Sayfalar

23 Ocak 2019 Çarşamba

ben (?)

"Var olduğumdan emin değilim, gerçekten. Ben, okuduğum tüm yazarlarım, tanıştığım tüm insanlarım, sevdiğim tüm kadınlarım, ziyaret ettiğim tüm şehirlerim ve tüm atalarımım." - Jorge Luis Borges

Ben neyim?

Bedenindeki hücrelerin her biri bugüne kadar milyonlarca forma girmiş ve şu sıralar hasbelkader bende birleşmiş olan, sürekli değişen, yenilenen fiziksel bir organizmayım. Mesela büyük bir kısmım sudan oluşuyor, bu da demek oluyor ki içimde Van Gölü'nden Büyük Okyanus'a, yağan yağmurlardan sayısız hayvanın çişine, her yere girip çıkmış milyonlarca su molekülü var. Katı yapıtaşlarım da farklı değil. Dünyanın ve hatta evrenin oluşumundan beri o formdan bu forma girmiş olan bir sürü molekül, bir şekilde yediğim gıdalara dönüşmüş, sonra da Emre'nin hücreleri oluvermiş. Çok acayip, değil mi? ((-:


Zihin konusuna girince olay iyice tuhaf bir hâl alıyor ve "ben kimim?", "ben ben miyim?, "ben diye bir şey var mı ki?" gibi soruları derinleştiriyor. Mevcut zihnimin; bir şekilde öğrendiğim, deneyimlediğim, okuduğum, duyduğum ve üstüme boca edilen tüm şeylerin bir toplamı olduğunu düşündüğümde ve bunlara bilinç altımdaki ve kolektif bilinç dışımızdaki etmenleri eklediğimde, "ben"in ne olduğu silikleşiyor.


Bir de ruh diye bir şey var diyolaa, sahi o ne ola? Bedenden de zihinden de ayrı, tam olarak anlayamadığım ama varlığına iyice inanmaya başladığım, benden öte bir varlık. Yüksek benliğimin tezahürü, atalardan aktarılan bilgileri, birtakım enerjileri taşıyan acayip bir form... İfadeler tam olarak doğru olmayabilir, takılmayın lütfen. İddialı olduğum, üstüne konuşabileceğim bir konu değil zaten; sadece en azından diğer iki maddeden de derin bir yerlere dayandığını sezdiğimi not düşeyim.


Görsel: Filiz Telek

E nasıl oluyor o zaman? Kimim ben hakikaten?


Her an birtakım durumlar oluyor ve ben (?) tepki veriyorum mesela. Bu tepkiyi bileşenlerine ayırırsak, içinde yukarıda yazdığım her şey var: Bedenimin, zihnimin ve ruhumun biriktirdiklerinin bileşkesinden ortaya çıkan cevap... Peki bu cevabı ne kadar otomatik veriyorum, ya da ne kadar yavaşlayıp araya önce nefes almayı sıkıştırabiliyorum?

Burası pek kritik sanki! Eğer ki yazdığım tüm etkenlerden bağımsız bir ben varsa orada (bilinç denen şey bu mu yoksa?), ona ne kadar erişebiliyorum; daha doğrusu o, yaşadıklarıma ne kadar etki edebiliyor; ya da ne kadar edemiyor ve aslında otomatik pilotta yaşıyorum?

Öte yandan otomatik tepki vermiyor ve yavaşlıyorsam bu iyi galiba ama peki bu durumda yavaşlamamı sağlayan ne; yavaşlamayı bana hatırlatan ne? Yine okuduklarım, hayatıma dokunan kimseler, ruhumun deneyimleri, bedenimin biriktirdikleri vs. değil mi? Yani yine beni oluşturan sonsuz bileşenin bileşkesi. Bu durumda, otomatik tepki vermemde olduğu gibi vermememde de başka türlü bir otomatiklik yok mu? :))


Mesela düşünceler(im)in ben olmadığını daha geçen gün idrak edebildim. Hatta kısacık bir ses kaydı alıp paylaşmıştım (Bağlantısı burada). O gün, okuduğum kitaptaki bir cümle zihnimde birdenbire bir düşünce oluşturdu ve ilk kez , düşünceler(im)le ben arasındaki ayrımı görebildim. Bu düşünceyi oluşturan ben değildim, kendisi oluşuverdi. İşte ben burada devreye giriyor olabilir miyim? Bu düşünceyi sahipleniyor muyum, sahiplenmiyor muyum; onu takip etmeyi mi seçiyorum, etmemeyi mi?

Derinleştikçe iyice beyin yakan bir konu bu, benim için.  Umuyorum takip edebilmişsinizdir... :))

***

Yazandan okuyana not:

Bu blogdaki paylaşımları ve emeği onurlandırmak ve yazana bir karşılık armağanı vermek (para ve diğer) ya da okuduklarına dair geri bildirimlerini, fikirlerini, kendi tecrübeni, olumlu ve olumsuz eleştirilerini paylaşmak istersen,

emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşabilirsin.


Maddi ve manevi her türlü bağa ve armağana açığım.

21 Ocak 2019 Pazartesi

acı ile göz göze, diz dize

Sıkışmalar, sıkılmalar, bunalmalar, Funda ile didişmeler, kendimle didişmeler... 2019 benim için sert başladı.

Çok şükür ki sağlıksal bir sorun ya da fiziksel iyilik hâllerimi bozan durumlar yok. Bunla birlikte psikolojik ve ruhsal zorlanmaların, en az hastalık, açlık, barınma, parasızlık gibi daha somut görünen sorunlar kadar etkili olduğunu düşünüyor, gözlemliyorum. Hatta sanki bu hâller daha fena bir yerden can yakıyor. Hastaysam, parasızsam veya ne bileyim evden çıkarılıyorsam falan, yapmam gereken az-çok ortadadır. Durum karanlık görünse bile bir fikrim vardır olduğum durumdan feraha nasıl çıkacağıma dair. Öte yandan sebebini bildiğim ya da bilmediğim bir şekilde içim sıkılıyorsa, ruhum daralıyorsa, karnımda bir yumruk hissediyorsam, işte bunla başa çıkmak o kadar kolay olmayabiliyor; ne yapacağımı şaşırıyorum bazen. Sert başladı derken bu tip bazı deneyimleri kast ediyorum.

***

İkinci hayatıma başladığım 2012 Temmuz'undan sonraki 5-6 yıl içinde, önceki 30 yılda olduğundan çok daha fazla yol kat ettiğimi düşünüyorum; şu son 8-10 ay -ve hele ki iki ay- ise, sanki bu 5-6 yılı bile katladı şimdiden. Tabii aranan kesinlikle ben olduğum için şikayet etme şansım yok.

