Sayfalar

7 Nisan 2019 Pazar

gitmek

7 Nisan 2009'da, bundan tastamam 10 sene önce "yapsam mı... gitsem mi..." yazmışım feysbuk profilimde. Bu 10 yılda köprünün altından ne sular aktı; neler yaptım, ne çok gittim... Neler okudum, neler öğrendim ve unuttum (en çok da unuttum).

10 yıl önceki "yapma"-"gitme" kararını almaya çalışan Emre'den neredeyse eser yok bugün. Gerçi diğer yandan o Emre bugünküne gebeydi; bugünkünün yarınkine olduğu gibi. Tırtılın kozasından çıkıp kelebeğe dönüşmesi işte; zaten tüm hayat da bu sürekli dönüşümden başka nedir ki... Güvenli bir rahme düşüverir, oranın şahane konforlu ortamında serpilir ve zamanı gelince dünyaya gözünü açarsın. Bir ceninken bebeğe, yavaş yavaş bir çocuğa ve yetişkine dönüştükten sonra zamanla yaşlanır ve yeni bir forma geçersin.

Nerede yaşadığına ve o bölgedeki kültüre göre, belki ateş dönüştürür bedenini, belki topraktaki mikroorganizmalar ve irili-ufaklı böcekler... Belki bedeninden arta kalan küller havaya savrulur ve milyon tane parçacık yine suya, toprağa karışır; belki gömülen bedenin toprağa dönüşür ve oralarda yaşayan keçinin sevdiği bir ota rahim olur. Kim bilir belki o keçi otu yer ve belki torunun da, o keçinin torununun torununun torununun verdiği sütten kızının yaptığı yoğurdu... Yani bir anlamda seni yer torunun... Garip ama...

Veya belki bambaşka bir senaryo oynanır ve diğer sonsuz olasılıklardan herhangi biri vuku bulur; her şekilde tam da olması gereken, olacak olan olur. Yoksa başka bir şey olurdu...

Fotoğraf: Emre, yani ben
Yer: Karagöl, Borçka

Takım elbiseyi bir daha üstüne almak ve her gün tıraş olmak istemeyen 2009 model Emre şehirden uzaklaşmaya dair kafa patlatıyordu; onunla hemen hiçbir şekilde ilgisi olmayan ama bir şekilde gebe olduğu 2019 model Emre ise -çok şükür ki- kafa patlatmayı büyük oranda bıraktı. Hayat nehrinde bir kano ile akıyor ve yaptığı, küçük kürek dokunuşlarıyla güvenli şekilde ilerlemeyi sağlamak; ötesi ise nehrin inisiyatifinde.

En azından öyle yaptığımı zannediyor, umuyorum. Geçen günkü paylaşımda da söylediğim ve belki de bundan sonra hayata dair yazmaya, atıp tutmaya cüret ettiğim her seferinde söylemekten kendimi alıkoyamayacağım üzere bütün bunlar sözcüklerden başka bir şey değil. Bu sözcükler bir zihinden çıkıyor nihayetinde ve bu zihin çok ama çok fazla şeyden ibaret: Özümle ve ruhumla temasımdan çıkan bir sürü oluş hâli de var orada; deneyimler, ezberler, şartlanmalar da; kültürden ve atalardan gelen armağanlar ve yükler de. Sözcüklerimin ve eylemlerimin temizliğinden ve saflığından hiç ama hiç emin değilim ama becerebildiğim ölçüde öyle bir yerden yaşamaya, öyle bir yerden konuşmaya, öyle bir yerden olmaya ve eylemeye niyet ve gayret ediyorum.

Galiba tek yapmam gereken kendimi bilmek, daha çok kendim olmak, fazlalıklardan ve her türlü yükten arınmak ve özümden ibaret kalmak üzere gitmeye devam etmek...

10 yıl önce gittim ve sonra ohooo kaç kere daha gittim. Dışarıda ve içimde gitmeyi sürdürdüm ve görünen o ki böyle de devam edecek. Ve gittikçe, umarım ve inşallah, üstümdekileri soyunmaya devam edeceğim. Saflığıma ulaşana kadar; ulaşabilirsem...

5 Nisan 2019 Cuma

İyi ki doğdum da...

Dün sosyal medyada minik bir mesaj döküldü zihnimden, kalbimden ve parmaklarımdan; buraya da not düşeyim istedim:

Tamam iyi ki doğdum falan da acaba niye doğdum? Var mı bir sebep ya da sebepler, yoksa evrendeki sonsuz olasılıklardan tesadüfen ortaya çıkmış bir varlık mıyım sadece?

