Sayfalar

27 Mart 2017 Pazartesi

hafiflik

Yakın zamana kadar lügatimde olmayan bir sözcük şu sıralar gündemimde: Hafiflik, hafif olmak...


Birkaç ay önce Hira, hafifliğime bayıldığını söylediğinde ne demek istediğini anladım hemen. Olan bitenle, karşıma çıkanla kavga etmemek, akıntıya katılmak, akışkan olmak, akış olmak, mücadele etmemek, hayatın hazırladığı yolun suyuna gitmek, zorlamamak, direnmemek; akmak, sadece akmak...

Hep anlatırım: Yıl 2007, hiç fena kazanmadığım epey büyük bir firmadan ayrılmış, çok daha az kazandığım, çok daha basit, bana iş tatmini olarak da pek bir şey katmayan bir yere geçmişim. Akılla mantıkla izah edilecek hiçbir tarafı yok kararımın; en basit ifadeyle kolayıma geldi sanırım. Öbür taraftaki sorumluluklar, sıkışıklıklar, sorunlar birikti birikti; çözmektense beyaz sayfa açmak daha rahat geldi. Bu akılsız, mantıksız kararı aldığımın üçüncü ayının son gününde ekibi toplantı odasına çağırdılar ve bir açıklama yaptılar: Şirket Türkiye pazarından çıkıyormuş ve dolayısıyla bir ay sonra hepimizi işten çıkarmak durumunda kalıyorlarmış. Sen git daha iyi kazandığın, daha prestijli işini bırak, bilinmeze at kendini, üç ay sonra bu haberi al. Normal bir insan çok doğal bir şekilde inkârla başlar, şikayetle, sızlanmalarla devam eder, kurban psikolojisine giriverir falan ya; ben daha açıklama tamamlanmadan büyük bir heyecanla "Hımm demek öyle, bakalım şimdi ne olacak; nasıl bir iş bulacağım" vs. diye heyecanlanmaya başlamıştım bile. Adam o zaman da hafifmişti. Haa sonra altı ay iş bulamadığımda, aldığım tazminat suyunu çektiğinde ve en sonunda bulduğum işin koşulları biraz daha kötü olduğunda bile hafiflik devam ediyordu. Allah/evren vergisi midir, başka bir şey midir bilmem ama hiç sıkıntısını çekmedim bu durumun. Hep "eyvallah" dedim, direnç göstermedim ve döndü dolaştı beni güzel bir yerlere attı hayat.

Çok daha eskilere gitti aklım: Yıl 1990, küçük Emre sekiz buçuk yaşında (buçukları söylemeyi hangi yaşta bırakıyoruz sahi?). Annesi ona babasıyla ayrılma kararlarını açıklıyor. Emre çok sakin, "peki" diyor, "madem ikiniz de beni hâlâ seviyorsunuz, madem böyle daha iyi olacağını düşünüyorsunuz; eyvallah" diyor. (Bu cümleyi bu şekliyle kurmuyor belki, hele ki "eyvallah" demeyi daha öğrenmemiş ama hatırladığım his tam da bu) Sekiz buçuk yaşındasın oğlum, iki isyan et, ağla, onları birleştirmeye çalış; yok; hiç olmadı öyle bir şey. Çok acayipmişti, çocukken de cinsmişti.

***

Yıl 2017, aylardan mart, günlerden birkaç gün önce: Bir buluşma için bizim köye gelen tanıdık ve yeni tanıdık dostlara heyecanla anlatıyorum: "Ohh," diyorum, "kızları gönderdim, bir süre yalnız yaşayacağım. Çandır'ı zaten çok seviyorum, biraz kendi düzenimi oluşturmaya ihtiyacım var. Bahçeye biraz ağırlık vericem, bir de kümes yaptım, tavuk alıcam..." falan. Kaç kişiye kurduysam aynı cümleleri, her seferinde iştahla anlattım önümdeki ayları.

Ve günlerden dün: Ev sahibinden bir sms geliyor ve bizi (aslında artık "beni") evden çıkarmak istediğini söylüyor. Yalnızlık hayalleri, tavuklar, bahçe; hepsi puff oldu bir anda. Ne yaparım, nereye giderim, neylerim...

İlk şok anında bile gerçek anlamda şok olmadım. Yine kafa işlemeye başladı hemen "Hımmm, e hayırlısı, what's next? (Şimdi sırada ne var?)" İçim bi' heyecanlandı, kıpırdandı. Olasılıklar pıt pıt dizilmeye başladı ve her biri ayrı heyecanlı. Burada bir süre olsun daha fazla kalmak için uzlaşmak da bu olasılıklardan biri ama diğer olasılıklar da hiç fena değil. Üstelik bir süredir hafiften bir atalet hâlim var ve yapmak istediklerimle arama mesafe koyuyorum. "Belki de ben adım atmak için daha oyalanacakken hayat beni sırtımdan nazikçe itiyor" diyorum dünden beri. İşaretleri okumaya çalışıyorum. Bu çok sevdiğim köyde ve evde kalma sürecini biraz olsun uzatmak mı yoksa hızlıca yeniye doğru harekete geçmek mi... Şu an için bilmiyorum ama güveniyorum hayata. Direnmediğim sürece hep güzelliklerle karşılaştım, hiç büyük sıkıntıları göğüslemek zorunda kalmadım. Sanırım yine öyle olacak.