Aranmakla kastım, geçtiğimiz yıl defalarca dile gelen derinleşme niyetim idi. Defterlerime yazdığım, içinde yer aldığım buluşmalarda dile getirdiğim, içimde duyduğum özlem hep derinleşmek oldu. Ve bu kadar isteyince, hayat da bana "al sana derinleşme!" dedi ve diyor ve bu her zaman çok hafif ilerlemiyor. Şikayetçi değilim, zaman zaman zorlansam da dev şükür hâlindeyim. Haa, bu ivme böyle devam eder mi, ederse nasıl başa çıkarım, işte onu bilmem.


1982-2012 aralığını, kendimle pek bağlantıda olmadığım bir süreç olarak görüyorum, ki bunun farkına varışım, bu bağlantıyı gerçekleştirmeye başladıktan sonra oldu. Bir şeyin yokluğunda, o şeyin farkında olmak ne mümkün. Gerçi içimde hep başka bir hayatı, başka bir Emre'yi, başka bir dünyayı özleyen tarafım vardı fakat ne olduğu hakkında fikir sahibi değildim.

Ve 2012'de çembere oturdum, jam'e katıldım, topluluk ruhunu tattım. Artık duygularıma dokunmaya, kendimin farkına varmaya ve üstelik hızla genişleyen kocaman bir topluluğun parçası olmaya başladım. Hayatı başımın çaresine bakmam, mücadele etmem gereken bir yer olarak algılama hâlim günbegün değişti, başka bir şey oldu. İnsanlarım vardı artık, gerçek bir dayanışma içinde yaşıyor idim (siyasal idealler vs. temelinde değil, topluluk bazlı bir dayanışmadan bahsediyorum.). Dünya çok daha güvenilir bir yer olmaya başladı, hayat bana çok iyi davranmaya başladı; böylece ben güvenmeye ve armağanlarımı keşfedip onları paylaşmaya başladım ve sonra hayat daha da iyi davrandı ve sonra ben daha da güvendim ve sonra ...

Bu yazıya pek yakışan resmini paylaşan Begüm Aykan'a teşekkürler.
Öte yandan bir şeyler de eksikti sanki ama yine, yokluğunda tam anlayamıyordum neyin eksik olduğunu; ta ki son zamanlarda kendisiyle gitgide daha fazla hemhâl olana kadar... Adını koyuşumun, cümle içinde kullanmaya başlayışımın ise topu topu iki aylık bir mazisi var: içimdeki acı ile yüzleşme ve ondan öğrenme.

Daha önce hayat akışında hiç zorlanmıyor değildim, zaman zaman içim sıkılmıyor, sıkışmıyor değildi, yaşam enerjimle bağ kuramadığım zamanlar olmuyor da değildi; fakat bu zamanlar gelip geçiyordu ve kendini bana göstermek isteyen gölgelerimle tam olarak yüzleşmiyordum ve bu nedenle de alacağım dersleri alamıyordum sanki. Bunun sebebi ise acıyı tam olarak buyur etmeme,  ona iyi bir ev sahipliği yapmama, onun içinde durmama gibi bir şeylerdi diye düşünüyorum şimdi. Ve işte bu son süreçte derinleşme sayıklaya sayıklaya bu yüzleşmeyi hayatıma davet ettim galiba. Artık bu durum(lar)da, özellikle de son iki aydır acının, zorlanmaların içinde daha sağlam duruyor, burun buruna geldiğim şeyi daha net görüyorum. Neyin acıttığının, neyin kalbimi kapadığının, neyin korkuttuğunun adını çoğu zaman koyabiliyorum artık. Kendimden saklanacak pek yerim kalmadı, içimde çok daha fazla yere ışık tutabiliyorum.

Ve evet zorlu oluyor, fena acıtabiliyor falan ama yine bu son süreçte içimde iyice bildiğim bir gerçek var, o da bende olmayan bir şeyin yüzeylenemeyeceği. Bu en basit hâliyle şu demek: Canım acıyorsa tohumu bende olduğu için acıyor; içimde coşku hissediyorsam o da ben'den olduğu için ortaya çıkabiliyor ve bu, her türlü his için geçerli. İşte şimdilerde artık tohumları, kaynağı görebilmeye başladım ve artık sadece zihinsel olarak değil, ta içimde biliyorum ki bir kişi veya bir durum beni mutlu ya da mutsuz edemez. Olsa olsa içimdeki olumlu ya da olumsuz bir sürü tohumdan bazılarını sulayabilir ve ben yeşeren bu duyguyu deneyimleyebilirim. Ama tohumlar hep bende ve ne kadarı ile yüzleşebilirsem kendimi ve dolayısıyla bağlantıda olduğum diğerlerini, dünyayı, evreni o kadar bilebileceğim.

Yine uzun zamandır zihinsel olarak bildiğim ama derinlerime yeni yeni işleyen diğer bir şey ise, her türlü acının, üzüntünün, zorlanmanın dev bir fırsat olduğu. Canım mı acıyor, kalbim mi sıkışıyor; işte derinleşme olanağı, işte içimin bilmediğim köşelerinde neler olduğunu didikleme şansı, işte fark etme zamanı; fark etme, gözünü kaçırmadan duygunun merkezine bakma ve içinden geçme fırsatı! Çok şükür ki son zamanlarda işte böyle bir yerlerde dans ediyorum; yaşadığım birtakım zorlu durumlar kendimle daha çok tanışmama, derinlerimi daha iyi tanımama, kendimle yüzleşmeme hizmet ediyor.

Ve bütün bu sıkıntılar, didişmeler ve sonrasında gelen yüzleşmeler, müthiş ve daha derin bir ferahlığa taşıyor beni. Kalbimin kapandığını görünce ve bunun adını koyunca kalbim açılmaya başıyor, içimin sıkışma nedenlerine ışık tutunca bu nedenler adeta yok oluyor, sevginin bir süreliğine gittiğini fark edip ortaya çıkan acıyı deneyimlemek için kendime izin verince sevgi yeniden zuhur ediyor.

Ve bir gün önce geri gelmeyeceğinden endişelendiğim hayat enerjim fışkırıveriyor bir yerlerimden; bir saat önce yabancılaştığımı ve uzaklaştığımı sandığım kadın, içimdeki o güzel konumuna bir an'da yerleşiveriyor yeniden!

***

Hayat enerjimden, içimdeki coşkudan, heyecanımdan bugüne değin çok şey öğrendim ve daha kim bilir neler öğreneceğim. Bunla birlikte son zamanlarda deneyimlediğim bu durum, içimde bunca zamandır var olan bir boşluğu dolduruyor sanki ve şimdi kendimi daha bir tam hissediyorum. Haa yarın bir gün yine yeni bir adım attığımda da şu an olduğum yer sığ, eksik vs gelecek muhtemelen.

Zira öğrendikçe, derinleştikçe, genişledikçe içimin dipsiz bir kuyu olduğunun daha çok farkına varıyorum. Hiçbir zaman sonlanmayacak ve kaçınmadığım sürece hep devam edecek bir yolculuk bu... Kendime doğru attığım her adım, beni bilmezliğimle, cahilliğimle daha fazla yüzleştiriyor; meyveleri büyüdükçe yere daha çok yaklaşan ağaçlar gibi hissediyorum ve ortaya çıkan tevazuda tatlı bir huzur buluyorum.

