Sayfalar

10 Kasım 2017 Cuma

kutlama/yas

Funda'yla her gece kutlama/yas yapıyoruz. Bu uygulamayı, geçen ilkbaharda birlikte gerçekleştirmiş olduğumuz etkinlikte bana öğreten Hülya'cığımın kulakları çınlasın. O gün yaşadıkların arasından en özel, en güzel bir taneyi seçip kutlama olarak; içini en cız ettiren, üzüldüğün, tadını kaçıran bir tanesini ise yas olarak grupla paylaşıyorsun. Müthiş bir uygulama olduğunu düşünüyorum ve hem sonraki etkinliklerime hem de günlük hayatıma hemencecik geçiriverdim. Güne genel bir bakış yapma şansı olması; kendini ifade etmek, bazen senin için önemli olan küçücük detayları diğerleriyle paylaşmak için yeni bir fırsat vermesi; aynı şekilde, diğerleri için nelerin öne çıktığını görerek onları daha yakından tanıma, bağları ve safları sıklaştırma şansı ortaya çıkarması gibi güzellikleri var. Eh, evde biz bize yapınca, bir tane ile sınırlı kalmama lüksü de var; bitmekte olan günün üstünden hızlıca geçmek ve kutlamaları, yasları paylaşmak pek güzel oluyor; üstelik bazen tam da bunlarla ilgili bazen de bambaşka konulara, sohbetlere, daha derin paylaşımlara sürüklüyor bizi. Pek seviyorum, sevgiyle ve coşkuyla herkese öneririm!

İki gün önceki kutlamalarımdan biri, belki de şimdiye kadar kurduğum en büyük cümleydi: "Tam da olmam gereken kişi olduğumu, tam da yapmam gereken şeyleri yaptığımı hissediyorum." Zira özellikle son haftalarda öylesine keyifli, öylesine güzelim ki daha iyisini hayâl etmekte zorlanıyorum. Ama şimdi evrene yanlış iletiler göndermeyelim. Daha iyisi, daha güzeli her zaman mümkün ve dahası için kollarımı sonuna kadar açıyorum.

Yukarıdaki cümleyi kurmuş olmak ne büyük lütuf, ne büyük sevinç! Fakat gerçekten de daha farklı şeyler yapamazmışım, daha farklı biri olamazmışım. Şimdikinin üst sürümlerine (daha da coşkulu, daha da kendiliğinden, daha da beklentisiz, daha da oyunbaz, daha da kabûl hâlinde ...) sonsuza kadar ilerleyebileceğimi biliyorum ama bambaşka bir yol'da da yürüyemezmişim sanki.

Bu sonuçlara nasıl ulaşıyorum peki? Nasıl oluyor da tam da olmam gereken kişi olduğuma, yapmam gereken şeyleri yaptığıma dair bu kadar güçlü bir his sarıyor her yanımı. Yanıt, içimdeki dev huzurda saklı. Yazının başında bahsettiğim kutlama/yas ayini sonrasında kendimi uykuya öyle bir huzurla bırakıyorum ki, günü öyle bir keyifle ve kutlama hâliyle kapatıyorum ki...

Son günlerin aşırı keyifli olması bir yana, büyük resme bakabildiğim zamanlarda, yani çok şükür ki çoğu zaman, o kadar da keyifli olmayan durumları da, yani yasları da kutluyorum. Yani gelen her şeyi geldikleri gibi almaya, kabul etmeye çalışıyorum; daha doğrusu çalışmıyor, öyle yapıyorum. İstisnai durumlar bir yana, her şeyi anında kabul etme gibi -bence kocaman- bir armağanım var.

Bir diğer önemli nokta ise "az"la yetinmek galiba. Yalnız burada bir açıklama yapmam lâzım; azla yetinmekten kastım az tüketmek aslında. Yoksa, tam aksine hayatımda birçok şeyden çok var ve bunların neredeyse tamamı, hayatta gerçekten değerli olanlar parayla satın alınabilecek, tüketilebilecek şeyler değil. Zira bunların hiçbiri kıt kaynak değil, hepsinden bolca var; herkese yetecek kadar bol... Hayatımda tertemiz orman havası var mesela; gerek yüz yüze gerekse sosyal medya üzerinden bildiğim, haberleşebildiğim, dev sevdiğim ve sevildiğim -tanıdık ve tanımadık- çok fazla insandan oluşan kocaman bir çemberim var mesela; en önemlisi, gerçekten sahip olduğumuz tek şeyin zamanımız olduğunu düşünürsek, zamanımın tamamına hükmettiğim bir yaşamım var. Yalnız bu sonuncusu öylesine büyük ve değerini hiçbir şeyle karşılaştıramayacağım bir şey ki...

