Sayfalar

11 Aralık 2017 Pazartesi

diğer yol

Şimdi derin bir nefes al ve çok öfkelendiğin birini gözünün önüne getir.

O kişi kim bilir ne yaptı sana ya da bir başkasına, başkalarına, belki doğaya, belki bir hayvana...

Belki sana yamuk yapan bir arkadaşın, belki bir ülkeyi savaşa sürükleyen bir devlet adamı, belki Anadolu'daki son vaşaklardan birini öldüren bir adam...

Bu kişi ya da kişiler, bu "kötü" şeyi yapmadan bir gün önce ne hâldeydiler acaba...

Peki ya ondan önceki gün, ve ondan önceki...


Eylemlerimiz, deneyimlerimiz sonucunda hayata verdiğimiz tepkiler ya hani...

Geriye gitmeye devam ettikçe bir yerde sebebe ulaşacağız.

Sevgisiz bir çocuk olarak mı yetişti, ailesinden şiddet mi gördü, bir takım "zararlı" fikirleri arkadaşları mı kafasına soktu, başkalarından kazıklar mı yedi de şimdi sana kazık atıyor...

Sebebi bulduk ya da bulamadık, gitmeye devam et...

10 ... 9 ... 8 ... derken bebekliğine kadar uzan o "kötü" kişinin.


Ve bak şimdi o bebeğe.
"Kötülük" o bebeğin içinde mi?
İleride yapacaklarını şimdiden belli ediyor mu?
Kötü kötü mü bakıyor?
Var mı öyle bir bebek?
Suçlu mu şimdiden?

***

Yine derin bir nefesle bugüne dönelim.

Şu an bebek olan bir insana bak dikkatlice.

Çok tatlı değil mi? Agu bugu oynuyor, gülücükler saçıyor ortalığa...

Şu anda kaç tane bebek varsa hepsi de birbirinden tatlı, temiz ve saf.
Öyle değil mi?

Belki bunların bir kısmı, büyüyünce dünyanın altını oyanlardan olacak.

Belki bir kısmı birilerini taciz edecek.

Belki bir kısmı cinayet işleyecek.


Bir kısmı da "iyi" şeyler yapacak.

Neye göre olacak acaba bunlar?

***

Ve ileride de şimdinin bu agu bugu bebeklerinden birileri nefret edecek,

"Kötülüğün" o kişinin özünde olmadığını anlamamaya devam ettiği sürece.


O ona, öteki berikine gıcık olmaya devam edecek,

Gıcık olmaların, tetiklenmelerin, aslında kendindeki bir yerlere işaret ettiğini fark etmediği sürece.


Kesmeye, biçmeye, öfke duymaya devam edecek,

Kendi doğrusunun tek doğru, kendi siyasi görüşünün en iyi görüş, kendi dininin esas din olduğuna inanmayı sürdürdüğü sürece.

***

Ama bir yol daha var
çizim: Aslı Kuşakçıoğlu

Parlayan bir ışık var

Büyük bir hızla tek tek aydınlatan bizleri


Farkındalığın ışığı

Göreceliliğin ışığı

Kabûlün ışığı

Güvenin ışığı


Bu ışığı güçlendirdikçe

Bu ışığı parlattıkça

Orada güzel bir dünya var

Görebildiğimiz

Dokunabildiğimiz

Hemen bugün, hemen şimdi yaşayabildiğimiz


Seçim bizim,

Anbean...


Derin bir nefes...


*** ***

NOT:

Canım okuyucu,

Okudukların bir yerlerine dokunuyorsa, sana iyi geliyor ve bir şeyler katıyorsa, herhangi bir karşılık armağanı vermeye davet ediyorum seni. İçinden ne gelirse...


((:

emreertegun@gmail.com

8 Aralık 2017 Cuma

yelken ol, balık ol, su ol

Bir zamanlar, olmak ve yapmak karşıtlığı (?) üzerine düşünüp duruyordum. Özellikle son zamanlarda başkalarından da sık sık buna dair bir şeyler duyuyorum ve bir süre önce, ben de dâhil olmak üzere birçoğumuzun bunu yanlış anlamış olduğumuzu fark ettim. Bunu fark etmemi sağlayanlardan biri Andrew olmuştu: "Olmak yapmayı içeriyor." demişti basit bir şekilde, ki bu basit cümle bana çok şey anlatıyor.

Tabii ya! Sanki bir karşıtlık olması lazımmış gibi. Tam da karşıtlık olduğunda çatışma doğuyor ve çatışma olan yerde huzur barınamıyor halbuki. Peki iç içe geçmeleri mümkün mü? Olmak, yapmayı nasıl içerir? Bunlar nasıl kol kola yürürler?

