Sayfalar

12 Ocak 2017 Perşembe

fıstık kabuğu

Biraz önce, bir önceki hafta pazardan almış olduğum ve dün akşam bir kısmını kuzinenin üstünde kavurmuş olduğum kabuklu yer fıstıklarının kabuklarını çıtır çıtır ayıkladıktan sonra üstünde kalan ince kabuklarını da -o an bütün bu detayları düşünmesem ve otomatik olarak yapıyor olsam da- bir tarafından baş, diğer tarafından işaret ve orta parmaklarımla tutarak ve ileri geri hareket ettirerek soyup ağzıma atıp içeride oluşan zevk cümbüşünün, daha doğrusu beynimde yarattığı elektrik sinyalinin tadını çıkarırken, bir süredir bir şekilde aklımda oynaşan bir konuya dair zihnime üşüşen onlarca cümle beni heyecanlandırdı; fıstıkların dış kabuğunu daha da hızla çıtlatmaya, ince iç kabukları daha hızlı soymaya götürdü beni; lâkin son fıstığa kadar yemeyi bırakmamayı becerdim. Fıstıklar bitti ve kafa rahat etti, çiş yapıldı, su alındı ve yazmaya başlanıyor; bakalım ne çıkacak... (bu arada cümle biter bitmez elektrik gitti geldi, netbook kapandı falan...)

***

Dün Baran, feysbuk profilinde bir paylaşım yaptı ve paylaşımın bir yerinde kullandığı edilgen fiile gözüm takıldı. Baran, çok kimselerin yapmış olduğu bir hata yapmış ve edilgen fiili yanlış kullanmıştı. İçimdeki editör dışıma fırlayıp duruma hemen müdahale etti ve Baran'ı "dostum, şurası yanlış olmuş, çünkü böyle böyle" diyerek uyardı; Baran'sa "İyi de abi orada ben o kelimeyi şöyle şöyle diye kullandım" diye bir dönüş yaptı ve ekledi "böyle düşün, ama bak eminsen değiştiririm" diye ekleyerek içimdeki editörün egosunu okşadı (derdi ego okşamak değildi elbette, muhtemelen yazım kurallarına olan dikkatime ve bu konudaki bilgime güvendiği için, itiraz etmekle birlikte son kararı yine bana bırakmıştı). Emre, kelimenin kullanılışına, Baran'ın açıklaması çerçevesinde bir daha baktı ve "haa galiba haklısın yahu, sen şöyle şöyle kullanmışsın fiili; hımm galiba doğru, evet doğru" dedi ve konu kapandı. Daha doğrusu kapanmadan hemen önce, bu iki adam kendilerini ve birbirlerini kutladılar; hem yazım konusuna hak ettiği özeni gösterdikleri için hem de bir kelimenin nasıl kullanıldığına ve kullanılması gerektiğine bu kadar zaman ayırdıkları için (ikincisi için kutlayan sadece bu satırların yazarı olabilir, emin değilim.).

Ah işte bu ufak olay, beni, ilk paragrafta aklımda oynaştığından bahsettiğim konuyu ete kemiğe bürüyebilmem için heyecanlandırdı; şöyle ki eğer hayatı güzelleştirmek istiyorsak, bunu attığımız her adıma yaymalıyız. Yazı yazarken, -Baran'ın da yaptığı gibi-, emin olmadığımız an'da (ki emin olmamak da ayrı bir birikim ve cesaret ister; bilmezliğin, cahilliğin itirafıdır; helâl olsundur) sözlük ve kılavuza el atmalı, başka birinin yazdığında yanlış -olduğunu sandığı- ve anlamı bozan bir şey gören kişi hiç üşenmeyip, bana ne demeyip, omuz silkmeyip O'na görmüş olduğu-nu sandığı- hatayı göstermelidir. Bulaşığı en güzel şekilde ve tertemiz, üstelik o an'ın tadını çıkararak yıkamalı, fıstık yerken yazı yazmamalıdır. Fıstık, tıpkı diğerleri gibi, yazı yazmaya meze edilemeyecek kadar lezzetli ve faydalı bir yiyecektir. Fıstık yerken, tüm dikkatimizle fıstık yemeliyiz, böylece bir sonraki adımda tüm dikkatimizi yazıya verebiliriz. Aksi takdirde süreçler birbirine karışır ve birbirine karışan süreçlerde, karışmış olan iki -ya da daha çok- parçanın hiçbirini tam olarak algılamayız.

Yazıya, yaptığımız şey her ne olursa olsun, onu büyük bir dikkat ve özenle yapmamızın gerekliliği savıyla girdim ve bu beni, an'da kalarak tek bir şey yapmanın, o şeyin hakkını verebilmek için pek önemli olduğu savını da masaya sürmeye getirdi. Hangisinden ilerlemeli... Galiba birincisiyle, çünkü sanırım ikincisine -bir şekilde- daha çok yer verdim önceki yazılarımda.