"Az"la yetinmeyi tercih -ya da akıl- edemeyip zamanının -ve tüm hayat akışının- büyük kısmını başka biri(leri)nin iki dudağı arasına havale etmiş biri olduğum günleri hatırladığımda üstüme ateş basıyor. Pazartesi günleri, milyarlarca insanla birlikte işe gittiğimi (işe gitmek!) düşündüğümde, pazar öğleden itibaren başlayan stresi hatırladığımda aklım çıkıyor. Böyle bir şeyin bir daha olması, -evet dünyanın binbir türlü hâli var ama- düşünebileceğim en akıl almaz senaryoda bile nasıl da uzak, nasıl da olmayacak şey.

***

Ve hâlâ inanamıyorum bazen. Sabah kalkıyorum (ister erken, ister geç) ve eğer canım istiyorsa bir saatimi ya da fazlasını yoga, meditasyon vs. ile geçirebiliyorum. Dünden kalan bulaşık varsa, istersem onlarla başlıyorum. Pek yapmasam da istesem ormanda yürüyüş yapar, istesem bisiklete biner, istesem kitap okurum. İstesem başka şeyler yapar, istesem hiçbir şey yapmaz, istesem gider yine uyurum falan. Hazırlanması ve yenmesi toplamda iki saat kadar süren kahvaltı ayinim(iz) var mesela. Hemen her gün aşırı keyif aldığım, sofram(ız)a her oturanın bayıldığı, yaptığım(ız) her şeyin tarifini aldığı bir  kahvaltı. Mutlulukla bir ilgisi olduğuna şüphe olmayan kahvaltıya her allahın günü bu kadar vakit ayırabilmek (ayırmayı seçmek!) en büyük keyif değil de ne... Sonrasında da ofis saatiymiş (okuma-yazma-çizme, mektuplara-mesajlara cevap verme vs.), bazen bahçe işleriymiş, bu aralar çok şükür ki artan gıda üretimleriymiş (zeytin, pekmez, nar ekşisi yapımı vs.), yeni buluşmalara, etkinliklere dair akıl fikir yürütmeymiş, akşam yemeğiymiş, film izlemeymiş derken hopp bir harika gün daha sona eriyor; ölüyor ki yeniye yer açsın. Ardından gelen yenisi yine çok güzel, çünkü tüm zaman'ım yine ben'im.

Bu kadar güzel olması bazen hâlâ inanılmaz geliyor ve sevinip duruyorum. Klasik anlamda bir işte çalışmayalı neredeyse 5,5 yıl olmuş, hâlâ şaşırıyorum bu duruma. "Nasıl yani," diyorum bazen, "nasıl oluyor da sadece ve sadece istediğimi yaptığım bir hayat yaşayabiliyorum?" Olması gerekenin zaten bu olduğunu biliyorum ama dünyanın acı dolu bir yer olduğu, yaşamanın zor olduğu, istemediğin şeyleri yapmanın hayatın kaçınılmaz bir parçası olduğuna dair katî bilgiler (!) öyle kuvvetli ki hiç de öyle olmayabileceğini bizzat yaşayarak görmeme rağmen şaşırıyorum da şaşırıyorum. Gerçi iyi oluyor, bu sayede tekrar ve tekrar şükredip duruyorum; tekrar ve tekrar...

Gerçi benim şaşırmam ve şükretmem için böyle büyük şeylere de ihtiyacım yok. İki yıl önce başka bir yazıda da benzer bir şey yazmışım; her çiş yaptığımda, her burnumu temizleyip -ohh- rahat bir nefes alabildiğimde, içimden her yazı taştığında ve paylaştığımda ve gelen her yorumda, mektupta; beni heyecanlandıran, yaşadığımı hissettiren her fikirde; her yemekte, her sevişmede şaşırıyor, tekrar tekrar şükrediyorum.