İçimde bir şey yapma isteği duyduğumda bu nereden geliyor? Zamanımı mı doldurmaya çalışıyorum? Egomu mu parlatmaya çalışıyorum? Kendimi değerli hissetmeye mi çalışıyorum? Birilerine bir şey mi kanıtlamak istiyorum? Ya da mesela dünyayı kurtarmam gerektiğini falan mı düşünüyorum? Adımımı bu ve benzeri saiklerle atıyorsam, yapma hâlim, Andrew'un dediğine uygun düşmüyor bence. Burada eylemim, "oluş"umun bir parçası değil; doğal bir şekilde ve kendiliğinden ortaya çıkmıyor. Ya ego var, ya da korkular, kaygılar... Kendiliğindenlik yok, akış yok, saf sevgi yok.

İçimde bir şey yapma isteği duyduğumda bu nereden geliyor? İçimden, özümden, canımdan mı? Atacağım adım kanımı mı kaynatıyor? Dünyaya bunu vermemeyi, bunu yapmamayı düşünemiyorum bile mi? Ahh işte, böyle olduğunda yapacağım eylem, "oluş"umun bir parçası, hatta ta kendisi! Bu durumda saf sevgi var, kendiliğinden ortaya çıkana, yazgıya teslim olma var. Ve işte bu durumda, olmak yapmayı içeriyor.


çizim: Duru Betül Çetin

Peki kaçımız böyle bir hayat yaşıyor? Kaçımız gerçekten içinden taştığı gibi, içinin coştuğu yönde hareket ediyor; ya kaçımız Yaşam Nehri'nin kıyısında cansız bir havuzcuk yaratıyor ve bu birikintide debelenip duruyor?

***

Çevremize dikkatle bakıyor muyuz hiç? Büyük çoğunluğumuzun (bence, alternatif yaşadığını düşünenlerimiz bile) birbirimizin ne kadar kopyası olduğunun, olmaya çalıştığının farkında mıyız? Bir yandan bütünün bir parçasıyız ama bir yandan da ne kadar büyük bir zenginliğin farklı ifadeleriyiz aslında ve aynılaşmaya çalışmamız çok hazin değil mi?

Toplumun bellettiği, sıkıcı ve sığ hayatları yaşamaya çalışmaya devam mı edeceğiz? Tepkilerimizin, nerede ne söyleyeceğimizin bile aynı olduğu, koşullanmış, -Krishnamurti'nin deyimiyle- ikinci el yaşamlar... İkinci el olsa yine iyi, kaçıncı el oldu artık...

Biz özgür olmadan, kendi yaşamımıza egemen olmadan ne barışa yer var ne de huzura. Ne içte ne de dışta... Barış olmak için kendimiz olabilmemiz gerekiyor, kendimiz olmak için özgür olmamız gerekiyor. Özgür olmak için içimizin sesine önce kulak kabartabilmemiz, sonra bu ses doğrultusunda yürüyecek cesareti bulabilmemiz...

Bana inanmıyorsanız Orhan Veli'ye sorun.

"(...)
Heeey!
Ne duruyorsun be, at kendini denize;
Geride bekleyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun her yanda hürriyet;
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere..." 
Orhan Veli Kanık - Hürriyete Doğru
***


NOT:

Pşşşt okuyucu, yaklaş biraz!

Eğer ki okudukların bir yerlerine dokunuyorsa, sana iyi geliyor ve bir şeyler katıyorsa, herhangi bir karşılık armağanı vermeye davet ediyorum seni. İçinden ne gelirse; para, kitap, ekolojik yöntemlerle üretilmiş gıdalar, yün çorap, masaj, diğer...

Bilinen anlamda çalışmıyorum ve ürettiklerimin, yani dünyaya verdiklerimin çoğunun "piyasada" maddi karşılığı yok. Bu nedenle muhtelif çağrılarla her türlü karşılık armağanına açık olduğumu hatırlatıyorum. Seve seve ve beklentisizce veriyorum ama almaya da son derece açığım.

Son iki yazıda tahin ve seyahat masraflarımdan bahsetmiştim ve ne mutlu ki birkaç kişiden karşılık aldım (şu an itibariyle altı-yedi aylık tahin masrafımı ve Alanya'ya tek yön geliş masrafımı bu şekilde karşıladım 😌); bu yazıyı ise faturalarıma adamak istiyorum. Elektrik, su, internet ve cep telefonu masraflarım ayda ortalama 70 TL. Katkı sağlamak istersen buralardayım. 😊

emreertegun@gmail.com

1 Aralık 2017 Cuma

benmerkezimizde kesişmeler

Bir süredir benliğimin genişlediğini hissediyorum. Bu his bazen epey derinden geliyor bazense o kadar değil.

Bazen diğeriyle, bazen diğer-ler-iyle, bazen ise herkesle ve her şeyle bir olduğumu hissediyorum; işte o zaman kocaman oluyorum, enginlere sığmayıp taşıyorum. O zaman tüm ayrımlar ortadan kalkıyor. Her şey ve hiçbir şey oluyorum.


Her zaman o noktada değilim. Benliğimin daraldığı, iyice daraldığı ve sadece kendimden, Emre'den ibaret olduğum zamanlar da yaşıyorum.