Sıkıntı demişken... Arada düşünüyorum da gerçekten de benim için çok kolay oluyor her şey; oluveriyor. Baran çok sık söyler/yazar mesela, acılardan öğrendiğini, bunların onu geliştirdiğini falan... Bende acıyla öğrenme ya yok ya çok az. Hep kolaylıkla öğreniyorum. Bu sadece şans mı diye düşünüyordum ki geçenlerde -aynı hafifliği fazlasıyla yaşadığını gördüğüm- Funda "E sen hep hayatın yönlendirdiği şekilde yaşamışsın, hiç zorlamamışsın; bu durumda niye acı çekesin ki?" gibi bir yorum yapınca her şey yerli yerine oturdu sanki. Evet zorlamıyorum, süzülüyorum sadece hayatın içinden... Yıpranacağım işi yapmıyorum, istemediğim sorumluluğu almıyorum, görmek istemediğimi görmüyorum, gitmek istemediğim yere gitmiyorum. Kolaylıkla, rahatlıkla, zarafetle ne akıyorsa o dümende gidiyorum. Rüzgâr nereden eserse ve beni nereye götürürse orada tozlaşıyor, orayı çiçeklendiriyorum. Ehh bu durumda hayatın şaplakları bana pek değmiyor, değenleri ise alıyorum sadece, kabul ediyorum. Pek de güzel oluyor.

Galiba böyle de devam edeceğim. Hayata güveniyorum, yapacak bir şey yok! ((:

Azıcık tedirgin, çokça heyecanlıyım. Ve seviyorum...

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Belki bilmiyorusundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık iletmek istersen bana ulaşır mısın?

emreertegun@gmail.com

23 Mart 2017 Perşembe

-Şehirden göçmek isteyenler için- kırsal hayattaki zorluklar

Kentten kıra adım attığım süreçte (vayy! neredeyse beş yıl olmuş) genellikle bu hayatın olumlu yanlarını yazıyor, anlatıyorum. <buna dair en kapsamlı paylaşımıma buradan ulaşabilirsiniz.> Bu, hiçbir zorluk yaşamadığımdan değil ama içimden bunları yazmak geldiği içindi. Ayrıca gerçekten de bazı zorluklarıyla yeni yeni yüz yüze geliyorum; ya da hep yüz yüzeydim de şu sıralar daha fazla dikkatimi çekiyorlar belki. Öyle ya da böyle, bu yazıda biraz bunları paylaşmak istiyorum. Yazdığım tüm maddeler benim de deneyimlerimi içeriyor ama bazılarını biraz genelleyerek yazacağım, zira bunların hiçbirinin benle sınırlı olduğunu düşünmüyorum.

- Listenin en başında, buradaki hayatta aşksal, duygusal vs.sel deneyimler yaşamanın zorluğu var. Hem mevcut sevdiceklerle hem de potansiyel olanlarla...

Burada, hemen hiçbirimizin, gidip geldiği tam zamanlı bir işi olmadığı için, birlikte yaşayan sevgililerin 24 saatlerini dip dibe geçirmeleri gibi bir durum oluşuyor ve bu, kaçınılmaz olarak bir takım gerginlikleri yanında getiriyor. Birlikte çalışmak, birlikte üretmek her zaman çok kolay olamadığı gibi, hemen her an'ı birlikte geçirdiğin evin/bahçenin/arazinin/hayvanların düzenini ve dirliğini sağlamadaki, işleri halletmedeki ritmlerin ve ihtiyaçların uymaması da başka bir konu. Velhasıl yıpratıcı bir süreç. Tabii aynı durumun bir sürü güzelliği de yok değil.

Ayrılık süreçleri de sıkıntılı. Şehirde yaşayanlar için, zaten herkesin kendi meşgalesi, işi gücü, arkadaşları oluyor ve ayrılık vuku bulduğunda kişiler kendi yollarına gitmekte biraz daha az sıkıntı çekiyorlar. Burada ise birlikte yaşıyorsun, zamanla hayatının ve arkadaşlarının hemen hepsi ortaklaşıyor. Üstelik maddi ve manevi olarak birlikte yatırım yapılan tonla şey oluyor (arazi, hayvanlar, bahçe işleri, ağaçlar, sosyal hayat vs.) ve ayrılık gelip kapıyı çaldığında "Şu beş nar ağacı benim, erikler senin olsun; ev sende kalsın ama atölyeyi sırtlanıp götürücem" diyemiyorsun.