Sebep(ler) olup olmadığını bilmiyorum ama her geçen gün, herhangi bir şeyin tesadüf olmadığını daha derinden idrak ediyorum.

Sonsuz büyüklükte bir organizmanın hem bir parçası hem de ta kendisi olduğuma/olduğumuza daha fazla inanmaya başlıyorum. Hâlâ şüpheyle yaklaşsam da gördüğüm, deneyimlediğim her şey, yaşamımın ta kendisi beni "inanmaya" yaklaştırıyor. İnandıkça her şey kolaylaşıyor da... "İyi"-"kötü", "doğru"-"yanlış" gibi kavramlar, "-meli","-malı"lar üstümden her geçen gün biraz daha düşüyor ve olan her şeyin, olabilecek olan tek şey olduğunu ve benim yapabileceğim en hayırlı şeyin bunu kabul etmekten ibaret olduğunu anlıyorum.

Kazanılacak bir dava yok, yenilmesi gereken düşmanlar yok... İdeolojiler, tutunduğum değer yargılarım, ahlâk anlayışım, hepsi gittikçe üstümden düşüyor ve bu durumda yönümü çizen tek şeyin içimdeki sevgi ve coşku olmasına, bunlarla hep bağlantıda kalabilmeye niyet ediyorum. Bunu yapabildiğimde, oluş hâlim ve buradan çıkan eylemlerim hep çok hayırlı oluyor bence; dilerim ki her geçen gün bunu daha da süreklilik hâlinde deneyimlerim.

Bir yandan da bunlar sadece birtakım sözcüklerin yan yana gelmesi işte... Bunları yazdım diye böyle mi oluyorum hemen! Ayrıca mesela bir yıl önce bambaşka şeyler söylerdim, şimdi bunları söylüyorum; muhtemelen yarın da değişecek. Şimdi ulaştığım nokta doğru da dünkü yanlış mıydı o zaman? (Hani hep öyle gelir ya...) Eğer öyleyse yarın ulaşacağım yer daha mı doğru olacak? Hep ilerliyor muyum? Sahi ilerlemek ne demek?

*** ***

Neyse işte; doğum günü çocuğu olmanın bana verdiği yetkiye dayanarak birkaç dakikanıza göz diktim, kendimi parmaklarıma teslim ettim ve bunlar çıktı. Yetkimi kötüye kullanmamak için şimdilik burada duruyorum. 

İyi ki varım, iyi ki "insan olmak" denen bu zorlu, karmaşık ama çok da keyifli deneyimi seçmişim (eğer ki seçmek diye bir şey vardıysa...).

Herkesin içindeki yüceliği selamlıyorum. 

28 Şubat 2019 Perşembe

F5

Mandala: Elif Akan - "Yol"
Kendimi anlatasım, kendimden haber veresim var lakin yazamıyorum bir süredir. Başlayıp başlayıp siliyorum yazıları. Filmlerdeki tıkanmış yazar tipolojisi gibiyim, daktilosuyla yazmaya oturup, sürdüremeyip kağıtları buruşturup sağa sola atar ve bu kağıtlar bir yığına dönüşür ya hani...

Sildiğim yazılardan birinden bir kenara ayırdığım şöyle bir paragraf vardı; şu an yazamama sebebimi de anlatıyor biraz:

"Gerek kendime gerekse dünyaya dair daha fazla şey öğrendikçe, esasında hiçbir şey bilmediğimi ve bilemeyeceğimi daha iyi idrak ediyorum. O kadar engin bir evrende yaşıyoruz ki bir şeyleri gerçekten anlamak, bilmek ne mümkün!"

Bu paragrafta bir şeyler öğrendiğimden dem vurmuşum fakat bugün baktığımda hiçbir şey bildiğim yok kısmı çok daha yoğun. Resetlenmiş ve bembeyaz bir sayfada yeniden başlıyormuşum gibi hissediyorum bu aralar. Hayata dair düşüncelerimin, oluş hâlimin, eylemlerimin, yaşadığım yerin, yakın ilişkimin değiştiği ve yenilendiği bir süreçteyim. Geçen gün kullandığım ifadeyle "Sanki biri sürekli F5'e, 'yenile' tuşuna basıyor benim adıma." Ve her yenilenişte bildiğim her şeyi unutuyorum gibi...