Diğer her konuda olduğu gibi bunda da sarkaç gibi salınıyorum. Bir oradayım, bir burada, bir şurada...

Ve her nerede isem, bunla kalmaya, değiştirmeye çalışmamaya, olduğumla mücadele etmemeye niyet ediyorum. Bu niyetim her konuda geçerli...

***

Benliğimin en güdük kaldığı anlarda bile, adımlarımı daha bütünsel bir bakışla atıyorum; neredeyse her zaman... Bütünün hayrına olacağına inandığım adımları atıyor, mesela benim için fazladan bir efora ya da zamana mâl olacak şeyleri, çoğu zaman, toplam faydayı gözetmek adına yapabiliyorum. Fakat bu durumda bile bunu fedakârlıkla yaptığım hissinde olmuyorum; normalim bu oldu artık. Bir şeyi yapmak benden bir birim eksiltecek ve fakat başka birine daha fazlasını ekleyecekse, bunu yapmamak ne mümkün... Zaten bu durumda o eksilme, zihinsel olarak bakınca var gibi görünen ama aslında hiç de öyle olmayan bir şey. Çünkü ben sadece ben değilim. Ve zira vermekle almak o kadar da farklı şeyler değiller. (Bkz. bir önceki yazı)

Aynı şekilde, aldığım zamanlarda da bütünün faydasını gözetmeye gayret ediyorum. Benim bir birim almam başka birinin bir birim kaybetmesi anlamına geliyorsa bile gönül rahatlığıyla alamıyorum. Sıfır toplamlı oyunlar beni kesmiyor, çekmiyor uzun zamandır. Tam da bu nedenle rekabet içeren hiçbir alışveriş, iş vs.nin içinde rahat etmiyorum. Birileri kazanamıyorsa, sınavı ben kazansam ne yazar; birileri siftah yapamazken satış yapsam ne fayda; ya da hem ben hem başka birileri kazanıyorken ekolojik bütünümüzden ya da toplumsal değerlerimizden kaybediyorsak mesela, ne anladım bu işten...

Bütünün kazandığı, pozitif toplamlı her türlü adıma varım; sıfır ve negatif toplamlılara, ı ıhh.

"benmerkezimizde kesişmeler"* - Ahenk Köroğlu

***

Bu arada bence herkes bencildir, bencil olmalıdır ve bencillik sanıldığı kadar kötü bir şey değildir. İş onu nasıl tanımladığımız, nasıl uyguladığımızla ilgili.

TDK "bencil" için yalnız kendini düşünen, kendi çıkarlarını herkesinkinden üstün tutan diyor mesela ve buradan "yalnız" kelimesini çıkarınca bencillik o kadar da fena bir şey gibi görünmüyor bana. Bir kere insanın kendini düşünmesi kaçınılmaz bir durum. Tüm canlılar öncelikle kendilerini düşünürler. Bunun aksi, olsa olsa, idealize edilen ve doğal olmayan bir yaklaşımdır; çoğu zaman uygulanamaz ve dahası, zaten uygulanması hiç de iyi bir şey değildir bana göre.

Bence kişi, kendi ihtiyaçlarını özenli bir şekilde gözetirken toplam faydayı da gözden kaçırmıyorsa en güzeli... Sadece kendi istek ve ihtiyaçlarını gözetmeyi olumlayacak değilim ancak sürekli özveri, sürekli verme hâlini de ne makûl buluyorum ne de sürdürülebilir...

Galiba en güzeli, benliklerimizin genişlemesi ve her şeyi kapsaması. Bu durumda, kendi çıkarını her şeyden üstün tutmak, bütünün çıkarını her şeyin üstünde tutmak anlamına geliyor zaten. Bir yandan da bu genişleme esnasında küçük ben'leri göz ardı edip bir şeyler için feda etmezsek bu iş tamamdır bence. Küçük ben de genişlemiş benliğin parçası; unutmamalı. Ben yoksam bütün de yok.

Yani yukarıda bahsettiğim şekliyle bencil olsak da benmerkezci (TDK, beniçinci demiş) olmasak; bu ince ayrımı kıvırsak, diyorum.

Her konuda olduğu gibi orada bir yerde güzel bir denge var; istikamet orası olsa...

* Ahenk'in resme koyduğu isim, yazının da da ismi olmak istedi.

***
NOT:

Canım okuyucu,

Okudukların bir yerlerine dokunuyorsa, sana iyi geliyor ve bir şeyler katıyorsa, herhangi bir karşılık armağanı vermeye davet ediyorum seni. İçinden ne gelirse; para, kitap, ekolojik yöntemlerle üretilmiş gıdalar, yün çorap, masaj, diğer...


Yazılarımı beklentiyle, karşılığında bir şeyler almak için yazıyor değilim. Zaten birçoğu kendiliğinden akıyor ve içimdekileri paylaşabiliyor, kendimi duyurabiliyor olmak başlı başına kocaman bir armağan. 