Şükür...

***

Yazandan okuyana not:

Bu blogdaki paylaşımları ve emeği onurlandırmak ve yazana bir karşılık armağanı vermek (para ve diğer) ya da okuduklarına dair geri bildirimlerini, fikirlerini, kendi tecrübeni, olumlu ve olumsuz eleştirilerini paylaşmak istersen,

emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşabilirsin.


Maddi ve manevi her türlü bağa ve armağana açığım.

27 Aralık 2018 Perşembe

manifestomsu

"Düzenim bozulur, hayatım alt üst olur diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını." Şemş-i Tebrizi

Bundan 6 yıl 5 ay 5 gün önce ilk çemberime oturdum (Anadolu Jam 2012) ve o günden itibaren hayatımdaki her şeyin altı üstüne geldi; şükür ki!

O gün kendimle gerçek anlamda ilk kez bağ kurmaya, duygularıma temas etmeye başladım; sonraki yıllar içinde hayata bakışım, yaklaşımım büyük oranda değişti ve değişmeye devam ediyor. Artık çok daha kendim'im ve bunun sonucunda çok daha keyifli, coşkulu bir yaşam sürdürüyorum. Üstelik bunu yaparken kişilere, şeylere ve bütüne çok daha fazla faydam dokunuyor. Şükür, bir kez daha...

Bu 6 yıl 5 ay 5 günde bir sürü şey oldu, bir sürü şey değişti ama galiba hiç değişmeyen birkaç şey var: Hemen her zaman akışla hareket ettim; hemen hiç karar almadım, kararın kendini almasına alan açmayı öğrendim (ve halen öğreniyorum); kendimi tanımlara hapsetmemeye özen gösterdim. "Neler yapıyorsun?" dediklerinde "Nefes alıyorum"vari cevaplar verdim, bunun yetmeyeceği ya da anlamlı olmayacağı zamanlarda ve kişilere "Okuyup yazıyorum biraz, biraz da birtakım etkinlikler düzenliyorum işte." şeklinde kısaca açıkladım. Bunca yıldır sıkı bir şekilde yazıyor olmama ve bir de kitap çıkarmış olmama rağmen kendimi hiç "yazar" olarak tanımlamadım mesela, bunun bir meslek olarak üstüme yapışmasını falan hiç istemedim çünkü.

Hayatın diğer alanlarındaki gidişat da aşağı yukarı buna evrildi. Akışta, tanımsız, kendiliğinden... Kadınlarla olan yakın ilişkilerimi de tanımlamak, adını koyarak bunu bir yerlere hapsetmek istemedim mesela. Bir şeyin ismini kullandığım an'da bu şeyin bir sürü yükle ve ezberle geldiğini gördüm çünkü.

Etnik kimlik, dini kimlik gibi şeyleri zaten öncesinden bırakmıştım. Uzun zamandır kendimi ne Türk olarak tanımlıyorum ne Müslüman olarak... Hatta yıllar önce kafa kâğıdımdan din hanesindeki "İslam"ı çıkarttırmıştım. Müslüman hissetmemek bir yana, hissediyor olsaydım bile bunun o belgede ne işi olduğunu anlamadığım için.

Kısmen bilinçli olarak seçtiğim kısmen de kendiliğinden ortaya çıkan bu yaklaşım bugüne kadar bana epey hizmet etti. Bu süre boyunca kendimi, ilişkilerimi, ne olduğumu, kim olduğumu hemen hiç tanımlamadan mis gibi yaşayıp gittim. Kendimi tanımlara hapsetmeyince, an'dan an'a kendimi, kim olduğumu fark etmek aslî işim oldu ve bunu ne kadar becerebildiysem o kadar keyifle yaşadım, ortaya çıkan eylemlerim beni daha fazla yansıttı; bu şekilde bütüne de daha güzel bir şekilde hizmet edebildim.

Daha az fark ettiğim, kendimle bağlantım koptuğu ya da zayıfladığı zamanlarda ise zorlandım. Tam da bu durumlarda tanımlar ne kadar da yardımcı oluyor aslında. "Ben şuyum. Bunu bunu yapıyorum." deyip bunun üzerinden yaşamak ne kadar da konforlu. Fakat yine de sarılmadım tanımlara; kendimi bulamadığımda bu hâllerle durmayı öğrendim, hâlâ da öğreniyorum. Bu, bazen tutunacak dalım olmadığını hissetmeme yol açtı ama bunla durabildim; ki galiba iyi de ettim.


Öte yandan...

Burcu ile olan bir yazışmamızda, 5,5 yıl kadar önce olmalı, "İlişkiyi tanımlamaya çalışmamak iyi-güzel fakat tanımlamamaya çalışmak da doğru olmayabilir." mealinde bir cümle kullandı. Bu cümle, yakın ilişkilere dair o sıralar değişmeye başlayan yaklaşımımı epey aydınlattı ve şekillendirdi. Bu sözcükler önüme düşmemiş olsaydı, belki de bu konuda ciddi bir efor harcayacaktım ve ilişkilere isim vermemek, tanımlamamak için anlamsız bir çabaya girecektim. Oysaki bu cümle bana hatırlattı ki hiçbir şeyi oldurmaya gerek olmadığı gibi, olan bir şeyi yok saymanın da alemi yok. Bunun için efor harcamak da beyhude...

Ve evet, bir yerden sonra ilişkinin varlığı öylesine belirginleşir ki ister adını koy, ister koyma hiç fark etmez; o artık oradadır, kurulmuştur baş köşeye. Eh bu durumda, bunun adını koymamak için direnmek efordur ve gereksizdir. Ve artık kabul etmekte hayır vardır: "Bir ilişkim var, bir sevdiceğim var." Bunu kabul etmek, onla gelen ezberleri almamı gerektirmez; farkındalığım yettiğince, ezbersiz bir şekilde sevip sevilebilirim; kelimelerin üstüne yapışan yüklerden onu temizleyip tamamen bana ve bize ait bir sevgililik yaratabilirim(z).

O an'dan itibaren yaşadığım yakın ilişkilere böyle yaklaştım. Onun adını koymak, belirginleştirmek için bir çaba sarf etmedim lakin varlığı iyice ayyuka çıkınca yokmuş gibi de davranmadım. Ona tutunmadım ancak varlığını kabul ettim, onurlandırdım.


Ve bu yaklaşımı son zamanlarda tüm hayatıma yansıtma ihtiyacı duyduğumu fark ediyorum. Ben adını koysam da koymasam da oluş hâli, tavrı, yaptıkları artık epey oturmaya başlamış bir Emre var ve bu durumu onurlandırmanın vakti geldi gibi hissediyorum; en başta kendim için. Yazacağım manifestomsu bir metin, zaten var olan Emre'yi daha iyi görebilmeme ve onun içine yerleşmeme yardımcı olacak zannediyorum. Ve şimdi bunu bu alanda yapmayı deneyeceğim.