Ayrıca hayatına yeni birini almak da kolay iş olmuyor. Birileriyle tanışma olasılığı şehirdekiyle kıyaslanamayacak kadar düşük. Tanıştığında da süreç bambaşka. Şehirde tanışırsın, bir etkileşim olur, görüşmeye başlarsın, belki bir kahve, belki bir yemek, sonra evine gidersin, o da kendi evine gider, süreci sindirirsin; birkaç gün sonra bir daha görüşürsün, bu sefer belki o sende kalır, sen onda kalırsın vs. ve ertesi gün (bilemedin ondan bir sonraki gün) yine kendi yerlerinize dağılır ve hadise bir anda çift kişilik bir yaşama dönüşmez falan filan ya... Burada bunu yaşamak mümkün olmayabiliyor. Hayatınıza giren ya da girme sürecinde olan kişi, aynı köyden ya da yakınlardan birisi olmadığı sürece (ki buralarda seçenekler pek kısıtlı oluyor <gülücük>), daha uzun süreli bir arada kalmalar ve daha uzun süreli ayrı durmalar vuku buluyor; ve benim deneyimime göre iki durum da yaş! Görüşmek istiyorsunuz, seni ziyarete geliyor ve -diyelim ki- bir hafta beraber takılıyorsunuz. Daha yeni tanışmışsınız ve bir anda 168 saati bir arada geçiriyorsunuz. Ehh, istediğin her an gelmek-gitmek maddi ve manevi olarak pek mümkün olmadığı için daha uzun zaman geçirmek istiyorsunuz ama bu uzun zaman, sindirim sistemi için başa bela. Şey gibi sanki: Ortada kocaman bir pasta var, diyelim ki 12 kişilik; sağlıklı olan bundan bir dilim yemek ve ertesi gün bir dilim daha yemek şeklinde ilerlemekken, burada pastayı önünden kaçıracakları için hepsini birden mideye indiriveriyorsun ve hazımsızlık yaşatabiliyor. İşin diğer kısmı da kolay değil: Üç-beş gün ya da bir haftayı -öyle ya da böyle- geçirdiniz ve herkes yuvasına kondu; bir süre sonra yeniden görüşmek istiyorsunuz ama çoğu zaman bunu pat diye yapamıyorsunuz. Süreç, ciddi bir organizasyon gerektirebiliyor ve bu durumda çok sevdiğimiz akış hâlleri, spontanlıklar vs., hepsi yalan oluyor. O an görmek istiyorsun ama iki hafta sonraya organizasyon yapabiliyorsun (bazen onu da yapamıyorsun). Ah, o an görüşemediğin ve bu isteğinin karşlılığını alamadığın gibi iki hafta sonra aynı coşkuyla isteyecek misin bakalım. Geçtiğimiz yıl tüm bunları bire bir yaşadım da oradan biliyorum. Tükettik resmen, olduramadık...

- Sosyal çevre eksikliği ile devam edelim. İlk maddeyi de kısmen içine alıyor bu. Bu hayatlarda, her istediğin zaman görebileceğin tonla yakın arkadaşın yakınlarda olamıyor çoğunlukla. Her biri bir yere dağılmış, kimi başka bir şehrin köyünde, kimi şehirlerde didinmeye devam ediyor ve istediğin veya ihtiyacın olduğunda görüşmek kolay olmayabiliyor.

Bunla birlikte, bir üst maddedeki dezavantajlı durum burada avantaja da dönüşebiliyor: Arkadaşların gelip seni ziyaret ediyor ve çoğunlukla en azından birkaç gün kalıyorlar ve bu son derece doyurucu ve bol paylaşımlı oluyor. Şehirdeki bir kahvelik, iki biralık buluşmaların koşturmacasından ve sığlığından uzak, daha derin birliktelikler yaşanıyor. Susmaya da laklaka da, iş yapmaya da eğlenmeye de, dans etmeye de birlikte film seyretmeye de alan açılabiliyor ve birbirimize doyabiliyoruz, birkaç günün sonunda. Ama yine, bir ay sonra  tekrar görmek istesen, göremeyebiliyorsun işte.

- Şehirsel etkinlikler, adı üstünde şehirlerde gerçekleşiyor. (Hatta her şehirde de değil, çeşitlilik ve kalite peşindeyseniz sadece büyük şehirlerde) Köyde yaşarken bir konser izlemek, sergiye, tiyatroya, sinemaya gitmek "ha" deyince olabilemiyor maalesef. Bırakmak istemediğiniz bu tip alışkanlıklarınız varsa biraz zorlanmaya hazır olun.

Ben, bunca vakittir bunların eksikliğini çok çekmiyordum ama son zamanlarda, konsere, sinemaya falan gitmek içimi epey hoplatıyor ve uzak olmaktan dolayı bazen sıkıntı duyuyorum. Gerçi son zamanlarda iyi bir planlamayla, yolum şehirlere düştüğünde, bu konuda az zamanda çok işler becermeye başladım. Ocak ayında üç gün Antalya'da kaldım ve üç gün içinde bir devlet senfoni orkestrası konseri, bir film izleyip bir caz grubunu canlı dinlemeye alan açabildim. Önceki hafta ise İzmir'deydim ve bir buçuk gün içinde bir caz konseri izleyip aynı gece brit-rock çalan bir grubu canlı dinledim (güzel arkadaşlar ve birkaç bira eşliğinde); ertesi gün ise başka bir mekânda yaramaz şeyler yiyip içmenin yanı sıra yine pek güzel arkadaşlarımla sohbetleşebildim. Az kalsın araya bir de sinema girecekti ama son anda canımız istemedi, vazgeçtik.

24. İzmir Avrupa Caz Festivali kapsamında izlediğim Masaa grubunun bir kaydı


- Bir üstteki maddede yazdıklarım doğrultusunda, kırsalda daha özgür bir hayat yaşarken, şehirdeyken yapamadığımız birçok şeyi ve fazlasını her zaman olmasa bile istediğimiz zaman gidip gelmeler esnasında yapabiliyoruz. Ve lakin, burada kocaman bir varsayım var: Bahçe-hayvan gibi sorumlulukların olmaması veyahut etrafta bunları paslayabilecek birilerinin olması gerekliliği.