Dünyanın kAtlanması zor, acı dolu bir yer olması gerektiği düşüncesi hâlâ gelip gidiyor, "Bunları hak edecek ne yaptım?" diye soruyorum bazen ve hemen Korhan geliyor aklıma; İstanbul'da Dikilitaş'ta boğazı ucundan gören güzel manzaralı bir ev tuttuğumuzun ilk akşamında -şu an hiç de beğenmeyeceğim- şehre bakarken aynı soruyu sormuştum ve son derece gurusal, bilgelik dolu bir cevap vermişti: "Hak etmeyecek ne yaptık Emrecan?"

Dünyanın kUtlanması kolay, neşe-keyif-sevgi dolu bir yer olması için acaba neler mümkün? Tek tek ve hep birlikte...


"hayat kadını"
burcu ertunç

--------------------------------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com

5 Kasım 2017 Pazar

sevgililik, arkadaşlık, tek eşlilik, çok aşklılık ...

Arkadaşlık ilişkileri nadiren bitiyor, büyük sıkıntılar yaşamadığımız sürece ayrılmıyoruz dostlarımızdan; olsa olsa zaman zaman uzaklaşıp yakınlaşıyoruz. Yine çoğu zaman, çok fazla sorgulamıyoruz da; bunun ne olduğunu, ne zaman başladığını, nasıl gittiğini... Daha kendi hâlinde gidiyor sanki arkadaşlık ilişkilerimiz.

Oysaki sevgililiklere, romantik ilişkilere bakışımız farklı. Daha net bitiş ve başlangıç an'ları olsun istiyoruz. Tanımlamak, netlemek istiyoruz ("Şimdi biz neyiz?"). Zira güvende hissetmiyoruz. Tanımladıktan sonra da yapışıyoruz tanımlarımıza, güvenli (!) limanlarımıza. 

Ayrıca yine sevgililikleri daha çok sorguluyoruz. İyi mi gidiyor, kötü mü; yakın mı hissediyoruz, uzak mı; devam edecek gibi mi, yoksa sönüyor olabilir mi? Dalgalanmaları daha yakından takip ediyor, daha fazla endişe yüklüyoruz bu ilişkilere. Endişeler ise kendi kendilerini doğruluyorlar ve bir süre sonra çoğu ilişkiyi çöküşe götürüyorlar sanki.

Bu tanımlama ve sürekli sorgulama ihtiyacı, tek eşlilik kültürünün getirdiği bir durum olsa gerek. Dostlarda, arkadaşlarda böyle tanımlamalara gerek kalmıyor, zira bir dostumuz varken bir tane daha olmasında, bir diğeriyle kahve içmekte bir sorun görmüyoruz. Yakınlaştığımız, daha fazla zaman geçirip daha fazla şey paylaştığımız kişiler zaman zaman değişiyor ve bunu bazen fark etmiyoruz bile. Kendiliğinden oluyor zira ve nadiren bunun üstüne kafa yoruyoruz. Doğal bir akış var sanki orada. Tüm ilişkilerde bulunan yaşam-ölüm-yaşam döngülerini, arkadaşlık ilişkilerinde büyük oranda kabul etmişiz ve çok daha az endişe yüklüyoruz bunlara.

Sevgililik öyle değil. Tüm bu karmaşada, binbir güçlükle birini ("the one"ı) bulmuşum, çok dikkatli olmalıyım. Her an gözüm üstünde olmalı ilişkinin: Ne oluyor, nasıl gidiyor, ne yapmak lâzım... Gözüm üstünde olmalı karşı tarafın: Beni hâlâ seviyor mu? Ne zamandır söylemiyor da... Beni hâlâ beğeniyor mu? Başkasına bakıyor mu? Ya bakarsa? Ya giderse? Ya onu kaybedersem... Dikkatli olmalıyım, özenli olmalıyım, doğru davranmalıyım, kaybetmemeliyim...