İşte başlıyoruz:

Görsel: Helin Serindağ
* Ben Emre. Ruhum, bedenim, zihnim ve kalbimle hizalı yaşamaya çalışan bir insanım. Bunu yapabildiğimde; yani, ruhumla bağlantı kurabildiğimde, bedenimin farkında olup ona iyi baktığımda, zihnime hakim olduğumda ve kalbimin attığı yönleri fark edip bütün bunlar doğrultusunda ol'abildiğimde merkezime yerleşiyor, kendimi gerçekleştirebiliyorum. Bu olduğunda da kendime, çevreme, bütüne hizmet edebiliyorum.

Kendi içimde derinleşmek ve mümkün olduğunca genişlemek pek kıymetli niyetlerim. Gerek kendimin gerekse her bir varlığın içinin dipsiz bir kuyu olduğunu gün geçtikçe daha iyi anlıyorum ve başlıca görevim kendi içimde olabildiğince yol almak, gidebildiğim kadar gitmek. Bunu yaparken kendime yol arkadaşları bulmayı ve birlikte yol almayı, destekleşmeyi çok seviyorum.

Genişlemek ise madalyonun diğer yüzü gibi. Kendi içimde derinleştikçe, herkesin, her şeyin benim parçalarım olduğunu fark ettikçe her şeyi ve herkesi olduğu gibi kabul etme yetim de artıyor ve zamanla ötekileştirmemeye başlıyorum; her şey benden, her şey bir olan hâline geliyor; işte böyle genişliyorum.

Bu yolda tetiklenmelerime, yaralarıma daha dikkatli bakmak, buralardan alacağım armağanlardan kendimi mahrum etmemek, kolaya kaçarak görmezden gelmektense kendimle daha fazla çalışmak, derinleşmeme hizmet ediyor; her zaman çok eğlenceli olmasa da...


* Çemberler ve yazmak şu an itibariyle başlıca hizmet etme yollarım. Her türlü çemberin, kalpten paylaşımın çok iyi geldiğine en ufak bir şüphem olmamakla birlikte ben, the way of council yöntemini uygulamaya ve taşımaya devam ediyorum. Deneyimledikçe derinleşiyor, derinleştikçe daha da derine gitme heyecanım artıyor ve bu heyecanlı yolculukta kendime ve çevreme dokunuyor olmak ve birlikte genişlemek harika. Ve artık adını koyuyorum: Çember, hayatımın merkezinde. Gerek yakın ilişkilerimin gerekse gerçekleştirdiğim buluşmaların omurgasını o oluşturuyor ve bundan dolayı pek memnunum.

Yazdıklarım, çoğu zaman benim de bilmediğim bir yerden geliyor. Özellikle de blog yazıları... İçimde yanan bir şeyler oluyor, yazmaya başlıyorum ve gerisi kendiliğinden ortaya çıkıyor. Çoğu zaman, başlarken aklımın ucunda dahi olmayan yerlere gidiyorum yazarken; ve çoğu zaman benim ötemden bir yerden geliyor kelimeler. Yazarken ben şifalanıyorum, okurken diğer can'lar. Ve fakat kendimi yazar vs. olarak tanımlamayı hâlâ istemiyorum; yazan'ı tercih ediyorum. Kendime yazmaktan (günlük) da çok faydalanıyorum. Olan biteni ve halet-i ruhiyemi not düşmek hem hatırlamamı ve geçmiş hâllerimle daha kolay bağ kurmamı sağlıyor hem de içimdeki dağınık parçaları bir araya getirmemi, olan'ın daha net bir fotoğrafını çekmemi sağlıyor. Yazmaya devam, yazan olmaya devam...


* Her ne yaparsam yapayım; neşeyi, keyfi, coşkuyu takip ediyorum. Merkezimde olduğumda, kendim olduğumda, neşe-keyif-coşku kendiliğinden ortaya çıkıyor ve yönümü çiziyor zaten. Bunların içinde heyecan var. Heyecanımı, onu takip etmeyi çok seviyorum. Bunla birlikte bunun da tüm duygular gibi gelip geçici olduğunu içselleştirmeye başladım. Heyecan benim için harika bir pusula olmakla birlikte bir görünüp bir kaybolabiliyor. Fakat  sorun değil; tıpkı güneş gibi, belli saatlerde göründüğü takdirde onun oradaki varlığından ve bana gösterdiği yoldan emin olabilirim. Her saniye tepede kalmasına gerek yok, ara ara var olması, yönümü belirlemem için yeterli. Gece olduğunda da yönümü bulabilir, ya da gerekirse kamp kurup bekleyebilirim. Yine gelecektir.


* Bedenimle bir şeyler yapmak her zaman iyi geliyor. Doğa yürüyüşleri, koşmak, odun yarmak, yorulmak, nefes nefese kalmak... Yoga yapmak, dans etmek, mümkün olduğunca çok hareket etmek... Bazı dönemler yazma-okuma-bilgisayar işlerine fazla kaptırabiliyorum lakin hareket etmeyi hep hatırlamaya niyet ediyorum.


* Sürekli değiştiğimin farkındayım ve kendimle hizalı kalabilmek, kendimi takip edebilmek ve kim olduğumu anbean anlayabilmek için yavaşlamam gerekiyor. Yavaş yaşadığımda ve hislerimi, düşüncelerimi, deneyimlerimi sindirmeye alan açtığım takdirde çoğunlukla dengemi sağlayabiliyorum. Böyle devam etmeye niyetliyim; aceleye ne hacet...


* Attığım her adımın, her eylemimin sorumluluğunu alıyorum. Söylediğim bir sözün, hatta tonlamamın ya da ufacık bir mimiğimin etkisinin farkındayım ve sorumluluğunu alıyorum.

Kullandığım elektronik aletlerin, elektriğin, doğrudan ya da dolaylı olarak tükettiğim petrolün ve tüm tüketimimin bütün'den borç alındığının farkındayım ve en az aldığım kadarını, mümkünse çok daha fazlasını geri vermeye niyet ediyorum. Bu yolda diğerlerinin ne kadar yol aldığı onların seçimi, bunlar yüzünden karamsarlığa veya umutsuzluğa düşmeden yapabildiğimin en iyisini yapmaya, -bu şekilde dünyayı kurtaramayacağımı bilsem de- bir plastik şişe olsun az tüketmeye, bir yolculuğu daha mümkünse uçak kullanmadan gerçekleştirmeye, -en basitinden- kullanmadığım zamanlarda şarj aletimi prizden çekmeye devam edeceğim. Bunla birlikte bu konuları takıntı hâline getirmemeyi de hatırlıyorum; içine doğduğum dünyanın birtakım gerçekleri var ve bunları reddetmenin de pek anlamlı olmadığını görüyorum. Fakat bu, yapabildiğimin en iyisini yapmamın ve yapamadığımda da bunu telafi etmenin yollarını aramanın önünde engel değil.