Bunla birlikte, bilinen anlamda çalışmadığım ve ürettiklerimin, yani dünyaya verdiklerimin çoğunun "piyasada" maddi karşılığı olmadığı için, bu tip çağrılarla her türlü karşılık armağanına da açık olduğumu hatırlatıyorum. Seve seve veriyorum, almaya da çok ama çok açığım.


Geçen sefer tahin idi -ve birkaç kişiden karşılık aldım- 😌, bu yazıyı ise şu aralar gerçekleştirdiğim ve gerçekleştireceğim seyahat masraflarıma adamak istedim. ((: Geçen hafta İzmir'e giderken 30, dönüşte 35 TL masrafım oldu (blabla kullandığım için hesaplı yolculuklar). Önümüzdeki hafta ise annemi ve birkaç dostu ziyaret etmek için Antalya taraflarına gidip geleceğim. Blabla'da uygun ilan bulup bulmamama göre, gidiş-geliş 70 - 120 TL civarında masrafım olacaktır. Sonra ay sonuna doğru yine bi' İzmir... Bunlara -az-çok demeden- katkı sağlamak ister misin? 😊

emreertegun@gmail.com

28 Kasım 2017 Salı

ver(ebil)mek - al(abil)mek

Aslında bu dünyaya vermek için geliyoruz. Yaşadığımızı gerçekten hissettiğimiz an'lar armağanlarımızı paylaştığımız, hizmet ettiğimiz an'lar, fırsatlar. Fakat ne hikmetse hayatın akışı; birçoğumuzu, vermekten, armağanlarımızı paylaşmaktan alıkoyuyor ve istemediğimiz işleri icra ederek geçen günkü yazıda değindiğim para kazanma yarışına sokuyor. Bunun ne hikmet olduğu aslında açık: Charles Eisenstein, geçen haftalarda üç ya da dördüncü kez okuduğum muhteşem kitabı Kutsal Ekonomi'de bunu uzun uzun anlatıyor. Ben bu yazıda bu koca konunun birkaç yerine dokunabileceğim.

Vermek ve almak ilişkiyi kuran, topluluğu inşa eden şeylerin başında geliyor. Ancak bu verme ve almayı basit bir değiş-tokuş işlemi olarak icra ettiğimizde maalesef ki çoğu zaman böyle bir ilişki kurulamıyor. Para karşılığında ürün/hizmet, ürün/hizmet karşılığında da para alınıyor ve ortada bağ kuran herhangi bir durum oluşmuyor. İşte bu, paranın soğuk yüzü. Bu soğuk yüz, özellikle de fabrikasyon ve kişiliksiz ürünleri alıp satarken iyice buz kesiyor, tir tir titretiyor hepimizi.

Bu soğuk yüzü ılıtmak açısından, pazarda köylü teyzeden kendi ürettiği pekmezi almamızla marketten fabrikasyon, "el değmeden" üretilmiş ürünü satın almamız arasında dünyalar kadar fark var (Köylü teyzelerden aldığımız pekmezlerin yapıldığı üzümlerin de muhtemelen ilaçlı, hormonlu vs.li olması ayrı bir konu. Hani çok da romantize etmeyelim...). Aynı şekilde eczaneden bir krem almakla, doğa ve insan dostu yöntemlerle ve el emeği ile üretilen kremleri almak; insanları tektipleştiren batı tıbbındaki hazır reçeteleri kullanmakla sizi tanıyan, size vakit ayıran bir homeopat veya ayurveda uzmanı tarafından tedavi edilmek, asla aynı şey değil; karşılığında önceden belirlenmiş bir tutarı ödüyor olsanız bile.

Ortamı biraz daha ısıtmak için, daha da sıcak bir seçeneğin ise armağan ekonomisi uygulamalarını hayatımıza geçirmek olduğunu düşünüyorum. Geçen gün de yazdığım üzere, armağan ekonomisi uygulamalarında, -"armağan" kelimesi yanıltmasın,- ürünü sunan kişilerin bunun karşılığında hiçbir karşılık almadığı bir durumdan bahsetmiyoruz ama ne vereceğini, ne kadar vereceğini, ürünü alan kişilerin belirlediği bir alışveriş ilişkisi söz konusu. Buradaki anahtar kavram minnet. Alan kişi, içinde hissettiği minnet çerçevesinde ve bütçesine uyan karşılığı veriyor. Veren kişi, -mümkün olduğunca- güven duygusuyla veriyor ve gelecek olan karşılığa kendini açıyor. Bu uygulamada, klasik anlamda bir satış işlemi yapıldığını düşünmüyorum, karşılığın önceden belirlenmemiş olması epey kritik bir önem arz ediyor. Yapılan işlem, alan ve veren arasında bir ilişki yaratıyor ve zaten topluluğun duvarlarını ören taşlar bu ilişkiden başka bir şey değil.

