığı bilgiyle kocaman olup harika meyveler sunan türlü bitkide...

Aşk her yerde dostum... Anne babanın korumacılığında ve korkularında -bile-; pazar yerindeki teyzelerin güler yüzünde ve alın teri ile üretip sunduğu pekmezde; bir dostun hatır sormasında, "Eee nasıl oldun?" demesinde; hakikati arayan insanın bitmek bilmeyen çabasında, bazen düşüp sürünmesinde, bazen şahlanarak kanatlanmasında, her daim devinmesinde...

Ve aşk her yerde azizim... Sevgilinin bir bakışında, bazen bir sevişmede, bazen kavuşmada, bazen uzak düşüp ayrı kalmada ve sonra yeniden birleşmede; güzel hâlleri sürdürmeye gayret etmekte ancak onlara tutunmamakta, saplanıp kalmamakta; eğer ki gidiyorsa onu en güzel dileklerle ve sonsuz kabulle yolculamakta; durumlar sallantıdaysa paniğe girmeden sallantının geçmesini ve bunun hayra dönüşmesini sabırla ve sakince beklemekte...

Görsel: Göktuğ Taner

Ve belki de aşk O'nu tamamen özgür bırakabilmekte, kendini de öyle...

O'nun başka varlıklardan beslenmesine ket vurmak bir yana, bunun için teşvik edebilmekte...

Başka varlıklardan beslenebilmeye açık kalabilmekte...

Endişeleri aşka bulaştırmamakta aşk...

Biricik olmaya gerek olmadığını idrak edebilmekte...

Sınırsızlığı görmekte, onu deneyimlemeye cüret etmekte...

Kafamızı nereye çevirsek orada aşk olduğunu görebilmekte...


Ve aşk dayanışmada...
Binlerce yılın tortusu her yerimizi kaplamışken bunu bir ya da iki başımıza halledemeyeceğimizi bilmeliyiz... Hikâyeleri paylaşmaktan, başkalarının suretinde kendimizi görmekten çekinmemeli, birbirimizden beslenmeliyiz. Diğerlerinin desteğini almalı, farklı deneyimler duymalı, mahrem dediğimiz şeyleri herkesin yaşadığını hatırlamalıyız.

Dibine kadar toplumsal ve kültürel bir şey aşk, diğer her şey gibi. Üstümüze yapışmış ezberlerden azade bir şekilde bakmak hiç kolay değil; zorla giydirilmiş gömlekleri çıkarıp ateşe atmak ve çıplak kalabilmek de öyle. İşte bu nedenle aşkta da dayanıştığımız bir döneme geçme zamanımız çoktan geldi. Artık topluluk destekli hür aşk'ı yaşama zamanı... Artık yaşayageldiğimiz bu savaşlara son verme zamanı... Aşkı onararak ve hakikatini özgürce yaşayarak iç barışımızı hatırlamanın zamanı ve kim bilir, belki de çok uzun zaman sonra ilk kez dış barışı da yaşama zamanı.

Aşkın serbest yaşanması sadece ve illaki çok eşlilik demek değil. Bu gayet mümkün; tecrübe ve gözlemlerime göre çoğumuzun doğasına daha uygun fakat kilit nokta bu değil. Kilit nokta her ne yaşıyorsak bunu hür bir şekilde ve farkındalıklı olarak ve hissederek yaşamak. Aşkı her yerde, her an'da görebilmek... Hayatında biri varken bir başkasına -türlü şekillerde- akabilmenin yanı sıra hayatındaki o özel kişiye de özgürce akabilmek, onu da korkmadan sevebilmek hür aşk. "Ya şöyle olursa, ya böyle olursa"lara prim vermeden yaşamak... Yani tam anlamıyla an'ı yaşamak aslında hür aşk. An'ın gerektirdiğine boyun eğmek sadece. Tam bir farkındalıkla...

Aşk olsun...
Aşk, olsun...