* Başta kendim, herkesi oldukları gibi kabul etmeye niyet ediyorum. Kabul ettikçe sevgi kendiliğinden ortaya çıkıyor ve büyüyor. Sevgi büyüdükçe de kabul etme yeteneğim artıyor ve bunlar birbirini besliyor. Herkesin olabildiği kadar olduğunu, yapabildiği kadarını yaptığını ve bildiği kadar yaşadığını hep hatırımda tutmak istiyorum. Bunu unutmadığım sürece sevgi hep orada.


* Özgürce sevmeye niyet ediyorum. Kendimi, ailemi, dostları, kadınları, adamları... En çok da kadınlarla olan ilişkilerimi tamamen özgürleştirmek istiyorum. İçimdeki sahiplik kalıplarından, derinimdeki ataerkil düşünce kırıntılarından, üstüme yapışmış her türlü ilişki ezberinden silkinmek ve gerçek oluş'umla sevebilmek istiyorum. Sevmenin önündeki engelleri, korkuları, endişeleri birer birer ayıklamak, ayak altından çekmek ve o gepgeniş, sonsuz alanda at koşturmak istiyorum.


* Armağanda yaşamaya devam... Yapabildiklerimi, becerilerimi, yeteneklerimi hiçbir sınır ve koşul koymaksızın ve her geçen gün daha da özgürce ortak kullanıma açma niyetim baki.

Evrende her şeyden yeterince olduğunun farkındayım ve ihtiyaçlarımın beni bulacağına olan inancım her geçen gün kuvvetleniyor (çünkü hep buluyor!). Koşulsuzca alabilmeye, daha da çok almaya niyet ediyorum.


* Bütün bunları bir ideal belirlediğim için değil, bana iyi geldiği, bütüne iyi geldiği için gerçekleştirmeye niyet ediyorum. Mış gibi yapmadan, kendimi kandırmadan, olmadığım bir kişi olmaya ya da öyle görünmeye çalışmadan...

Ve hayatımdaki her şeyin, buraya yazdığım her satırın değişmesine açık kalmaya niyet ediyorum. Temel noktalar muhtemelen hep aynı kalacaktır ama tutunduğum için değil, gerçeğim oldukları için. Hiçbir an kendini tekrarlamıyor, hiç kimse bir an önce olduğu kişi değil, hiçbir şey bir an önce olduğu şey değil; sürekli bir devinim hâlindeyiz. Bu devinim içinde yaşarken değişimlerin, belirsizliklerin olmaması mümkün değil ve bundan korkmak bir yana, bunun tadını çıkarıyorum.

Bendeki en ufak bir değişimin bütün her şeyi, herhangi bir şeydeki bir farklılığın beni etkileyebildiğini hatırlamaya ve her daim elimden gelenin en iyisini yapmaya niyet ediyorum.

Hayrolsun...

***

Yazandan okuyana not:

Bu blogdaki paylaşımları ve emeği onurlandırmak ve yazana bir karşılık armağanı vermek (para ve diğer) ya da okuduklarına dair geri bildirimlerini, fikirlerini, kendi tecrübeni, olumlu ve olumsuz eleştirilerini paylaşmak istersen,

emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşabilirsin.


Maddi ve manevi her türlü bağa ve armağana açığım.

13 Ekim 2018 Cumartesi

dostlara mektup

Kendimden, hâlimden haber veresim var biraz. Aşırı derecede kişisel gündemimle ilgili yazacağım; beni tanımayanlar için anlamsız/sıkıcı falan bir yazı olabilir, baştan söylemesi...

Çemberlere genellikle check-in ile başlıyoruz. Tam olarak bir Türkçe karşılığı olmayan check-in'de o anki hâlimizi, içimizde nelerin canlı olduğunu ... paylaşıyoruz diğerleriyle. Buna Türkçe karşılık düşünürken yıllar önce his-bakış ve iç-bakışı bulmuştuk; son zamanlarda ise hâl-bakış güzel karşılıyor gibi geliyor. İşte bu mektupyazı benim hâl-bakışım olacak.

Bunu buradan yapmak isteme nedenim ise, en büyük zenginliğim olan çok sayıdaki insanlarımın, dostlarımın her biri ile birebir ilişki kurmaya enerjimin, zihnimin, zamanımın yetmemesi. Bir sürü can var merak ettiğim, nasıl acaba diye düşündüğüm, sesini duymak ve kendimi duyurmak istediğim ama her birine yetişmek elimden gelmiyor. En azından tek taraflı da olsa ben kendimi anlatırsam, bağlar biraz olsun sıkılaşır gibi geldi. Hem belki bundan yola çıkıp bana yazmak, kendi hâlini anlatmak isteyen birileri çıkar, kim bilir... (emreertegun@gmail.com)

balkon, sandalye, bilgisayar, güneş ve yeşil
fotoğraf: ben
Başlıyoruz. En güzeli şimdi ve burada ile giriş yapmak (Burcu'ya selam olsun): Yaşadığım evin balkonunda, yıllar önce Dalyan'dan almış olduğum ikinci el ofis sandalyemin üstünde oturmaktayım.
Buralara kış gelmedi henüz ama serinledi de epey. Şu an tişört ve şortla oturuyor olsam da üşümenin eşiğindeyim, belki bir şeyler alırım üstüme; zaman zaman serince esiyor zira. İki gündür keyfim epey yerine geldi, hafta içi vize başvurusu için gitmiş olduğum İzmir'de azıcık uyuzlaşmıştım. Perşembe gece yarısına doğru eve gelmemle birlikte ibre yukarı dönüverdi. Evde olmayı bu kadar sevip bir yandan da özellikle yaz başından beri -ama diğer zamanlarda da- bu kadar sık yolculuk yapmamı ilginç buluyorum. Yollar çekiveriyor, çağırıveriyor işte bir şekilde; ki seviyorum da elbet yoksa ne işim olacak. Ama neredeyse her seferinde yola çıkış öncesi zorlanıyorum mesela ve çoğu vakit geri döndüğümde derin bir oh çekiyorum. Neyse...

Dün harika bir gündü. Önceki gece geç saatte gelmiş olmama rağmen sabah koşarak (mecazen) yoga dersine gittim. Şubat'tan beri, buralarda olmak için önemli bir sebebim de yoga. Pek iyi bir hocamız (Seda) var ve seyahat plan-programı yaparken ders günlerini gözetecek kadar bağlandım derslere. Haftada beş ders var ve beşte beş yaptığım bile oluyor, düşünün (neyi düşüneceklerse).