Çok sayıdaki yeni-köylüden bildiğim bir durum bu: Bir yerlere gidilir, bir şeyler yapılır ama onlar ya katılamazlar ya da katılsalar bile erken dönmeleri gerekir. Sulanacak fideleri, doyurulacak keçileri vardır. Kendi somut ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bu çok önemli "iş"ler, eğlenme, dostlarla olma gibi daha soyut diğer birtakım ihtiyaçların karşılanmasını imkânsız kılar. Kısa vadede bu sorumluluğun tatlı gelme olasılığı yüksek olsa da bir yerden sonra bütün bunlar kişiyi bayabiliyor ve isyan bayrağı çekmesine veya kös kös oturmaya devam etmek zorunda kalmasına neden olabiliyor.

- Benim için en sıcak maddelerden biri de bilgi-beceri-deneyim eksikliği. Yukarıda hayvan, bahçe vs. dedim ama beş yıla yaklaşan kurumsal ve kentsel hayat dışılığıma ve üç yıla yaklaşan köyde yaşıyor olma durumuma rağmen aşmakta zorlandığım bir sürü engel var. Bunlara bilgi-beceri falan dediğime bakmayın, bunların hepsi aşılacak şeyler; bir çiftlikte gönüllülük yaparsın, komşu köylüye sorarsın, yuutub videolarına bakarsın; ayrıca denersin-yanılırsın ve öğrenirsin.

Benimkiler daha ziyade içsel engeller, özsabotajlar, "yapamam-edemem-beceremem"ler... 30 yıl şehirde yaşamışım, herhangi bir somut ihtiyacını karşılamaktan acizim, bir "iş" yaparak para "kazanmaya" ve kazandığım para ile istek ve ihtiyaçlarını "satın alarak" gidermeye alışmışım ve dahi, bundan başka bir yolun olabileceğini aklına bile getirmemişim. Sonra bir şekilde yollara düşmeye, çiftlikleri ziyaret etmeye, "somut iş"ler yapmaya başladığımda tüm o beceriksizliklerimle, bilgisizliklerimle, düşünememelerle, kafamın basmamalarıyla yüzleştim. Üstelik bir de bazı insanlar gibi doğuştan becerikli, hızlı kavrayan biri değilsen şenlik başlıyor. Buna benzer şeyleri, sonradan köylü diğer bazı dostlardan da duyuyorum; yani bu da bana özel bir durum değilmiş.

Yani gerek gerçekten de bilmemeler ve deneyim eksiklikleri gerekse özsabotaj halleri, kırda yapmak istediğimiz şeyleri yapmamızın önünde engel olabiliyor. Haa, bazısına da bakıyorum, çatır çatır yapıveriyor bir şeyler; darısı başıma. (Kendime haksızlık yapmayayım, son zamanlarda biraz olsun mesafe almaya başladım.)

- Para, bu taraflara göçmek isteyenleri sınırlayan başlıca etken olabiliyor. Kırsala gelmek isteyen ben-gibilerin bir sürüsü ile süreçlerimiz çok benziyor tabii ki. Onlar da işten güçten pek anlamıyorlar, burada emeklerini paraya çevirebilecekleri teknik becerileri yok ve seçmek istedikleri(ni düşündükleri) bu hayatta az paraya ihtiyaç olsa dahi (ortalama bir köy evinde iki kişi yaşamanın maliyetinin kişi başı 500-600 TL civarında olduğunu çok kereler yazdım) bu az paraya nasıl ulaşacaklarını bilemiyor ve bundan korkuyorlar.

Tamamen yersiz bir korku değil bu ama bir sürü örneğini gördüğüm üzere, bu yola baş koyunca bir yolu bulunuyor. Hele ki bir süre (mümkünse altı ay veya daha da iyisi bir yıl) idare edecek bir para cebinizde varsa veya aileden, eşten-dosttan armağan ya da borç olarak edinebiliyorsanız, bir de korkulara, endişelere esir olmuyorsanız, inanın ki çeşitli yollardan geliyor para. Bunun için biraz zaman gerekebildiği için, az bir başlangıç parasıyla veya uzaktan yapabildiğiniz mevcut işinizle yola düşmenizi (tabii ki mümkünse) tavsiye ederim. Buralara gelir gelmez para kazanma zorunluluğu yaşamamak, bu telaşeye düşmemek ve onun kendiliğinden size akmasına izin vermek için bu önemli.

Ve bu yolda, eğer ki ben gibi, doğrudan paraya ulaşabilecek somut becerileriniz yoksa, biraz belirsizliğe ve bilmezliğe alan açmakta fayda var. Temkinli olmaya kocaman bir evet lakin korkmaya kocaman bir hayır. Bir şeyler oluyor illaki...

- Şehirden göçen / göçmek isteyen kişilerin karşılaştığı bir diğer sorun ise, birçok yerde bu kişilerin, kırsalın mevcut yerleşikleri tarafından para kapısı olarak görülmeleri. İktisatta geçen bilgi asimetrisi durumu burada ortaya çıkabiliyor. Kiralanacak evin, satın alınacak arazinin veya yaptırılacak işlerin maliyetinin, geçiş sürecindeki eski-kentliler tarafından iyi bilinmediği durumlarda, bu kişiler yolunacak kaz hâline gelebiliyorlar. Sadece para da değil tabii, aynı bilgi asimetrisi, ilaçsız yiyeceklerin organik diye satın alınmasına, yapılacak işlerin, ehil kişiler tarafından yapılmamasına ve bunu ruhumuzun bile duymamasına neden olma gibi olasılıklar var. Süreçte bu durumun da bilincinde olmakta fayda var.