Hiçbir şey bilmeyen kişi ne yazabilir ki...

Dün birkaç arkadaşıma seslenirken şöyle bir şeyler çıktı: "(...) Ve bütün bu değişkenlik içindeyken kendim ve her birimiz için diliyorum ki kendi merkezimize köklenelim, kendimizi yaşama (gerçekleştirme) yönündeki algılarımızı açık tutabilelim. Bunu gerçekten yapabildiğimizde diğer hiçbir şeye köklenmeye gerek de yok muhtemelen."

Yalnız bu da bazen çok yorucu oluyor yahu. O kadar büyük bir mesaiymiş ki meğer... 2012'den beri hemen hemen tam zamanlı işim: kendimi bulmak, kaybetmek, yeniden aramak, yeniden bulmak, ... ve ilk başlarda bir şekilde daha kolayken zaman geçtikçe zorlaşıyor sanki. Derinleştikçe, eğer ki bu derinleşmekse, vardığım yer tekinsiz bir yer. Sanki başlarda köklerim hızlıca ve kolayca toprağa tutundu; o zaman her şey daha berrak ve net idi. Sonrasında ise aşağılara indikçe daha büyük kayalara ulaşıp onların da arasından geçerek daha aşağıdaki boşluklu bir katmana geldi ve şimdi orada başıboş salınıyorlar gibi.

Sanırım o boşluklu katman benim özüm ve hiç bitmeyen dönüşüm nedeniyle bir yere çapa atıp sabit bir rahatlığa ermek pek mümkün değil. Ya da mümkün ama ben seçmiyorum; istesem daha yukarıda kalırdım.

(Bu benzetmeler ne kadar yerinde, derinleştiğimi sanmalar gerçeğimi ne kadar ifade ediyor acaba...)

***

Kendime, insanlara, dünyaya baktıkça ve biraz yol kat ettikçe, her şeyin geçici olduğunu iyice anladıkça, yargılardan sıyrıldıkça ve olanı olduğu gibi kabul etmeye başladıkça; bir yandan müthiş bir hafiflik hâli deneyimlerken bir yandan da her türlü değeri, düşünceyi bir kenara bırakma yoluna girdiğim için tutunacak bir şeyler, köklenecek bir yer bulma ihtiyacımı karşılama konusunda zorlanır buluyorum kendimi. Çünkü iyi-kötü ortadan kalkıyor, kızacak şeyler ortadan kalkıyor, uğruna mücadele edilecek idealler ortadan kalkıyor, alışkanlıklara tutunmalar ortadan kalkıyor. Eh kökler de boşlukta salınıyorlar.

Ve bütün bunlar beni şuraya getiriyor: Sadece ve sadece dönüşüm ve an'ın getirdikleri var aslında. Herkesin bildiği kadar yaşadığı, elinden geleni yaptığı; canlısı-cansızı sürekli devinim hâlinde akıp giden bir evren...

Peki bu dünyada kişi ne yapmalı? İşte olsa olsa kendine bakmalı, bütün iş bundan ibaret; galiba...

***

Bu arada F5'e basıp duran tabii ki benden başkası değil...

23 Ocak 2019 Çarşamba

ben (?)

"Var olduğumdan emin değilim, gerçekten. Ben, okuduğum tüm yazarlarım, tanıştığım tüm insanlarım, sevdiğim tüm kadınlarım, ziyaret ettiğim tüm şehirlerim ve tüm atalarımım." - Jorge Luis Borges

Ben neyim?

Bedenindeki hücrelerin her biri bugüne kadar milyonlarca forma girmiş ve şu sıralar hasbelkader bende birleşmiş olan, sürekli değişen, yenilenen fiziksel bir organizmayım. Mesela büyük bir kısmım sudan oluşuyor, bu da demek oluyor ki içimde Van Gölü'nden Büyük Okyanus'a, yağan yağmurlardan sayısız hayvanın çişine, her yere girip çıkmış milyonlarca su molekülü var. Katı yapıtaşlarım da farklı değil. Dünyanın ve hatta evrenin oluşumundan beri o formdan bu forma girmiş olan bir sürü molekül, bir şekilde yediğim gıdalara dönüşmüş, sonra da Emre'nin hücreleri oluvermiş. Çok acayip, değil mi? ((-:


Zihin konusuna girince olay iyice tuhaf bir hâl alıyor ve "ben kimim?", "ben ben miyim?, "ben diye bir şey var mı ki?" gibi soruları derinleştiriyor. Mevcut zihnimin; bir şekilde öğrendiğim, deneyimlediğim, okuduğum, duyduğum ve üstüme boca edilen tüm şeylerin bir toplamı olduğunu düşündüğümde ve bunlara bilinç altımdaki ve kolektif bilinç dışımızdaki etmenleri eklediğimde, "ben"in ne olduğu silikleşiyor.