Armağana daha da saf olarak bakıldığında, aslında karşılık armağanının hemen verilmesi bile onun ruhunu zedeliyor. Kutsal Ekonomi'den öğrendiğim -ve aslında içime de sindiği ve aklıma da yattığı- üzere, kadim kültürlerde karşılık armağanı hemen verilmez, zamana yayılırmış. Bazen, gerçekleştirdiğim etkinliklerde karşılık armağanını, mesela bir haftalık (ya da herkesin kendisine kalan) bir sindirme sürecinden sonra almaya dair bir fikir dolanıyor içimde. Sanırım deneyeceğim. Zira aldığınız şeyin karşılığına siz karar verdiğinizde bile, bunun hemen gerçekleştirilmesi, ürünü ya da hizmeti alan tarafında "sana borçlu kalmak istemiyorum" gibi bir anlam ifade ediyormuş, ki bu da aklıma yatıyor.

Buna en basit bir örnek, kitabımı alan bazı okuyucuların, elime para tutuşturmak için yanıp tutuşmaları. Her seferinde, önce kitabı okumaya yönlendiriyorum onları; diyorum ki "Bu kitap belki senin için zaman kaybı olacak, belki de hayatını değiştirecek. Ne vereceğine okuduktan ve sindirdikten sonra karar versen?" Yani okur okumaz bile değil belki...

"Minnet bizi karşılık armağanı vermeye esinlendirdiğinde bunu çok çabuk yapmamalıyız, yoksa parayla satın almaktan pek de farklı olmayan basit bir işleme dönüşür. Verenle alanı birbirine yakından bağlamak yerine yükümlülüğü iptal eder." Charles Eisenstein - Kutsal Ekonomi
çizim: Ayfer Andaç

Ve bu, bizi diğer bir can alıcı noktaya götürüyor. Kimseye borçlu kalmak, kimseye ihtiyaç duymak istemiyoruz. Bağımsız, kendine yeten küçük adacıklar hâlinde yaşama ilüzyonundayız. Bunun hiç de iyi bir şey olmaması bir yana, gerçek olmaktan da o kadar uzak ki... İyi bir şey değil, zira insan sosyal bir varlık ve kendini gerçek anlamda bilmesi, keşfetmesi, ilişkiler ağının içinde mümkün olabiliyor fakat yaşamaya çalıştığımız ilüzyon bu ağı parçalıyor. Gerçek olmaktan çok uzak, zira yakınımızdaki kişilere ihtiyaç duymazken binlerce kilometre ötede üretilen ürünlere ve dolayısıyla hiç tanımadığımız ve tanımayacağımız kişilere muhtacız. Velhasıl hele ki günümüz dünyasında, çok uç örnekler bir yana, kendine yetmek diye bir şey aslında m-ü-m-k-ü-n d-e-ğ-i-l.

Birbirimiz için bir şeyler yapmak, paylaşmak, ilişki kurmanın bir numaralı yolu. Birbirimize verecek hiçbir şeyimiz yoksa nasıl ve neden ilişki kuralım ki... Ama şu başının çaresine bakma hikâyesi çok kuvvetli ve bu durum şehirde de aynı, köyde de... Bu satırları okuyanlar şehirlerdeki durumu biliyordur zaten ama pastoral köy romantizmi düşüncelerindeyseniz orada durun. Birkaç yıldır gözlemlediğime göre, köylüler de en az şehirliler kadar almaktan, birilerine ihtiyaç duymaktan korkuyorlar. İmecenin, yardımlaşmanın, dayanışmanın pek esamesi okunmuyor desem abartmış olmam sanırım. Her şey birey ya da aile bazında yaşanıyor burada. Herkes başının çaresine bakıyor. Yılda üç kere kullanılacak olan pekmez vs. kaynatma kazanlarını bile ortak kullanmak kimsenin aklına gelmiyor; herkesin kendi kazanı var. Bizim köyde yaşayan bir teyze (galiba dünyanın en tatlısı) kazanı olmadığı için nar ekşisini bilmem kaç gün geç yaptı mesela da birinden bir günlüğüne ödünç almak istemedi. Vermeye gelince hepsi buna açık, sağ olsunlar ama almaya gelince bir o kadar kapalılar. Dedim ya, almak demek, minnet duymak ve -olumlu anlamda söylüyorum- borçlu kalmak demek ve bunu hiç ama hiç istemiyorlar. Bunu, düşük bir pozisyon gibi algılıyorlar. Sonuç: her koyun kendi bacağından asılıyor.
"Armağanlar doğal olarak yükümlülük yaratır; (...) Armağan almak istemiyoruz, çünkü kimseye karşı yükümlü olmak istiyoruz. Kimseye bir borcumuz olsun istemiyoruz." Charles Eisenstein - Kutsal Ekonomi
Birbirimize verecek hiçbir şeyimiz yokken nasıl ilişki kurabiliriz? Yaşadığım ufak tefek örneklerde, birbirimiz için bir şeyler yapabilmenin nasıl da güzel dostluk, ilişki fırsatları yarattığını görüyorum. En basitinden bir örnek: Köyde yaşayan arkadaşımız Pınar'ın evinde interneti yok ama gerek iş gerekse sosyalleşme vs. için internete ihtiyacı oluyor ve bu ihtiyacını gidermek için sık sık bize geliyor. Bu durum, gel zaman git zaman, kaçınılmaz olarak bir ilişki yarattı, yaratıyor. Geldiğinde sohbetler ediliyor, kahveler içiliyor, paylaşımlar yapılıyor... Zamanla, birlikte üretim fırsatları ve heyecanları doğuyor ve hayata geçiriyoruz (nar ekşisi vs.); bunlar birbirlerini besliyor ve daha çok bir araya geliniyor, daha fazla birlikte yenip içiliyor, daha fazla birlikte bir şeyler yapma isteği oluşuyor... Şimdi Pınar'ın evinde internet bağlantısı olsaydı, eminim ki biz yine arkadaş olurduk ama yine eminim ki işler daha yavaş ilerlerdi. Oluşan ve gittikçe gelişen arkadaşlığımızın tek müsebbibi internet değil tabii ki ama en azından katalizörlerden birinin bu durum olduğu çok net. Formül ne kadar da basit: Ona verecek bir şeyimiz vardı, verdik; onun ise bizden alabileceği bir şey vardı, aldı; ve işler gelişti. Şu an ise yoğun bir alışveriş, yoğun bir ilişki içerisindeyiz.