*** ***

Okuyucuya not: 

Bu blogda okuduklarınız sizde bir yerlere dokunuyorsa, bu yazılardaki paylaşımları ve emeği onurlandırmak ve yazana bir karşılık armağanı vermek (para veya diğer) ya da okuduklarınıza dair geri bildirimlerinizi, fikirlerinizi, kendi tecrübenizi, olumlu ve olumsuz eleştirilerinizi paylaşmak isterseniz,

emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşabilirsiniz.


Maddi ve manevi her türlü bağa ve armağana açığım.

16 Ağustos 2018 Perşembe

"neden?"

"Neden?" sorusunu uzunca bir süredir mümkün mertebe, -en azından farkındalıklı kalabildiğim sürece- kullanmıyorum.* Bu sorunun arkasında gizli bir şiddet yatıyor gibi geliyor bana.

* Nesnel değil, öznel durumlardaki "neden" sorusundan bahsediyorum. Aşağıda daha açık bir şekilde anlatmaya çalışacağım.

Zira bu soru, çoğunlukla, bir şeylerin yanlış olduğuna dair değerlendirmemizi ve ön yargımızı içeriyor ve pek sıkıntılı. Bu sorunun muhatapları, yani hepimiz, hemen her seferinde aniden savunmaya geçiyoruz. Zira daha ziyade doğru gitmeyen bir şeyler olduğu düşünüldüğünde sebep sorgulamaya, hatta bir nevi hesap sormaya meyilliyiz gibi geliyor bana. Bir şey "olması gerektiği gibi" akıyorken bu soruyu duyma olasılığımız pek düşük.

"Olması gerektiği gibi"yi tırnak içine almam boşuna değil. Geçmişte de buna dair bir şeyler karalamıştım ("olan" ve "olması gereken"); bir "olan" var, bir de "olması gereken", yani olması gerektiğini düşündüğümüz. "Olan" gayet açık ve nesnel bir gerçeklikken*, "olması gereken" sonuna kadar özneldir. İsterse belli bir insan grubunun %99'unun "olması gereken"i aynı olsun, bu, yine de bunun öznel olduğu gerçeğini değiştirmez. Bunun farkındalığını çok önemli buluyorum.

* Dikkat! "Olan"ın nesnel bir gerçeklik olması, bizim onu bütünüyle ve nesnel bir şekilde kavrayabildiğimizi göstermez. Aynı "olan"ı herkes kendi nesnel bakışıyla anlamlandırmaya çalışır ve yorumlar; çoğu zaman bambaşka şekillerde...

Örneğin en zorlandığım "neden?" sorusu, yeni tanıştığım birinden veya eski bir dosttan, hiç fark etmez; köyde yaşıyor olmama rağmen neden tarım-toprak işleriyle pek ilgilenmediğimin sorgulanması şeklinde zuhur ediyor. Soran kişi bunu tüm masumiyetiyle ve üstüne düşünmeden soruyor ve kötü bir niyeti yok elbette; köyde yaşayan kişinin otomatik olarak toprakla ilgilenmesi gerektiğini (ya da ilgileneceğini) varsayıyor ve sadece soruveriyor. Sorunun muhatabı Emre ise, zaten çok zorlandığı bu konuya dair cevap verirken akla karayı seçiyor. Çünkü Emre, bu işleri yapmayı çok istese ve zaman zaman kısmen yapmış olsa da bir türlü yoğunlaşmayı ve istikrarlı bir şekilde ilgilenmeyi becerememiş ve bundan dolayı kendini zaten kötü hissedegeliyor. Konuya dair tecrübe ve bilgi eksikliğinin yanı sıra, arka planda Demokles'in kılıcı gibi sallanan öyle bir "ben yapamam, ben beceremem" kalıp-düşüncesi var ki hemen her türlü somut üretim isteğini fena halde baltalıyor. Diğeri tüm bunlardan habersiz, otomatik olarak gelen soruyu aktarıyor sadece ama karşı tarafta, pıfff neler neler olabiliyor... :))

Alternatif ne olabilir? Sadece bir örnek:

"Eee, bostan falan yapıyor musun bari?"
"Yok, ona pek vakit ayıramıyorum."
"Anlıyorum; nasıl geçiyor mesela bir günün, nelerle ilgileniyorsun?"
...