Bir de ruh diye bir şey var diyolaa, sahi o ne ola? Bedenden de zihinden de ayrı, tam olarak anlayamadığım ama varlığına iyice inanmaya başladığım, benden öte bir varlık. Yüksek benliğimin tezahürü, atalardan aktarılan bilgileri, birtakım enerjileri taşıyan acayip bir form... İfadeler tam olarak doğru olmayabilir, takılmayın lütfen. İddialı olduğum, üstüne konuşabileceğim bir konu değil zaten; sadece en azından diğer iki maddeden de derin bir yerlere dayandığını sezdiğimi not düşeyim.


Görsel: Filiz Telek

E nasıl oluyor o zaman? Kimim ben hakikaten?


Her an birtakım durumlar oluyor ve ben (?) tepki veriyorum mesela. Bu tepkiyi bileşenlerine ayırırsak, içinde yukarıda yazdığım her şey var: Bedenimin, zihnimin ve ruhumun biriktirdiklerinin bileşkesinden ortaya çıkan cevap... Peki bu cevabı ne kadar otomatik veriyorum, ya da ne kadar yavaşlayıp araya önce nefes almayı sıkıştırabiliyorum?

Burası pek kritik sanki! Eğer ki yazdığım tüm etkenlerden bağımsız bir ben varsa orada (bilinç denen şey bu mu yoksa?), ona ne kadar erişebiliyorum; daha doğrusu o, yaşadıklarıma ne kadar etki edebiliyor; ya da ne kadar edemiyor ve aslında otomatik pilotta yaşıyorum?

Öte yandan otomatik tepki vermiyor ve yavaşlıyorsam bu iyi galiba ama peki bu durumda yavaşlamamı sağlayan ne; yavaşlamayı bana hatırlatan ne? Yine okuduklarım, hayatıma dokunan kimseler, ruhumun deneyimleri, bedenimin biriktirdikleri vs. değil mi? Yani yine beni oluşturan sonsuz bileşenin bileşkesi. Bu durumda, otomatik tepki vermemde olduğu gibi vermememde de başka türlü bir otomatiklik yok mu? :))


Mesela düşünceler(im)in ben olmadığını daha geçen gün idrak edebildim. Hatta kısacık bir ses kaydı alıp paylaşmıştım (Bağlantısı burada). O gün, okuduğum kitaptaki bir cümle zihnimde birdenbire bir düşünce oluşturdu ve ilk kez , düşünceler(im)le ben arasındaki ayrımı görebildim. Bu düşünceyi oluşturan ben değildim, kendisi oluşuverdi. İşte ben burada devreye giriyor olabilir miyim? Bu düşünceyi sahipleniyor muyum, sahiplenmiyor muyum; onu takip etmeyi mi seçiyorum, etmemeyi mi?

Derinleştikçe iyice beyin yakan bir konu bu, benim için.  Umuyorum takip edebilmişsinizdir... :))

***

Yazandan okuyana not:

Bu blogdaki paylaşımları ve emeği onurlandırmak ve yazana bir karşılık armağanı vermek (para ve diğer) ya da okuduklarına dair geri bildirimlerini, fikirlerini, kendi tecrübeni, olumlu ve olumsuz eleştirilerini paylaşmak istersen,

emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşabilirsin.


Maddi ve manevi her türlü bağa ve armağana açığım.

21 Ocak 2019 Pazartesi

acı ile göz göze, diz dize

Sıkışmalar, sıkılmalar, bunalmalar, Funda ile didişmeler, kendimle didişmeler... 2019 benim için sert başladı.