Başka bir örnek: Birkaç hafta önce temiz, ekolojik, kimyasalsız üretim yapan bir üreticiden esmer pirinç almak istedim ve bu durumlarda sıkça yaptığım gibi bunu Güneybatı dolaylarında yaşayan kişilerin dahil olduğu grupta paylaştım ve toplamda 20'yi aşkın kişi 100 kg.a yakın bir sipariş verdik. Eee ne olmuş?! Şu oldu: Bu sipariş sayesinde bir sürü insanla yazışma, haberleşme, tanışma imkanı buldum. Köyde, bizim gibi İstanbul göçgünü başka insanlar da varmış, onlardan haberdar oldum ve -şimdilik- iki tanesiyle tanıştım. Çandır'da yaşarken tanıştığım, aslında sevdiğim ama nedense fazla görüşme imkânı yaratmamış olduğumuz iki arkadaşım birkaç gün önce bize uğrayıp Dalyan tarafından gelen siparişleri aldılar ve götürdüler; böylece onları da görme fırsatım oldu. O gün aceleleri vardı ama buraları da çok beğendiler ve bir ara çay-kahve için de gelecekler. Ayrıca 7-8 kişinin pirinçleri onlarda, götürüp dağıtacaklar ve onlar için de birileri için bir şeyler yapmış olma ve -yine!- ilişki kurma şansı doğacak. Bunun yerine sadece kendimiz için sipariş verseydim, yukarıdakilerin hiçbiri gerçekleşmeyecekti.

Tüm bunların yanı sıra, bol miktarda hayır duası ve teşekkür aldım; daha ne isteyebilirim ki!

Burada sadece iki tanesini paylaştım ama aldığım ve verdiğim bir sürü örnek ekleyebilirim. Birileri için bir şeyler yaptıkça ve birileri benim/bizim için bir şeyler yaptıkça, işte o zaman hayat bayram oluyor bence. Bu nedenle her fırsatta bu olanağı yaratmaya çalışıyorum. Bir şeye ihtiyaç duyduğumda son an'a kadar satın almıyor, alternatif yolları araştırıyorum; birileri için yapacak bir şeylerim varsa bunu duyuruyor, seve seve yapıyor, elimden geldiğince buna alan açmaya çalışıyorum.

Herkese de heyecanla öneririm ama bu kendi kendine olmuyor. Biraz emek istiyor, bir de zamanla bu bakış açısını refleks hâline getirmek. Yani sadece kendim(iz) için yaşamak yerine başkaları için bir şeyler yapabilme fırsatlarını kollamak ve herhangi bir şeye ihtiyaç duyduğum(uz)da, hemen satın almak yerine ilişkiler ağımızın yardımı ile nasıl kotarabileceğimizi araştırmak...

Gerisi iyilik güzellik...

"(...) günümüzdeki para sistemi birkaç yıl içinde kolayca çökebilecekken, armağanların yarattığı minnet bağları tüm toplumsal kargaşaları atlatacaktır."
Charles Eisenstein - Kutsal Ekonomi

Önemsediğim bir Not: Yazılarımı beklentiyle, karşılığında bir şeyler almak için yazıyor değilim. Zaten birçoğu kendiliğinden akıyor ve içimdekileri paylaşabiliyor, kendimi duyurabiliyor olmak başlı başına kocaman bir armağan. Bunla birlikte, bilinen anlamda çalışmadığım ve ürettiklerimin, yani dünyaya verdiklerimin çoğunun maddi karşılığı olmadığı için, her türlü karşılık armağanına da açık tutuyorum kendimi.

Velhasıl okudukların bir yerlerine dokunuyorsa, sana iyi geliyor ve bir şeyler katıyorsa, herhangi bir karşılık armağanı vermeye davet ediyorum seni. İçinden ne gelirse; para, kitap, ekolojik yöntemlerle üretilmiş gıdalar, yün çorap, masaj; ne olursa... 