Çünkü sadece O var hayatımda. O'nu seçtim ve O da beni seçti. Çünkü romantik ilişkiler bunu gerektirir; birim zaman aralığında bir kişiyi sevebilirim. Başkasını sevemem, başkasına göz ucuyla bile bakmamalıyım. Bakarsam yanlış yaparım. İhanet etmiş olurum. O da yalnızca beni sevsin. Başka kimseyi beğenmesin, kimseyle bakışmasın, kimseyle flört etmesin. Çünkü sadece Ben varım hayatında. Ben'i seçti ve Ben de onu seçtim.

Sevgililik böyle bir şey, birbirimizin her şeyi olmalıyız. Birlikte gülmeli, birlikte ağlamalı, birlikte yemeli, birlikte tatil yapmalı, sadece ikimiz sevişmeli, en güzel yemekleri birbirimiz için yapmalı; mutfakta aşçı, sokakta efendi, yatakta ateşli olmalıyız; ve bunların hepsini her an yapabiliyor olmalıyız. Bir ya da birkaçı sekteye uğradığında sorun var demektir. Çok dikkatli olmalıyız. Üstüne titremeliyiz ilişkinin ve birbirimizin.

Özen göstermek iyi de iş titremeye gelince sıkıntı, bunun korku titremesine dönüşmesidir. Korkuyla titrediğimiz takdirde ise hatalar yapma olasılığımız artar, hatta kaçınılmaz olur.

***

Peki ne yapmalı? Nasıl etmeli de daha hafif yaşamalı şu romantik ilişkileri, sevgililikleri?

Buna bir formül vermeye cüret edecek değilim. Yukarıda tek eşlilikte yaşanan sıkıntılardan bahsettim ama bu sıkıntıları, çok eşlilik/aşklılık tecrübelerine ve denemelerine, oldukları gibi taşıma ve çok daha fazlasını davet edip ortalığı iyice karıştırma ihtimali hiç de az değil.

Yine de son birkaç yıldır çevremdeki birçok kişinin (ben dâhil) buna dair kafa-kalp yorduğunu, bunu bir şekilde denediğini ya da en azından denemeyi düşündüğünü, bunun çiftler arasında konuşulduğunu, bir şekilde gündemde olduğunu gözlemliyorum. Epey çetrefilli bir yol bu ve iki kişinin bir başlarına kotarabilecekleri bir konu da değil. Free love (özgür sevgi/aşk) konusunda sıra dışı deneyimleri olan bir topluluk olan Tamera'dan (Portekiz'de bir eko-köy) akan deneyimler, bunun ancak ve ancak topluluk desteğiyle kotarılabilecek bir konu olduğu konusunda gayet kesin bir çerçeve çiziyor. Gerçekten de sevgi dediğimiz şey öylesine kirlenmiş, öylesine korku dolu ki hemen hepimiz bir şekilde kıskançlık, yetersizlik, sevilmeme gibi -aslında özümüzde olmayan ama bir şekilde üstümüze yapışmış- zorlu duygularla cebelleşirken böyle bir şeyi bir başımıza denediğimiz takdirde bunların altında ezilme ihtimalimiz çok ama çok yüksek. Velhasıl bu zorlu işe girişmek isteyenlerin desteğe ihtiyaçları oldukları bariz.

***

"sevgililer" - Ebru Adıyaman

İllaki çok aşklılık vb. deneyimler için değil; her koşulda, hepimizin birbirimizin desteğine, şefkatine, ilgisine ihtiyacı var. Daha klasik bir ilişki yaşamak -ya da bu tarz bir ilişki yaşamamak- istiyorsak da yazı boyunca değinmiş olduğum zorluklarla sağlıklı bir şekilde ilgilenebilmek için, yine desteğe, yine topluluğa, yine şefkate, sağlam kucaklaşmalara, paylaşacak güzel kalplere ve ağlanacak omuzlara ihtiyacımız var.

Birbirimiz için gerçekten burada olmaya ihtiyacımız var.