Çok şükür ki sağlıksal bir sorun ya da fiziksel iyilik hâllerimi bozan durumlar yok. Bunla birlikte psikolojik ve ruhsal zorlanmaların, en az hastalık, açlık, barınma, parasızlık gibi daha somut görünen sorunlar kadar etkili olduğunu düşünüyor, gözlemliyorum. Hatta sanki bu hâller daha fena bir yerden can yakıyor. Hastaysam, parasızsam veya ne bileyim evden çıkarılıyorsam falan, yapmam gereken az-çok ortadadır. Durum karanlık görünse bile bir fikrim vardır olduğum durumdan feraha nasıl çıkacağıma dair. Öte yandan sebebini bildiğim ya da bilmediğim bir şekilde içim sıkılıyorsa, ruhum daralıyorsa, karnımda bir yumruk hissediyorsam, işte bunla başa çıkmak o kadar kolay olmayabiliyor; ne yapacağımı şaşırıyorum bazen. Sert başladı derken bu tip bazı deneyimleri kast ediyorum.

***

İkinci hayatıma başladığım 2012 Temmuz'undan sonraki 5-6 yıl içinde, önceki 30 yılda olduğundan çok daha fazla yol kat ettiğimi düşünüyorum; şu son 8-10 ay -ve hele ki iki ay- ise, sanki bu 5-6 yılı bile katladı şimdiden. Tabii aranan kesinlikle ben olduğum için şikayet etme şansım yok.

Aranmakla kastım, geçtiğimiz yıl defalarca dile gelen derinleşme niyetim idi. Defterlerime yazdığım, içinde yer aldığım buluşmalarda dile getirdiğim, içimde duyduğum özlem hep derinleşmek oldu. Ve bu kadar isteyince, hayat da bana "al sana derinleşme!" dedi ve diyor ve bu her zaman çok hafif ilerlemiyor. Şikayetçi değilim, zaman zaman zorlansam da dev şükür hâlindeyim. Haa, bu ivme böyle devam eder mi, ederse nasıl başa çıkarım, işte onu bilmem.


1982-2012 aralığını, kendimle pek bağlantıda olmadığım bir süreç olarak görüyorum, ki bunun farkına varışım, bu bağlantıyı gerçekleştirmeye başladıktan sonra oldu. Bir şeyin yokluğunda, o şeyin farkında olmak ne mümkün. Gerçi içimde hep başka bir hayatı, başka bir Emre'yi, başka bir dünyayı özleyen tarafım vardı fakat ne olduğu hakkında fikir sahibi değildim.

Ve 2012'de çembere oturdum, jam'e katıldım, topluluk ruhunu tattım. Artık duygularıma dokunmaya, kendimin farkına varmaya ve üstelik hızla genişleyen kocaman bir topluluğun parçası olmaya başladım. Hayatı başımın çaresine bakmam, mücadele etmem gereken bir yer olarak algılama hâlim günbegün değişti, başka bir şey oldu. İnsanlarım vardı artık, gerçek bir dayanışma içinde yaşıyor idim (siyasal idealler vs. temelinde değil, topluluk bazlı bir dayanışmadan bahsediyorum.). Dünya çok daha güvenilir bir yer olmaya başladı, hayat bana çok iyi davranmaya başladı; böylece ben güvenmeye ve armağanlarımı keşfedip onları paylaşmaya başladım ve sonra hayat daha da iyi davrandı ve sonra ben daha da güvendim ve sonra ...

Bu yazıya pek yakışan resmini paylaşan Begüm Aykan'a teşekkürler.
Öte yandan bir şeyler de eksikti sanki ama yine, yokluğunda tam anlayamıyordum neyin eksik olduğunu; ta ki son zamanlarda kendisiyle gitgide daha fazla hemhâl olana kadar... Adını koyuşumun, cümle içinde kullanmaya başlayışımın ise topu topu iki aylık bir mazisi var: içimdeki acı ile yüzleşme ve ondan öğrenme.

Daha önce hayat akışında hiç zorlanmıyor değildim, zaman zaman içim sıkılmıyor, sıkışmıyor değildi, yaşam enerjimle bağ kuramadığım zamanlar olmuyor da değildi; fakat bu zamanlar gelip geçiyordu ve kendini bana göstermek isteyen gölgelerimle tam olarak yüzleşmiyordum ve bu nedenle de alacağım dersleri alamıyordum sanki. Bunun sebebi ise acıyı tam olarak buyur etmeme,  ona iyi bir ev sahipliği yapmama, onun içinde durmama gibi bir şeylerdi diye düşünüyorum şimdi. Ve işte bu son süreçte derinleşme sayıklaya sayıklaya bu yüzleşmeyi hayatıma davet ettim galiba. Artık bu durum(lar)da, özellikle de son iki aydır acının, zorlanmaların içinde daha sağlam duruyor, burun buruna geldiğim şeyi daha net görüyorum. Neyin acıttığının, neyin kalbimi kapadığının, neyin korkuttuğunun adını çoğu zaman koyabiliyorum artık. Kendimden saklanacak pek yerim kalmadı, içimde çok daha fazla yere ışık tutabiliyorum.