- Ayrıca şehirden para kazananların kırsala göçme süreçleri, ev kiralarını, arazi fiyatlarını fena hâlde hoplatabiliyor ve bu konuda da dikkatli olmak önemli. Bir köye yerleşip orada ev tutan bir şehir göçgünü için -diyelim ki- 250 TL çok komik ve düşük bir meblağ gibi görünebiliyor ve bunu düşünmeden verebiliyor ama o köydeki benzer evlerin kiraları 150 TL ise durup dururken dengeler bozulabiliyor, rayiç yükselebiliyor. Aynı şey ev/arazi satın alırken de geçerli ve bu, hızlı yükselen fiyatlar olarak hepimizin karşısına çıkıyor; mevcut kiracıları zor durumda bırakabiliyor vs.

***

Tüm bunların varlığını kabul etmekle birlikte, artık değil kent, küçücük bir sahil kasabasında ve hatta bir köyün hafiften turizmleşmiş olanında dahi yaşamamın pek mümkün olmadığını düşünüyorum. Yani bu zorluklar var olmalarına varlar ama burada yaşamanın artıları o kadar fazla ki benim için hiç baskın değiller.

Ha bir de... Bütün bunları yazarken, düşünürken, tabii ki dönüp dolaşıp topluluk olarak yaşama konusuna geliyor iş. Yukarıda yazdığım zorlukların büyük bir kısmı, büyükçe bir topluluk olarak yaşadığımız takdirde çözülüverecek. Herkesin kendi özel alanları olduğu, ayrıca etrafta konuşacak, dertleşecek kişiler olduğu takdirde birliktelikler daha sağlıklı ilerleyecek; ayrılık durumlarında çevrede başkaları da olacağı için yolları tamamen ayırma gerekliliği olmayabilecek; sosyal çevre eksikliği daha az duyulacak; şehirsel etkinliklerin en azından bir kısmı, topluluk içindeki çeşitliliğe göre de değişir tabii, içeride icra edilebilecek (müzik yapan birileri, zanaatle uğraşanlar vd.); sorumlulukları paylaşan bir sürü kişi olduğu için bir yerlere gidip gelmeler daha özgürce gerçekleştirilebilecek; bilgi-beceri-deneyim eksikliğini birbirimizden öğrenerek çok daha kolayca aşabilecek; ürettiğimiz her artı ürünle paraya olan ihtiyacımız zaten iyice aşağılara düşecek...

Buradaki hayat, bu ve şu an aklıma gelmeyen diğer zorluklarıyla bile harikayken büyükçe bir topluluk hayatını hayâl etmek dahi içimi ısıtıyor. Çok güzel olacak! Ama şu anda da çok güzel!

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Belki bilmiyorusundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık iletmek istersen bana ulaşır mısın?

emreertegun@gmail.com

6 Mart 2017 Pazartesi

erkek buluşmamız sonrası

Kadın çemberleri, buluşmaları, inzivaları -benim bildiğim kadarıyla- en azından dört yıldır falan hayatımızda. Belki çok daha uzun zamandır varmıştır da ben bilmiyormuşumdur. Kadın arkadaşlarımızın, sevgililerimizin bu tip toplaşmalar düzenlediğini fark eden biz erkekler ise benzerini yapma konusunda uzunca bir süre pek heyecanlanmadık galiba. Kendi adıma, yıllar içinde birkaç kez, birkaç ayrı kişiyle buna dair konuşmuşluğum(uz), hatta ufaktan yeltenmişliğim(iz) var ama kuvvetli bir niyet ortaya koymadığımızdan olsa gerek, vuku bulmadı bir türlü. Tabii bunlar hep ben ve benim çevremdeki hikâye; başkaları bir şeyler yapıyordur belki. Hatta şimdi hatırladım, Aykut (Atasay) diye bir arkadaşımızın bir yıl kadar önce İstanbul'da haftada bir, erkek buluşmaları kolaylaştırdığını hatırlıyorum. Belki öncesi de vardır. Ha bir de, Çanakkale Bayramiç'teki yeni köylü erkeklerin birkaç kere toplandığını da biliyorum mesela.