"Aaa neden?" diye sorulması yerine böyle bir akış durumu o kadar farklılaştırıyor ki... Konu gerçekten canlıysa ve karşı tarafta merak uyandırıyorsa da farklı bir şekilde sorulabilir en azından: "Hımmm; vaktin olsa yapmak ister miydin?" gibi bir soru sorulup olumlu yanıt geldiği takdirde "Peki bunun için neye ihtiyacın var?" gibi bir şeyle devam edilip o kişi desteklenebilir. "Aaa neden?"den çok farklı bir yere götürür bizleri.

Bu, benim yaşadığım ufak bir örnek olmakla birlikte "neden" sorusunun yarattığı -belki biraz abartılı bir ifade olabilir ama- terörü her yerde, herkeste, sıkça gözlemliyorum.

***

Bir de "iyi" ve "kötü" bulduklarımıza göre bu soruyu sorduğumuzu ya da sormadığımızı fark ediyorum. İyi bulduğumuz, sevindiğimiz şeyler için sormadığımız "Neden?" sorusu, olumsuz olduğunu düşündüğümüz durumlarda hemencecik ortaya çıkıveriyor. Örneğin şöyle bir gözlemim var: İnsanlar ne zaman bir boşanma haberi duysalar "neden?" diye soruyorlar, arkasında "ne olmuş ki?", "anlaşamamışlar mı?", "başka biri mi varmış?" gibi alt sorularla. Bu insanlar için bir arada kalmak iyi, güzel, hoş olan iken ayrılmak nahoş. Bense, mesela, birilerinin evlendiğini duyduğumda "neden?" diye soruyorum; arka planda "ne gerek varmış ki?", "takılsalarmış ya", "niye sistemin dayattığı birliktelik formuna boyun eğmişler ki?" vs diye düşünerek. Ve bu ikisinin birbirinden farkı yok. İkincisinde de benim birtakım doğrularım devreye giriyor ve buna uygun davranmayanları -çoğunlukla içimden- sorguluyorum; hepsi bu.

*** *** ***

Görsel: İlknur Urkun Kelso


Değinmek istediğim diğer bir konu, her şeyin birbirini etkilediği ve sebep sonuç ilişkilerinin çoğu zaman bize göründüğü kadar basit olmadığı. Yani öznel ya da nesnel bir konuda "neden" sorusunu sorup birtakım sonuçlara ulaşıyoruz belki fakat her şeye etkiyen o kadar fazla değişken var ki bir şeyin neden(ler)ini gerçekten bulmak o kadar da kolay değil aslında.

Mesela geçen kış arka bahçeye diktiğim pırasa fideleri neden büyümedi? Lahana ve karnabaharlarla karışık diktiğim için mi, az suladığım için mi, toprakta yeterince organik madde olmadığı için mi, bu kış kış gibi geçmediği için mi, yoksa bambaşka sebeplerden dolayı mı? Bu ve diğer etkenlerin yüzdesel etkileri nedir? Hangisi ne kadar etkiledi? Aklıma gelmeyen ve asla gelemeyecek olan başka sebepler de olabilir mi?

Veya Ayşe'yle Ahmet niye evleniyorlar? Sisteme boyun eğdikleri için mi, Ayşe işinden ayrılabilsin ve tazminat alabilsin diye mi, artık çok yaşlı olan Sevim teyzelerini memnun etmek için mi? Bilinç altlarında yer alan diğer sebepler, gelinlik giyme hevesi, pratik nedenler vs. Aynı şekilde bu sebeplerden hangileri gerçek ve ağırlığı ne, kim bilir ne gibi diğer sebepler olabilir...