Hatta bu yazıyı, çok sevdiğim tahin masraflarına adamak istiyorum ((: Aldığım tahinin kg.ı 15 TL. Ayda ortalama 2 kg kadar tahin yiyorum. Katkı sağlamak ister misin? Bu davetim, birkaç aylık ya da kim bilir, belki bir yıllık tahin harcamamı karşılamamda bana yardımcı olur mu ki... 😊

emreertegun@gmail.com


Bonus çizim: -yine- Ayfer Andaç :))
pirinç çuvalı ve ben...

19 Kasım 2017 Pazar

armağan ekonomisi ve ben

1

Buna dair daha önce de yazmış olmalıyım: Parayı edinme serüvenimizi para kazanma olarak tanımlamamız, olayı tek başına tüm çıplaklığıyla gösteriyor aslında. Para, kazanılan bir şeydir ve bunun karşısında parayı kaybeden birileri vardır; yani sürekli bir rekabet hâli...

Dile getirdiğimiz kelimeler gerçeğimizi tanımlıyor ve yeniden üretiyor ya, bir süredir para kazanmak yerine parayı edinmek, paraya erişmek gibi kullanımları tercih ediyorum. Bu, sadece bir laf ebeliği değil; gerçekten de bir şey kazandığım yok, zira kaybeden yok. Yaklaşık beş yıldır paraya ulaştığım yolların tamamını armağan ekonomisinin* taşlarıyla döşedim ve yapıp ettiklerim, yazıp çizdiklerim, düzenlediğim buluşmalar vs. sonrasında insanlar bana içlerinden gelen ve bütçelerine uyan miktarı -ve/veya para dışı muhtelif armağanlarını- iletiyorlar. Dolayısıyla beş yıldır parayı kazanıyor hissetmiyorum hiç; ediniyorum.

Armağan ekonomisinin 5n1k'sını, anladığım şekliyle, üç yıl önce bu blogda yazmıştım: http://icimdensohbetler.blogspot.com.tr/2014/09/armagan-ekonomisi-5n1k.html

Armağan ekonomisi uygulamasının önemli ayakları, karşılık armağanının ne olacağını ve miktarını alıcının belirlemesi ve bu karşılığın, ürün/hizmet edinildikten sonra verilmesidir. Bu kavram ile anlatılmak istenen, ürün ve hizmetlerin hiçbir karşılık almadan verilmesi değil ama mümkün mertebe karşılık beklemeden verilmesi ve gelecek olana güvenilmesidir.

Bunların hiçbirinde tamamen saf olan noktaya; yani sıfır beklentili, hayata sonsuz güvendiğim bir alana ulaşmış görmüyorum kendimi. Gerçekleştirdiğim buluşmaların birçoğunda, karşılık armağanlarına alan açacak olduğum son gün yaklaştıkça, "acaba ne gelecek" diye düşünürken buluyorum kendimi. Katılımcıların, -bilebildiğim kadarıyla- maddi durumları aklımdan geçiriyor, verme kanallarının ne kadar açık olduğunu falan hesap -ve tahmin- ediyorum ve son gün geldiğinde toplanan para miktarının -ve diğer armağanların- ne olduklarını saymak için resmen heyecanlanıyorum. Evet, henüz bir aziz değilim ama bunlardan dolayı utanıyor falan da değilim; insanım nihayetinde...

Ama galiba her geçen gün saf olan noktaya yaklaşıyorum ve bu, gerçekleştirmiş olduğum etkinliklerden almış olduğum karşılık miktarlarıyla hem ilgili hem de değil. İlgili, zira bu konuda kendimi daha iyi ve daha açık ifade etmeye başladıkça, gelen karşılıklar her geçen gün benim için daha doyurucu olmaya başladı. İlgili olmayan kısmı ise, belki tüm benliğimle ve her an o noktada olmasam da; yapmış olduklarımın, dünyaya vermiş olduklarımın karşılıklarını, bazen çok daha dolaylı yollardan da olsa bir şekilde aldığıma dair inancımın çoğu zaman yüksek olması. Bunu unuttuğum olmuyor değil ama bir süre sonra hatırlıyorum.

Yine de dramların en büyüğü olan karşılaştırma illetinden sıyrılmış değilim. Son yıllarda gerçekleştirilen muhtelif etkinliklerin, atölyelerin, inzivaların birçoğunu gereksiz pahalı buluyorum mesela ama buna rağmen bana gelen karşılıkları, gereksiz pahalı olduğunu düşündüğüm etkinliklerin fiyatlarıyla karşılaştırdığım vuku buluyor. (Üstelik, tüketim anlamında çoktandır epey küçültmüş olduğum yaşamıma göre, aslında beni tatmin eden miktarlar toplandığında dahi yapabiliyorum bunu.) Bana hizmet ediyor mu? Tabii ki hayır!