Bense, birkaç kez eğilir gibi yaptığım bu konuda, ilk kez geçtiğimiz sonbahar aylarında ciddi bir girişimde bulundum. Council'ı, çember adabını bizle paylaşan, birkaç etkinliğine katıldığım sevgili Rob, Ekim ayında Çandır'da gerçekleştirmiş olduğumuz bir çalışma esnasında, beni erkeklerle çalışırken hayâl ettiğini, erkek çemberlerine öncülük edebileceğimi gördüğünü söyledi. İki kulağım arasında geniş kanallar vardır ve bir sürü şeyin birinden girip diğerinden hızla çıkması sıkça vuku bulmaktadır. Lakin böyle bir şeyi Rob'dan duyunca öyle olmadı, içimi bir heyecan bastı. O beni öyle gördüğünü söylediyse bunun bir hikmeti vardır mutlaka diye düşünüp geçtiğimiz yıl iki kere gerçekleştirdiğim Oyunlu, Çemberli Doğa Yürüyüşü etkinliğinin üçüncüsünü sadece erkeklere açık olarak duyurmaya karar verdim. Bunun biraz zorlu bir deneme olacağının farkındaydım, zira erkeklerin birçoğu bu işlerden uzak duruyorlar. Yapılan herhangi bir çemberli, kişisel dönüşümlü, yogalı vs.li etkinliğin ortalama %20'sini erkekler doldururken sadece erkeklerle bir şeyler yapmak çok kolay olmayacaktı. Bunu biliyordum ama bu kadarını da beklemiyordum: Sıfır başvuru! ((: Gerçekten gelmek isteyip de zamanı uygun olmayan birkaç kişi oldu ama bir başvuru bile gelmedi. İlk iki seferde, duyuruyu yaptıktan 24 saat sonra başvuruları kapatmak durumunda kalırken bunda haftalarca bir şeref golü bile atılamadı yani. Buna dair en komik kısım ise, iki-üç istisna hariç etkinliği paylaşanların hep kadınlar olmasıydı. -Genelliyorum tabii ama- onlar yıllardır içsel dönüşüm konusunda epey yol kat etmiş durumdalar ve artık erkeklerin de adımlar atmasını bekliyorlar. Duyuru ve cesaretlendirme konusunda kendilerinden almış olduğum ciddi destek sonuç vermedi ve ileride belki tekrar denemek üzere buluşmayı -mecburen- iptal ettim. Beni bayağı heyecanlandıran, benim için de bir ilk olacak bir buluşma fikriydi bu, azıcık kursağımda kaldı ama olsundu.

Sonraki aylarda İstanbul'da ve İzmir'de, benim bildiğim en az iki grup erkek çemberledi. Hatta İstanbul'daki grup, galiba düzenli olarak toplanmaya karar verdi, İzmir'dekiler en son ikide kalmışlardı; sonra ne oldu bilmiyorum. Ama bir hareketlenme olduğu açık.

***

Bizse, geçtiğimiz hafta, Çandır'da üç günlük bir erkek buluşması gerçekleştirdik. Herkese açık bir etkinlik değildi. Zaten yakın arkadaş olan, hatta çok uzak olmayan bir gelecekte birlikte yaşamaya ciddi niyet koymuş beş kişiydik... Bir arkadaşımız daha vardı hesapta ama gelemedi. (Bir de birtakım son dakika denk gelmeleri ile, iki kişiyi daha davet ettik ama katılmadılar.)

Puff şahane bir buluşma oldu! Nasıl anlatacağımı da bilmiyorum aslında. Çok yoğundu: epey derin konular konuştuk, uzun uzun dertleştik, can kulağıyla dinledik birbirimizi, bazı şeyler hayatta ilk kez dile geldi, çok esnedik, ihtiyaç olduğunda birbirimize minik destekler attık; bizim ekip için ilginç bir durum ama sadece bir kez nizami olarak çember yaptık (yine ilginç bir şekilde en sıkışık enerji o sırada oluştu), onun dışında -kendiliğinden açılan- her sohbette ortamda çember ruhu vardı ama konuşmalarda araya girdiğimiz, birbirimize sorular sorduğumuz, hatta akıl verdiğimiz bile oldu (bilmeyenlere not: çember'de bunlar yapılmaz) ama galiba o ruhu iyice içselleştirmiş olduğumuzdan, bütün bunlar hiç sırıtmadı; hatta süreci destekledi bence. Günlüğüme "sanki çemberi aştık biraz" gibi iddialı bir cümle bile geçmişim.

"harika bir yere götürdüm çocukları"-1 (fotoğraf: volkan)
Başka... Kâğıt oynadık; bir süredir hayâlini kurduğum kümesin yapımına başladık (kalanını yalnız tamamlayacağım ve umarım on gün içinde falan tavuklara kavuşacağım); balık tutmaya yeltendik ama başaramadık; çok güzel yemekler yedik ama bu konuyu büyütmeden, tantanaya çevirmeden, saatlerimizi buna vermeden (kafanızdaki klasik kalıpları -varsa tabii- yavaşça yere bırakın, makarna falan yemedik; mesela bir gün akşam yemeğinde brokoli ve salata yedik, "nasıl erkek buluşması lan bu!" diye çok güldük); yürüyüş yaptık, harika bir yere götürdüm çocukları; bolca hurma, kuru incir, fıstık, çekirdek yedik; çaylar- kahveler içtik; epey güldük, biraz ağladık; su gibi aktık, yakınlaştık; Hira'nın bugün bir e-posta yazışmasında çok güzel bir şekilde ifade ettiği üzere güçsüzlüklerimizi paylaştıkça güçlendik. Zira dile gelen her zorluk, paylaşılabilen her kırılganlık hâli, akan her damla göz yaşı şifalandırıyor. Şükür ki yapabildik bunları!


"harika bir yere götürdüm çocukları"-2 (fotoğraf: baran)

Görünen o ki erkeklerin ve erkek olma hâllerinin üstüne yapışmış kirlerden zaten büyük oranda arınmışız, ama kazıdıkça bir şeyler çıkmadı değil; daha da çıkar. Gerek buna dair gerekse daha genel insanlık hâllerine dair zorlukları, sıkıntıları da birlikte göğüslediğimizde her şeyin ne kadar kolaylaştığını bir kez daha gördük. Bunu çemberlerde uzun zamandır yaşıyorum zaten ama sadece erkeklerin olduğu bir alanın enerjisi bambaşkaydı.