Pırasaların büyümemesi gibi pratik konularda neden sorusu yine de faydalı elbette. Kesin bir cevap bulamayacak olmamız, bu soruyu sormamızın ve birtakım sonuçlara ulaşarak bir sonraki denemede daha iyi pırasa yetiştirme ihtimalimizin önünde durmasın. Fakat iş Ahmet'le Ayşe'nin evliliğine ya da boşanmasına gelince; işte bu ve benzeri durumlardaki "neden" sorularını yavaşça yere bırakıp sadece dinlemekte, anlamaya gayret etmekte ve yargılamamakta büyük fayda var.

*** *** ***

Zaten davranışlarımızın, seçimlerimizin arkasındaki sebepler sonsuz olmakla birlikte kişisel kararlarımı çok daha duygusal bir şekilde almaya ve sonra bunları gerekçelendirmeye meylettiğimi fark ediyorum (herkesin böyle olduğundan emin değilim ama bence öyle); ki bu da nedenleri sorgularken önemli olabilir. Yine ufak bir örnek, söylemek istediğimi daha anlaşılır kılacaktır: İki ay kadar önce kırsalda yaşayan ve çok sevdiğim dostları ziyaret ettiğimde içimde orada yaşama, oraya yerleşme heyecanı çok güçlü bir şekilde var etti kendini. Sonradan fark ettiğim üzere, o süreçte bu heyecanımı haklı kılacak türlü neden sıraladım ve bu ihtimali rasyonalize ettim sürekli.

Gel zaman git zaman bu heyecanımda azalma hissettim, dostları yine ziyaret ettim ve şu an için bu adımı atmaya hazır olmadığımı fark ettim. Bu sefer de oraya yerleşmemeye dair türlü sebepler sıralanmaya başladı zihnimde.

Hatta öyle ki orada olduğum günlerde konuya dair düşünürken ve doğru olan kararı görmeye, hissetmeye çalışırken, içim biraz olsun bu fikre akmaya başladığında, yine beni oraya çağıran sebeplere ağırlık verdiğimi; bir an sonra bu ihtimalden biraz uzak hissetmeye başladığımda ise bu sefer oraya gitmemeye dair sebeplerin zihnimde yoğunlaştığını fark ettim.

Yani almaya çalıştığım karar an'dan an'a değişip dururken, zihnim hızla duruma adapte olup o andaki kararı doğru kılacak milyon tane sebep buldu. Oysaki hadise, çoğunlukla, arkadaki sebeplerde değil, içteki heyecanda bana kalırsa.

Tüm duygular gibi, hatta belki hepsinden daha hızlı değişebilen heyecan duygusuyla karar almak ne kadar doğru, onu da ayrı bir tartışma konusu olarak şuracığa bırakmış olayım. Şimdilik bu kadar.

(((Bugünlerde fena takıldığım bir şarkı var, yazıdan bağımsız olarak iliştiriyorum: https://open.spotify.com/track/0pFu0rH9bPiPNm7dTZ9Wzv?si=fRjxV54KRqySaZSH4gM4Mw )))

*** ***

Okuyucuya not: 

Bu blogda okuduklarınız sizde bir yerlere dokunuyorsa, bu yazılardaki paylaşımları ve emeği onurlandırmak ve yazana bir karşılık armağanı vermek (para veya diğer) ya da okuduklarınıza dair geri bildirimlerinizi, fikirlerinizi, kendi tecrübenizi, olumlu ve olumsuz eleştirilerinizi paylaşmak isterseniz,

emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşabilirsiniz.


Maddi ve manevi her türlü bağa ve armağana aç ve açığım.

Bu yazıyı, önümüzdeki günlerde çıkacağım Çanakkale yolculuğunun ulaşım masraflarına adamak istiyorum. Bir kısmı ya da tamamı çıksa ne güzel olur. :))