Bazı durumlarda ise gerçekten de suistimal edildiğimi hissettiğim oluyor ve fakat bunun nedeni, kişilerin kötü niyeti falan değil elbette (çoğu zaman sadece verme, eksilme korkusu). Gerçekleştirdiğim bir buluşmanın sonunda, hem parası olan hem etkinlikten fazlaca faydalandığını gözlemlediğim ve bunu kendisinden de duyduğum hem de başka etkinliklere bir sürü paralar verebilen birinin, benim etkinliğin sonunda, cebinde akrep belirmesi ve çok düşük bir meblağ iletmesi beni epey huzursuz edebiliyor. Haa, neye göre "çok düşük": o kişinin standartlarına göre. Ama bu durumda bile buna takılmak istemiyorum; nihayetinde verme korkusu varsa vardır ve ver(e)memiştir. Hepsi bu.

Ve fakat, bu durumlar yaşandığında ve yukarıdaki gibi hissettiğimde bile, az verdiğini düşündüğüm kişileri suçluyor değilim en azından. Tüm hayatımı armağan ekonomisi mantığıyla geçirmeyi, etkinlikleri ve diğer tüm "iş"lerimi bu şekilde yapmayı seçen kişi ben olduğuma göre bunun sorumluluğu da bana ait.

***

Bütün bunları anlatıyorum, zira bu kocaman bir süreç. Eski'yi bırakmak ve yeni'ye kavuşmak her zaman bir anda olmayabiliyor. Ama bir yol'a gerçekten inandığımızda, o yol'un bizim için doğru olduğunu sadece zihnimizle değil, kalbimizle bildiğimizde, o'nu takip etmekten başka bir seçenek kalmıyor. Hayatımı armağan ekonomisi ruhuna uygun bir şekilde geçirmekten çok ama çok memnunum ve benim için bu, galiba, takip etmekten kendimi asla alıkoyamayacağım bir yol. Zaman zaman zorlanabilirim, zaman zaman alma-verme dengesinin sağlanmadığını hissedebilirim, zaman zaman daha fazlasını hak ettiğimi düşünebilirim, zaman zaman karşılaştırma yapıp kendimi üzebilirim, zaman zaman gerçekten parasız kalabilirim ama tüm bunlar, armağanlarımı daha da özgürce paylaşmamı, verdiklerimi ne kadar samimi bir şekilde ve ne kadar gönülden verdiğimi görmemi sağlayan muhtelif sınavlar olacak ve eminim ki beni bir olmaya ve güvenmeye daha da yaklaştıracak, bütüne daha da bağlayacak.

Son derece cömert olan dünyamıza daha çok uyum sağlayıp daha da fazla vermek, karşılık beklentisinin yokluğunda vermek için kanallarımın sonuna kadar açılması için neler gerekiyor? Bu kanalların genişleyip her yeri, herkesi sarması için neye ihtiyacım var? Gerçekte var olan ama nedense (!) deneyimleyemediğimiz bolluk dünyasını deneyimlememiz için tek tek ve kolektif olarak neler yapabiliriz?

***

2

Bunu yapmamak daha iyi, daha ulvî, daha ideal midir bilmem; etkinliklerde ve mesela blog yazılarının altında paylaştığım notta, vermeyi kolaylaştırmaya çalışıyorum. Bunu, hem gerçekten de almaya ihtiyaç ve istek duyduğum için yapıyorum hem de dolaylı olarak, birçoğumuzda kapalı olan verme (ve aslında aynı zamanda alma) kanallarını açmak için güzel bir fırsat oluyor.

çizim: Burak İlhan

Blogu takip edenlerin fark etmiş olacağı üzere, bu aralar yazma kanallarım açık. Yazma, paylaşma dürtüsü bir geldiğinde durdurabilene aşk olsun. Büyük bir keyifle yazıyor, paylaşıyorum içimden sohbetler'imi, deneyimlerimi, duygularımı, düşüncelerimi. Bunu, bir karşılık beklentisi ile yapmıyorum; yazıyor, paylaşıyor ve bunun sonucunda okunuyor, duyuluyor olmak başlı başına öyle büyük bir armağan ki yazmaya devam etmek için fazladan bir karşılık almama gerek olmadığı kesin. Bunla birlikte, tüm bu güzelliklerin üstüne bir de muhtelif karşılıklar geldiğinde iyice muhteşem oluyor. Zira almaya ihtiyacım var, hem madden hem de manen...

Velhasıl sevgili okuyan, 

Eğer ki blogda veya kitabımda yazdıklarım veya eylemlerim, var oluş hâlim sana herhangi bir şekilde ilham veriyorsa; senin daha iyiye, yani daha kendin olmaya gitmeni kolaylaştırıyorsa; daha güzel bir dünyaya inanmana ve bu yola kendi taşlarını koymana destek oluyorsa; ve tüm bunlar karşılığında içinde hissettiğin minnetin somut bir ifadesini bana sunmak istersen ben buradayım; kollarımı, avcumu, şapkamı açmış bekliyorum.

emreertegun@gmail.com