Rakı sofrası kurmadık, mangal yakmadık (zaten iki vejetaryenimiz, bir balık-hariç-vejetaryenimiz vardı) maç neyim konuşmadık, birbirimize üstünlük taslayıp alfa erkeği falan olma rekabetine girmedik, kimse baskın değildi, kimse çekinik değildi, kimse her şeyi en iyi bildiğini sanmıyordu, kimse bilgisiyle veya becerisiyle diğerlerini dövmedi, kimsede kibir-mibir-üstten bakışlar yoktu (bende bile p:).

Alan herkesindi ve çok güvenliydi, herkes alanındı ve güvendeydi; sevgi vardı, dostluk vardı, dayanışma vardı, şükür vardı. Ve baştan sona kadar hep bir hafiflik vardı.

Hiç kasmadan, su gibi geçti üç gün. Bir yandan da zaman büküldü ve uzadı; neler neler sığdı bu aralığa...

Çok şükür valla...

Ve son söz Volkan'ın olsun: "Oğlum ne güzeldi lan. Aferin bize."

Volkan benim kümesin kapısını yaparken, ben -Güllü ablayla
muhabbet ayağına- kaytarıyordum...
Burada pek bir şey belli olmasa da görünen direkler kümesin iskeleti.
 (fotoğraf: çağım)

bir gün kahvaltı hazırlarken şu manzarayla karşılaştım ((:
"okuma saati" adlı çalışmam...

24 Şubat 2017 Cuma

Günlüğümden (9-10 Aralık)

Birkaç ay önce kendime yazdığım satırlardan birkaç kuple paylaşmak istedim. İletişime, sosyal medyanın hayatımdaki rolüne, yalnızlığ(ım)a ve gerçekliğe dair...
(...) Yalnız olduğumu, bundan dolayı ne kadar keyifli olduğumu söyleyip duruyorum ama bu nasıl bir yalnızlık? Her gün saatlerce bilgisayar başından insanlarla etkileşimdeyim; yazıyorum ve sesimi duyuruyorum; yorumlar, geri dönüşler alıyorum; whatsapp'tan sesli mesaj ile birilerine sesleniyorum; bir sürü yazı okuyor, video ve film seyrediyorum.  
Bir an durdum ve durumu biraz anladım sanki. Evde tek başımayım ama insanlarla iletişim hâlindeyim, bu iletişim çokça yazılı olmakla birlikte telefon konuşması yerine sesli mesajı tercih etmem de bana bir şeyler anlatıyor sanki. Galiba ben, o an, hemen tepki ve karşılık vermek durumunda olmamayı seviyorum. Yüz yüze ya da telefon görüşmesinde öyle değil. Karşımdaki bir şeyler söylüyor ve bunları o an'da anlamam, kavramam ve karşılık vermem gerekiyor. Ne büyük stres yahu! Ya da şu an bana öyle geliyor. 
Buradan da şuna geliyorum: Belki tam da bu nedenle günlük yaşamın içinde bu kadar fazla ezber ve taklit iletişim, sözcük, cümle var. E aksi mümkün mü ki? Bu kadar fazla etkileşimin ve cümlelerin, seslerin içinde çırpınan insanoğlu roller almasın da naapsın? Her şeyi gerçekten dinlemeye, gerçekten idrak etmeye zihin mi dayanır, vakit mi yeter... O zaman gelsin ezberlenmiş cümleler, replikler, takılan maskeler, girilen roller... 
Tabii yaa, bu nedenle yavaş konuşmak, arada es vermek, hızlı tepkiler vermemek bu kadar önemli. Hemen tepki veren, zaten bildiğini -sandığını- dışa vurmaktan başka ne yapabilir? Ne fikrinin değişmesi, gelişmesi mümkün olur, ne de gerçekten anlaması, algılaması -duyduğunu, gördüğünü, kokladığını, hissettiğini...
(...) 9 Aralık 2016
*** 
(...) 
Tabii dün de yazdığım üzere, sosyal medya vasıtası ile yoğun bir etkileşim hâlinde olduğuma göre gerçekten de yalnız sayılmam. Sahi gerçeklik nedir ve nerede başlıyor? İnternet ve telefon üzerinden kurduğum iletişim, birçok yüz yüze iletişimimi dövebilir sanki. Birinin mesajını ya da e-mektubunu candan bir şekilde okuduğumda, ses kaydını aynen öyle dinlediğimde, karşımdakini gerçekten duyduğumda, kim bunun gerçek olmadığını söyleyebilir ki!  
(...) 10 Aralık 2016

25 Ocak 2017 Çarşamba

zamanı "geçirmek" & özgürlük

Yıllar önce, henüz sistemin dişlilerinden biri iken (hâlâ kısmen de olsa öyle olduğumun farkındayım) bir arkadaşımla ettiğimiz sohbetlerde, dönüp dolaşıp çalışmama konusuna gelirdik. Hani para kazanmaya mecbur olmasak gibi şeyler düşünürdük, şu hiç sevmediğimiz işlerimizi yapmak zorunda kalmasak, bu hiç onaylamadığımız kurumları beslemesek... Ben her seferinde çok heyecanlanır ve ne kadar güzel olacağını düşünürken arkadaşım "iyi de o zaman ne yapıcaz; nasıl geçecek zaman; bir yerden sonra çok sıkılmaz mıyız" gibi sorulara takılırdı.