(Önceki yazılar deyince de konudan beni uzaklaştırabilme riski büyük olan bir üçüncü konu zihnimde belirdi: Ben yazıyorum yazıyorum, sonra yazdıklarımı unutuyorum, çok garip! Dönüp okuduğumda bunu ben mi yazdım yahu diye şaşırıyorum falan. Ama yok bu tuzağa düşmeyecek, bu kısmı kocaman parantez içine alacak ve onu -en azından şimdilik- çekmeceye kapatacağım. Hatta ve hatta, kendiliğinden açıp çıkmasın diye çekmeceyi kilitleyecek, anahtarı ise çizgi filmlerde kötü adamların yaptığı gibi hop mideye indireceğim. Tabii ki o anahtar sindirilmeden çıkacak ve zamanı gelince çekmece açılacak ama en azından şu yazı bitene kadar, <ki bence çok hızlı bir şekilde sona geleceğim> kafamı karıştırmasına müsaade etmemiş olacağım.)

Birincisiyle devam ediyorum. Ne yapıyorsak onu en iyi şekilde yapalım diyorduk, hakkını verelim diyorduk, tadını çıkaralım diyorduk, süreci yaşayalım diyorduk, kendimizi izleyelim diyorduk (ve yine ikinciye uğruyorduk, neyse kardeş kardeş gitsinler madem).

Haklar parçalanamaz, bütündür; özgürlük parçalanamaz, bütündür; keyif parçalanamaz, bütündür. Bunların hepsinin tutulacak bin tane yeri vardır ve içimizden neresi gelirse orasından tutmalıyız. Ama tuttuğumuzu iyi tutmalıyız, o deyimde olduğu gibi koparmalıyız değil ama sımsıkı tutmalıyız; öyle ki o tuttuğumuz, dünyanın en önemli eylemi veya oluş hâli gibi davranmalı, tam da öyle yaşamalıyız. Çünkü o tuttuğumuz, o anki biz için dünyanın en önemli eylemi veya oluş hâlidir, aksi takdirde gidip başka bir şey tutardık. Kaldı ki öyle değilse bile, yani o tuttuğumuz dünyanın en önemli eylemi veya oluş hâli değilse bile, o an O'nu tutuyoruzdur ve gerek kendimize gerekse dünyaya verebileceğimiz en büyük armağan, tam da o an tuttuğumuz şeyle kurabileceğimiz en güzel, en gerçek, en yüce ilişkidir.

Daha güzelini şüphesiz ki verebilirsin: O zaman git ve bunu yap; ama yapmıyor ya da yapamıyorsan, kal ve yaptığını en iyi yap. Komşuna günaydın de, hatır sor, şaşırsın!, yemeği en güzel duygularla ve keyifle hazırla, bulaşıkları da aynı keyifle yıka, kitabını tüm benliğini vererek oku ve özümse (mümkünse bu yazıyı da öyle; madem bu uzun ve tumturaklı cümlelere bu kadar alan açtın, hakkını ver); kırsaldaysan ormanı çek içine, şehirdeysen oradaki olanakların tadını çıkar (kasabada isen bence işin zor ama o başka konu); aktivistsen durdurduğun ya da yavaşlattığın her proje kâr, bunu unutma; allah esirgesin ama hâlâ siyasetten medet umuyorsan elinden geleni ardına koyma, siyasetin de hakkını ver, artık kulis mi yaparsın bilmem.

Kendine dönmek istiyorsan dön ve en dibine kadar bak kendine, göreceklerinden korkmadan, durmadan, kaz kazabildiğin kadar, kendini bil (nosce te ipsum), cüret et buna. Yavaşla, daha da yavaşla, huzuru ara, huzuru bul, sonra saç onu ve zamanla huzurun kendisi ol, başkenti ol! Bedenine dikkat et, gözet onu; yoga yap, çigong yap, iyi beslen; işte ne gerekiyorsa o...

"de"lerin, "da"ların, "ki"lerin yanlış yazılışına mı taktın, bıkmadan düzelt; günde bir kişinin doğru kullanımını sağlasan, her gün -belki- onlarca kişinin birbirini bir tık daha iyi anlamasına yardımcı olursun; birilerinin "kadın" yerine "bayan" demesi seni yerinden hoplatıyorsa düzelt, her seferinde düzelt, ama mümkünse kızmadan, sinirlenmeden, cinlerin tepene çıkmasına fırsat vermeden ve bunların, senin başkalarının tepesine çıkmana izin vermeden düzelt.

"Şu zor ve aşırı kritik günlerde bunları mı yapıyorsun/düşünüyorsun/okuyorsun?" diyen dış sesleri ve daha da önemlisi aynı şeyleri acımasızca bıdırlayan iç sesini kısmakla kalma, sonuna kadar kapat. Ne ses kısması, stop'a bas ve tamamen durdur, yok et, sil, iptal et! Şu zor ve aşırı kritik günlerde içinden ve elinden ne geliyorsa onu yapıyorsun ya, ah işte onu dikkatle ve en iyi şekilde yap. Ola ki şu zor ve aşırı kritik günleri atlatmamızı sağlayacak başka bir şeyler yapma imkân ve şansına kavuşursan gidip onu yaparsın zaten; dert etme.

Görmezden gelme, kaçma, yokmuş gibi yapma ama kabul et ve yapacağını yap gitsin.

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Belki bilmiyorusundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık iletmek istersen bana ulaşır mısın?

emreertegun@gmail.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yazıyla ilgili yorum yapmak için...