Sonrasında eve dönüp güzel bir kahvaltı (ki evde kahvaltı yapmanın benim için ne demek olduğunu beni tanıyanlar iyi bilir), biraz internet minternet takıldıktan sonra pazara gittim... Ahh Fethiye'de kurulan cuma pazarı (üretici pazarı) bu yörede yaşamak için önemli bir sebep. Adı üstünde, sadece üreticilerin-köylülerin ürünlerini bulduğumuz bu pazarda dünya tatlısı teyze ve amcalardan alışveriş yapıyoruz. Dünya tatlısı olmaları, yetiştirdikleri ürünlerde hiç ilaç, fenni gübre vs. kullanmadıklarını kanıtlamıyor elbette ama özellikle alışverişin çoğunu gerçekleştirdiğimiz ve sadece atalık tohumlarla yetiştirdikleri ürünleri satan teyzeler neredeyse yemin ediyorlar kullanmadıklarına dair. Umarım doğrudur, güvenmek istiyorum(z).

Pazardan yaptığım alışverişin yanı sıra pazarcılarla yaptığım sohbetler de besliyor beni, iyi geliyor iletişim kurmak. Alışverişi kendi poşetlerimizi, bez çantalarımızı vs. götürerek çoğu zaman 0 (yazı ile sıfır) yeni poşetle tamamladığımız için hızlıca tanıdılar zaten bizi, sohbet-muhabbet de edince seviyorlar da... Her seferinde yüksek bir enerji ile tamamlıyorum pazar turunu. Bu yıl fiyatlar biraz yükseldi ama buna pek takılıyor değilim. Bu kadar yoğun emekle üretilen sebze-meyvenin 1-2 liralara satılmasını yadırgıyor(d)um asıl; o yüzden bir yandan işime gelmese de 5 liralara çıkan domatesleri, 6-7 liralara çıkan fasulyeleri çok da erinmeden alıyorum gidiyor. Her yıl değiştirilen telefonlara bilmemkaçbin liralar, uçak yolculuklarına bilmemkaçyüz liralar harcarken patlıcanı 4 değil de 3 liraya almak için gayret edenleri anlamakta zorluk çekiyorum mesela.

Pazar sonrasında eve döndüm ve akşam ziyarete gelecek olan Deniz'le yemek üzere güzel bir yemek yapıp rokaları sirkeli suya koydum ve yıllar sonra ilk kez koşmaya (gerçekten) çıktım. Kulağıma taktığım müzikle ve üstelik inişli çıkışlı ve sağlam yokuşlu mokuşlu mıcırlı asfalt yolda 3,5 git- 3,5 gel, 7 km koşmuşum. Maşallah! Nasıl iyi geldi, nasıl... Devamını da getiririm gibi... Dilek'e selam olsun, içime koşma ateşini yeniden düşüren  o oldu! Ahh biraz da Tijen aslında...

Döndüğümde Deniz yeni gelmişti ve balkonda oturuyordu, daha eve bile girmemiş. Duşa girecektim ama öyle bir yağmur, şimşekler, gök gürlemeleri başladı ki önce bir süre bunun tadını çıkardım(k). Sonbahar hoş gelmiş!

Bitmeyen gök gürültüsü yapmışlar
Video: Deniz Parlak


Hızlı bir duş sonrası salatayı da yaptım ve yemeğe oturuverdik. Elime -ve tüm üreticilerin emeklerine- sağlık, çok da güzel olmuşlar. Sonra da sohbet-muhabbet, biraz kitap okumaca ve yatmaca...

Bütün bir dünü bu kadar detaylı anlatmamı sağlayan şey neydi ki? Sanırım bir şekilde enerjimin çok yüksek olması ve bunu paylaşma isteği. Neyseki bugünümü veya geçtiğimiz haftayı da bu şekilde anlatacak değilim. Hadi iyisiniz! :p

***

Dedim ya yukarıda "fena hâlde yollardayım" diye. 10 gün önceye düşen çarşamba gününe evimde uyandıktan sonra motorla çıkmak istememekle birlikte bir şekilde yine motorla yola düştüm ve Antalya'ya, yakınlarda annesini kaybetmiş olan çok sevdiğim Handan'ın yanına vardım. İki gün birlikte geçirdikten sonra, oralara gitmişken Alanya'ya annemlerin yanına damladım ve geçtiğimiz pazar günü köye geri döndüm. Hem de o sıralar oralarda olan ve Kabak'a geçecek olan Burcu'yu da terkime atarak. Kask konusunu hızlıca çözüverdik: Alanya'da tanıdığım 3 dosta bir mesaj attım ve yarım saat içinde iki tane kask buluverdik (bkz. en büyük zenginliğim: insanlar, dostlar). Zehra, sağ olsun, kaskla yetinmeyip motor ceketini ve eldivenlerini de verdi ve böylece Burcu'yla yola düşüp geldik. Onu Fethiye'ye bırakıp eve geldim; o güne kadar bizde kalan Deniz'in ve Funda'nın güzel yemeklerini yiyip biraz Avatar (çizgi-dizi olan, hâlâ izlemeyen kaldı mı?!) falan izledikten sonra yattım kalktım ve -bu sefer motorsuz- İzmir yoluna düştüm.

İzmir sürecini de kısacık olsun anlatmak gerekirse, vize evrak hazırlıkları ve birkaç dostla görüşme, iki ayrı yerde kalma ile geçti. Önceki haftalarda, hatta aylarda benle olan yüksek enerjili, yaşama sevinçli hâllerim biraz sekteye uğradı. Buna şehirde olmak mı, vize evrakı hazırlama telaşesi mi yol açtı, yoksa başka bir şey mi emin değilim ama neyseki bu hâllere girdiğimde artık hiç panik olmuyor ve bunun da geçeceğini hemen hatırlayıveriyorum; her şeyin geçici olduğunu artık hep hatırımda tuttuğum gibi... Zira çarşamba akşamı bir tık toparlamış olan halet-i ruhiyem perşembe akşamı eve döndüğüm an'da epey yükseldi ve sonrasında yaşadığım şahane dün'ü yukarıda uzun uzun anlattım zaten. Şu anda da epey tatlış ve minnoş hissediyorum. Şükür!

***

Bahsetmek istediğim iki gündemim daha var, eğer henüz sıkılıp kapatmadıysanız... Birincisi Portekiz'e gitme hususu: Blogdaki şu yazıda (Emre'yi Portekiz'e gönderelim mi?) destek çağrımı, şu facebook sayfasında ise durum güncellemelerini görebileceğiniz üzere gayet güzel karşılıklar aldığım süreçte, eğer Avrupa'larda ihtiyacım olacak para hakkında fena hâlde yanılmıyorsam, Portekiz'deki harcamalarımı karşılayacak seviyeye geldik bile. Bazen hayatın beni çok fazla şımarttığını düşünüyor, sonra benim de az güzellik yapmadığımı hatırlıyorum. Öyle ya da böyle, an itibariyle 50'ye ulaşan kişinin desteği beni Portekiz'e gönderecek, iş ki vize çıksın. Seyahate esasen bir etkinlik için gidecek olmakla birlikte gitmişken birkaç topluluk ziyareti yapmayı istiyorum. Henüz bu konuda tam olarak kayda değer gelişme sağlayamadım ama daha vakit var.