Ve evet zorlu oluyor, fena acıtabiliyor falan ama yine bu son süreçte içimde iyice bildiğim bir gerçek var, o da bende olmayan bir şeyin yüzeylenemeyeceği. Bu en basit hâliyle şu demek: Canım acıyorsa tohumu bende olduğu için acıyor; içimde coşku hissediyorsam o da ben'den olduğu için ortaya çıkabiliyor ve bu, her türlü his için geçerli. İşte şimdilerde artık tohumları, kaynağı görebilmeye başladım ve artık sadece zihinsel olarak değil, ta içimde biliyorum ki bir kişi veya bir durum beni mutlu ya da mutsuz edemez. Olsa olsa içimdeki olumlu ya da olumsuz bir sürü tohumdan bazılarını sulayabilir ve ben yeşeren bu duyguyu deneyimleyebilirim. Ama tohumlar hep bende ve ne kadarı ile yüzleşebilirsem kendimi ve dolayısıyla bağlantıda olduğum diğerlerini, dünyayı, evreni o kadar bilebileceğim.

Yine uzun zamandır zihinsel olarak bildiğim ama derinlerime yeni yeni işleyen diğer bir şey ise, her türlü acının, üzüntünün, zorlanmanın dev bir fırsat olduğu. Canım mı acıyor, kalbim mi sıkışıyor; işte derinleşme olanağı, işte içimin bilmediğim köşelerinde neler olduğunu didikleme şansı, işte fark etme zamanı; fark etme, gözünü kaçırmadan duygunun merkezine bakma ve içinden geçme fırsatı! Çok şükür ki son zamanlarda işte böyle bir yerlerde dans ediyorum; yaşadığım birtakım zorlu durumlar kendimle daha çok tanışmama, derinlerimi daha iyi tanımama, kendimle yüzleşmeme hizmet ediyor.

Ve bütün bu sıkıntılar, didişmeler ve sonrasında gelen yüzleşmeler, müthiş ve daha derin bir ferahlığa taşıyor beni. Kalbimin kapandığını görünce ve bunun adını koyunca kalbim açılmaya başıyor, içimin sıkışma nedenlerine ışık tutunca bu nedenler adeta yok oluyor, sevginin bir süreliğine gittiğini fark edip ortaya çıkan acıyı deneyimlemek için kendime izin verince sevgi yeniden zuhur ediyor.

Ve bir gün önce geri gelmeyeceğinden endişelendiğim hayat enerjim fışkırıveriyor bir yerlerimden; bir saat önce yabancılaştığımı ve uzaklaştığımı sandığım kadın, içimdeki o güzel konumuna bir an'da yerleşiveriyor yeniden!

***

Hayat enerjimden, içimdeki coşkudan, heyecanımdan bugüne değin çok şey öğrendim ve daha kim bilir neler öğreneceğim. Bunla birlikte son zamanlarda deneyimlediğim bu durum, içimde bunca zamandır var olan bir boşluğu dolduruyor sanki ve şimdi kendimi daha bir tam hissediyorum. Haa yarın bir gün yine yeni bir adım attığımda da şu an olduğum yer sığ, eksik vs gelecek muhtemelen.

Zira öğrendikçe, derinleştikçe, genişledikçe içimin dipsiz bir kuyu olduğunun daha çok farkına varıyorum. Hiçbir zaman sonlanmayacak ve kaçınmadığım sürece hep devam edecek bir yolculuk bu... Kendime doğru attığım her adım, beni bilmezliğimle, cahilliğimle daha fazla yüzleştiriyor; meyveleri büyüdükçe yere daha çok yaklaşan ağaçlar gibi hissediyorum ve ortaya çıkan tevazuda tatlı bir huzur buluyorum.

Şükür...

***

Yazandan okuyana not:

Bu blogdaki paylaşımları ve emeği onurlandırmak ve yazana bir karşılık armağanı vermek (para ve diğer) ya da okuduklarına dair geri bildirimlerini, fikirlerini, kendi tecrübeni, olumlu ve olumsuz eleştirilerini paylaşmak istersen,

emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşabilirsin.


Maddi ve manevi her türlü bağa ve armağana açığım.