Çok içimden gelerek söylüyorum -ama yeni idrak ediyorum- ki bir insandan duyduğum belki de en korkunç, daha doğrusu en üzülünesi şeydi. Dünyaya her birimizin binbir türlü armağanla geldiğini biliyorum ve bunun hiçbir şekilde farkında olmayan arkadaşım, hiç ihtiyacı olmayacağı durumda bile; hiç istemediği, hiç sevmediği, hiç ama hiç inanmadığı işine gidip çarkı döndürmekten daha iyi bir yaşamı tahayyül dahi edemiyordu. Zaman nasıl geçecekmişti...

***

Oysaki zaman dibine kadar yaşanacak bir şey; geçirilecek, tüketilecek bir şey değil ki... Bu yaklaşım, kendimizi uyuşturmayı haklı çıkarıyor ve tam da bundan dolayı çok tehlikeli buluyorum. Zaman'a bu şekilde yaklaştığımızda, abuk sabuk tv programlarının, yarısına yakını boş bakışmalarla geçen dizilerin, içi boş sohbetlerin (dedikodu veya karşı tarafı hiç de ilgilendirmeyen şeylerin karşılıklı aktarımı ve karşılıklı dinlenMEmesi) vd. hedefi ve/veya faili olarak buluyoruz kendimizi.

Sadece bunlar da değil. Normalde daha olumlu olduğu düşünülen eylemler de, tüketircesine eylendikleri sürece karanlık tarafa kolayca kayabiliyor. İçi gayet dolu dizileri, filmleri üçer beşer, üst üste izlediğimizde, bir kitaptan diğerine, internette bir makaleden bir başkasına atlarken hiç ara vermediğimizde ve sindirmediğimizde de durum farklı değil diye düşünüyorum. Yine tüketim, yine tüketim... Hem zamanın tüketilmesi hem de eserlerin... Ahh...

Tabii bunların temelinde kendimizden kaçmak, olan'la göz göze gelmekten sakınmak gibi şeyler var. Kaçarak yaşıyoruz yani. Gerçeklerden, hayatın kendisinden kaçarak... Bu tercihi bilinçli yapıyorsak yine iyi (belki bazen gerekiyordur) de çoğu zaman farkında bile değiliz yaptığımız seçimlerimizin. Otomatik pilota almışız ve sadece rolümüzü oynuyoruz.

Özgürlük yanılsaması içindeyiz ama bırakın özgür olmayı, bunun ne demek olduğunu bile bilmiyoruz birçoğumuz.

Özgürlük, önce kendin olma yoluna girmek, gerçek sen'e ulaşmak için kürek çekmektir. Sana sunulanları, ezberletilenleri elinin tersiyle itip gerekirse, ki genelde gerekir, başa sarıp, sıfırdan başlayıp içinin istediği diyarlara doğru yola çıkmaktır. Bu doğrultuda "ama"ları çöpe atmak, kendi kendine engeller (bahaneler) icat etmemek, olan gerçek engelleri ise aşmanın yollarını bulmak ve bunu oyalanmadan yapmaktır.

Özgürlük, şimdi ve burada olmaktır; geçmişte veya gelecekte kaybolmamaktır. Dünkü sende de kaybolmamaktır: benböyleyaparım, benşöylebirinsanım, benberikiniseverim, benötekindenuzakdururumlardan da uzak durmak, her an yeni sen'in takipçisi, daha doğrusu müridi, -yok yok- daha da doğrusu yeni sen'in ta kendisi olmaktır. Her an yenilenmektir yani özgürlük.

Özgürlük, istediğin şeyi yapmaktır, evet ama bundan da çok, istemediğin şeyleri yapmamaktır. Sana dayatılmayan bir hayat yaşamaktır. Herkesin kullandığı, kalabalık ve sıkışık çevre yolu yerine arka sokaklara girmek ve oralarda kaybolmak, bunun tadını çıkarmaktır. (Çevre yolunda yakalanmamak çok zordur. Trafiği var, polisi var, reklam panoları var; biri olmasa bir diğeri yakalar seni.)

Hayatını yaratma sorumluluğunu almaktır özgürlük.

Milyonlarca kez gidilip iyice belirginleşmiş ve artık üstünde ot bitmeyen, canlılık kalmamış patikalardansa, ormanın içine dalıp yeni yollar açmaktır; kolunun bacağının çiziklerle dolacağını göze alıp...

Onaylanmak için, sevilmek için, beğenilmek için; sana dar gelen ve hiç yakışmayan deli gömleklerini giymemektir. Onaylanmak iyidir ama sen olmayan bir sen'i oynadığın için onaylanacaksan hiç onaylanma daha iyi; sevilmek iyidir ama sevilen kişi gerçek sen değilsen, sevilse ne olur sevilmese ne; beğenilmek iyidir ama beğendikleri senin özün mü yoksa onlara gösterdiğin sahte yansıman mı...

Ve sonuçtan bağımsız hareket edebilmektir özgürlük. Varacağın yerin harikalar diyarı olmayabileceğini çoktan kabul etmiş olmak ve bunun sorumluluğunu almak, zaten aslında bir yere varmaya da çalışmamaktır özgürlük. Yolda olmaktır; hep gitmektir, kendinin peşinden, kendinin içine...

Her an değişen ve yenilenen sen'le raks etmektir; onu tutmadan, zapt etmeye çalışmadan...

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Belki bilmiyorusundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık iletmek istersen bana ulaşır mısın?

emreertegun@gmail.com