İkincisi Dilek Bulutlar ile birlikte Bodrum'da gerçekleştirmeyi çok istediğimiz Esnemeye, Değişime Açık bir Buluşma etkinliği: Mevsimle ya da tarihle ilgili bir durum mu, başka bir şey mi bilmiyorum ancak şu an itibariyle yeterli başvuru almamış olan bu etkinliği, bugün-yarın bi' oynama olmadığı takdirde erteleme ihtimalimiz yüksek gibi görünüyor. Şimdiye kadar sadece, erkeklere açık bir Likya etkinliğini iptal etmek durumunda kalmıştım, bu da ikincisi olacak gibi... Buna biraz üzüldüm açıkçası, zira Dilek de ben de bu buluşmaya dair o kadar heyecanlı ve coşkuluyuz ki... Ve kendimi şu sıralar o kadar güçlü ve merkezimde hissediyorum ki bu dünya için yapabileceğim en iyi şey bu tip buluşmalarda alan tutmak ve insanların değişim-dönüşüm süreçlerine destek olmak gibi geliyor. Ama bazen ne kadar istesem de, ne kadar heyecanlansam da olmayabiliyor işte. (bkz. What can I say sometimes?!) Bu durumu da kabul ediyorum elbette, yukarıda üzülme'yi -di'li geçmiş zaman ile kullanmam bundan geliyor; şu an pek de üzüntü hissetmiyorum ve fakat şu birkaç günde bir sıçrama olsa, "belki"ler başvuruya dönse, etkinlik kendini yeniden yaratıverse çok da sevinirim. Ay hadi inşallah...

Lakin bu etkinlik olsa da olmasa da Portekiz dönüşü için beni çok heyecanlandıran birtakım çağrılar zihnimde fıldır fıldır dönüyor. Eylemlerim devam edecek gibi görünüyor netekim.


Bir de Funda ile olan ilginç hâllerimiz var aslında ama şu an buna dair bir şey yazmayacağım. Lakin yaşadıklarımızı uzun uzun yazasım, anlatasım var; bir gün belki...

İşte böyle sevgili can'lar; ilk -ve şimdilik tek- açık mektubumun sonuna geldik. Bakarsınız devamı gelir.

Emre

24 Eylül 2018 Pazartesi

hadi verelim!

Bu yazıyı Charles Eisenstein'a ithaf ediyorum. Onun fikirleri, söylemleri yaşamımın ve yazılarımın birçoğuna epey etki etmiş durumda zaten ama özellikle bu yazıyı neredeyse tamamen onun yazdıklarından, söylediklerinden esinlenerek yazdığımı söyleyebilirim.

**

"Bir milyon TeeLee'm olsa ne yaparım?" sorusu dönüyor bazen içimde. Bu para en güzel ne şekilde kullanılır? Hem bütüne hem bana nasıl katkı sağlar?

Kim milyoner olmak ister programının başvuru formunda benzer bir soruyla karşılaştım: "Hedeflediğiniz miktar nedir ve bunla ne yapmak istiyorsunuz?" Cevabım bir nevi adak idi: "Olur da büyük ödüle ulaşırsam bir milyon teelee'yi on kırsal inisiyatif arasında paylaştıracağım ve kendime bir şey almayacağım." (Şu an itibariyle iki yerden eminim.) Geçenlerde bunu paylaştım bir sohbette ve bari yüz binini de kendine al dediler ama cık, almıcam; hele bi' ulaşayım görürsünüz. :))

Yarışmaya katılıp büyük ödüle ulaşmak biraz fantezi elbette ve fakat bu veya başka bir şekilde elimde beliren büyük miktarda parayı en akıllıca kullanma yolu gerçekten de bu olabilir. Akıllıca diyorum zira elimdeki paranın bir kısmı muhteşem ekonomik gidişat sayesinde birkaç gün içinde buharlaşıp gidebilir (bkz. TL'nin birkaç ayda yerle bir olması); mesela büyükçe bir miktarını kırsalda içinde olmak istediğim topluluk için kullanabilirim ve burası bir gün bir anda yanıp kül olabilir; yatıracağım banka iflas edebilir ve paranın yalnızca bir kısmını geri alabilirim vs vs. Ve fakat 10 yere yapacağım bu destek, her koşulda kıçımı sağlama almamı sağlayabilir.

Hesap-kitap yaparak, karşılık alma beklentisi ile destek olmaktan bahsetmiyorum. Ancak zaten içinden geldiği için destek olduğun kişiler, ihtiyacın olduğunda sana gereken desteği sunacaklardır. Bir o kadar önemlisi, aklımın ermediği ama bir şekilde hissettiğim çembersel döngü: Sen birine yardım edersin, o başka birine, o başka birine, ... , ve döner dolaşır, tam da ihtiyacın olduğunda ihtiyacın olduğun şey önünde beliriverir. Bunu ispatlayamam ama buna benzer bir döngünün var olduğuna her geçen gün daha çok inanıyorum; zira bunu yaşayıp duruyorum.

Kendimi ve herkesi vermeye davet ediyorum; elde avuçta ne varsa vermeye... Paranız mı var, verin; araziniz var ve kullanmıyor musunuz, kullanıma açın, kesin etrafındaki dikenli telleri; boş duran evleriniz mi var, açın kapılarını, kırın kilitlerini; zamanınız mı var, vakfedin; beceriniz mi var, armağan edin...

Eğer ki sizde bir şey varsa, bu, almış olduğunuzu gösterir. Hiçbir şey yoktan var olmaz. Paranız varsa, belki aileden gelmiştir, belki piyangodan çıkmıştır. Çalışıp kazanmış da olabilirsiniz ama öyle olsa bile çalışacak gücü nereden edindiniz, iyi koşullardaki işleri nasıl buldunuz/kurdunuz? İyi bir üniversitede okuduysanız muhtemelen iyi okullara, dershanelere gittiniz; bu şansınız vardı. Ya da belki bir mucize oldu ve Türkiye birincisi olan bir çobansınız, yani her şeyi dişinizle tırnağınızla edindiniz belki. Ama hâlâ... Peki bu azim, bu zekâ, bu yetenek nereden geldi?

Bir noktada aldınız. Edindiğiniz bir şey varsa, bir yerde bir şeyler almış olmalısınız. İnsanlardan, doğadan, kültürel değerlerden, -belki- önceki hayatlarınızdan ve beslendiğimiz diğer her yerden...

Şu anda paraya her nasıl erişiyorsanız, bu, bir zamanlar armağan ilişkisi çerçevesinde karşıladığımız bir ihtiyaçtı. Psikologsanız, yaptığınız şeyi yakın zamana kadar büyük oranda arkadaşlar, daha önceleri ise belki kabilenin bilge yaşlıları yapıyordu; doktorsanız, yaptığınız şeyi şifacılar yapıyordu; kreş öğretmeniyseniz, daha 20 yıl öncesine kadar, herkes komşusunun çocuğuna bakıyordu; su gibi yaşamsal bir gerekliliği paraya çevirdiyseniz... kuzum lütfen bir an önce bırakın bu işi ...

Her ne yapıyorsanız sizi yargılamak için yazmıyorum, yanlış bir şey yaptığınızı da düşünmüyorum. Belki suyu metalaştıran hariç... :) Ben de bunun bir parçasıyım ve bir şekilde bir şeyleri paraya dönüştürerek geçimimi sağlıyorum; seçtiğim yol biraz daha farklı olsa da, armağan ekonomisi ruhu ile paraya eriş-tiğimi düşün-sem de özü yine de o kadar farklı değil belki.

Sadece diyorum ki hadi verelim artık! Almadığımız bir şeyi veremeyiz zaten. Aldıysak da vermemizin önünde bir engel yok demektir. Nefes gibi... Nefesi almayı ama vermemeyi düşünebilir miyiz? Dünyaya geldiğimiz gibi gideceğimizi göz ardı edebilir miyiz? O zaman hiç beklemesek ve hazır buradayken versek ve paylaşsak şahane olmaz mı?

Üstelik şöyle bir durum var ki, birkaç önceki yazıdan alıntıyla "Halihazırda o kadar fazla kaynağı üretime, metaya, paraya çevirdik ki yerküremiz nefes almakta zorlanıyor. Dünyaya pozitif değer katmayacak şeyleri, para kazanmak veya değerli hissetmek veya zaman öldürmek için üretmeyi durdursak çok daha hayırlı olur sanki." Evet, birçok şeyi durdursak ve bunun yerine sadece boş dursak kesinlikle daha hayırlı olacak. Günümüzde öyle bir servet birikimi, öyle bir para miktarı, öyle bir her türlü ürün fazlası var ki uzun yıllar -gıda hariç- hiçbir şey üretmesek ve mevcut birikimimizi yeni şekillerde kolektif olarak kullanmak için yollar yaratsak, şu an kullandığımız hiçbir şeyden mahrum kalmadan yaşamaya devam edebiliriz. Fakat sistem bunla yetinemiyor, daha fazla semirmeye devam etmek istiyor. Peki biz onu beslemeye devam edecek miyiz?

Ortada böylesine bir servet birikimi, mal-mülk-para varken, buna sahip olmayanların kendilerini paralayıp buna ulaşmak zorunda kalmalarını anlamakta zorlanıyorum. Bence bu hikâyeyi değiştirebiliriz, değiştirmeliyiz. Tekrar ediyorum ki paraya, mala-mülke sahip olanlara düşmanca bir yaklaşımla yazmıyorum hiç birini lakin bu kişiler/kurumlar bir şekilde ortak değerlerden bir şeyler kattılar kendilerine ve aldıklarını geri verebileceklerini, böylece hem kendilerine hem de bütüne şahane bir şekilde hizmet edebileceklerini düşünüyorum.

Bütün bunlar hayâl falan değil; sadece tek tek ve hep birlikte alacağımız kararlara ve eylemlerimize bakar. Güzele, iyiye yatırım yapabiliriz ve bunu yaptığımızda bütüne şahane bir destekte bulunduğumuz gibi kişisel olarak da kazanırız. Bu hırs girdabından çıkmak, özellikle varlıklı kimseler için, söz gelimi 15 milyar doları 20 milyar dolara çıkarma hevesinden vazgeçmek ve sakinlemek zaten ödüllerin en büyüğü olacak. Bunla birlikte artık uykular kaçmayacak ve hafifleyeceğiz. Bu da yetmezmiş gibi, aynı örnek üzerinden gidersek, 15 milyar dolarının tamamını ya da önemli bir kısmını hayırlı işlerde kullanan birinin sırtı nasıl yere gelebilir ki? Nasıl ben bir milyonumu paylaştığımda, amacım o olmasa bile aslında kendimi sigortalamış da oluyorum; bu kişiler bunca parayı güzel işlerle, kişilerle, projelerle paylaştıklarında kahraman olacaklar; isteseler de istemeseler de. Ve başlarına her ne gelirse gelsin, ne yaşarlarsa yaşasınlar, ellerinden tutup kaldıracak birçok can olacak etraflarında. Gerçekten kaybedeceğimiz tek şey hırsımız ve kaçan uykularımızken kazanacağımız şey o kadar büyük ki: Dostluklar, güven, sevgi, şefkat, minnet...

Almadığımız şeyi veremeyiz. Verdiğimiz takdirde ise aslında çok şey almaya gebe kalıyoruz, böyle bir gündemimiz olmasa bile. O zaman bizi paylaşmaktan, cömertlikten alıkoyan ne? Kaynaklarımızı daha güzel, daha adil, daha temiz bir dünyaya yöneltmemek için nasıl sebeplerimiz olabilir?


Görsel: Derya Albayrak

Alınanlar verilsin, paylaşılsın ki hem hayatlarımız hafiflesin, rahatlasın hem de yerküremizin tepetaklak gidişi yavaşlasın. Aksi takdirde tüm gezegeni epey zor günler bekliyor.

*** *** ***

Birinin bankasında milyarlarca dolar durup dururken bir başkasının çocuğuna ne yedireceğini düşündüğü; birileri topluluklar kurup barış içinde ve dünyaya zarar vermeden yaşamak için gereken parayı bulamazken başka birilerinin sadece kıyafet ve takılarına bir yılda harcadıkları paranın bundan fazla olduğu bir dünya yarattık el birliğiyle. İşin ilginç tarafı zengin olanların da mutsuz ve kaygılı olması... Zira bağlantıyı kaybetmişiz; birbirimizle, doğayla, bütünle...

Kolektif olarak böyle bir oyun oynadık uzun zamandır; şimdi ise bunu değiştirme gücümüz ve imkânımız var. Yukarıda yazdığım üzere, sadece ve sadece karar vermemize bakıyor. Senin, benim, bizim...


*** *** ***

Bu satırlar içinizde titreşiyor ve fakat nereye vereceğinizi bulamıyorsanız sadece yavaşlayın ve etrafınıza bakın. Vermek için çok fazla harika seçenek göreceksiniz. Olur ya bu seçenekleri göremiyorsanız bana yazın. :))

Titreşiyor ama vermekten korkuyorsanız yine yavaşlayın ve bu sefer içinize bakın. Sizi vermekten alıkoyan şeyin ne olduğunu görün; korkularınızla yüzleşin, doymayan arzularınızla yüzleşin. Yüzleşin ve gözünüzü kaçırmayın. Gördüğünüz şeyin ta merkezine bakın ve sadece içinden geçin. İçinden geçin ve hafifleyin; hafifleyin ve verin; verin ve güzelleşin.

Hep birlikte güzelleşelim...


emreertegun@gmail.com