Not: Çok aşklı bir deneyime dair kısacık ama bence çok kıymetli bir video var, bağlantısı şurada: https://www.facebook.com/playgroundenglish/videos/555481678118500/ (Dili İspanyolca ve İngilizce alt yazılı)

--------------------------------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com

3 Kasım 2017 Cuma

ilişkiler ve domates

Birkaç yıldır, doğayla olan bağımı hatırlayıp yeniden tesis etmeye başladığım bir süreçten geçiyorum. Bazen bu süreçte onla yeterince haşır neşir olmadığımı düşündüğüm ve ilişkimin asgaride kaldığı zamanlar olduysa da bu kadarı bile ondan öğrenmeme, ilhamlanmama ve hayata dair birçok ipucunu orada görmeme neden oldu, oluyor. (örn. İnsanın çırası & ormanın fısıldadıkları adlı yazılarım)

Son bir yıldır, kafamda, ilişkilerle bitkilerin yetişmesi arasında bağlar kuruluyor mesela ve ilginç metaforlar ortaya çıkıyor. Kompozisyonu kurabilecek miyim bilmiyorum ama bir yerinden tutmaya çalışacağım.

Akıl yürütmemi adım adım götürmeye çalışayım:

1 - Hayata bakışım ve onu yaşayışım büyük oranda çabasızlık ve kendiliğindenlik temelli. Bir şey için ne kadar çaba harcıyorsak, o kadar az kendiliğindenlik, o kadar fazla ol-dur-ma enerjisi vardır diye düşünüyorum. Oysaki kendiliğinden oluveren şeyler hem daha sağlıklı oluyor hem de daha uzun ömürlü. Gerek ilişkileri gerek ürünlerin yetişmesini kendi hâllerine bırakmaktan bahsediyorum yani. Ne olursa ve ne kadar olursa...

2 - Fakat sonra şunu düşünüyorum: İlişkiyi domatesle eşleştirecek olursak, eğer ki domates yemek istiyorsak, bunun için emek harcamamız -özellikle ilk zamanlar için- neredeyse zorunlu. İstisnai durumları bir yana bırakırsak, hassas bir bitki olan domatesin tohumlarını öylece bostana attığımız takdirde işimiz zor. Domates, yumuşak ve organik maddesi bol bir toprak, özellikle ilk zamanlarında bolca su ister. Ayrıca genellikle bahar aylarında çimlendirilir ancak hava henüz yeterince ısınmadığı için, bu iş sera veya seracıklarda yapılır, süreç itina ile takip edilir. Zira ilk zamanlarda dışsal koşullara karşı çok hassastır domates. Ayrıca tavuklara veya diğer canlılara karşı korumak istiyorsak, bir de bostanın etrafını çevirmemiz gerekir. (İlişkinin etrafını da çevirmeli mi?)

Bu şekilde bakınca, ilişkiye de özel bir itina gösterme gerekliliği ortaya çıkıyor. Zira Mart ayında tohumu doğrudan toprağa gömdüğümüz takdirde, başına hiçbir şey gelmeden serpilmesi ve yaz aylarında meyvelerini bize sunma ihtimali çok ama çok düşük. Galiba tam da bu sebeple, özellikle romantik ilişkilerin ilk aşamalarında, her şeyi tamamen oluruna ve kendi hâline bırakmak epey riskli olabiliyor. Önce onu ayrı bir yerde özenle büyütüyor ve fide hâline gelene kadar özel ihtimam gösteriyoruz. Belki fazladan jestler, sürprizler, irili ufaklı güzellikler... Biraz büyüdükten sonra ise ilişkiyi gerçek yerine, bostandaki bölümüne alıyoruz. (Bunun zamanlamasına da dikkat: Vaktinden önce şaşırtılan ve yeni yerine alınan fide yaşamayabilir de. Nisan ayında hâlâ dolu yağabiliyor zira. İlişki henüz bebekken büyük adımlar atma durumu <birlikte yaşamak, evlilik vs.> riskli olabilir.) Şimdi belki biraz daha normalleşiyor durum. Sürprizler ve jestler biraz azalıyor belki ama tamamen de koyvermiyoruz çoğunlukla. İlişkiyi besleyecek adımlar atmaya devam ediyoruz; bitkiyi zararlılardan, toprağı ilişkinin gelişmesini engelleyebilecek yabani otlardan temizliyoruz, gübre ve kompost ile besliyoruz. Ve böylece domatesimiz, yani ilişkimiz bostandaki yerine zamanla alışıyor, kök salıyor ve her geçen gün daha az müdahale ile yaşayabilir hâle geliyor. Ta ki ciddi sıcaklar başlayana dek (krizler, tartışmalar!). O günlerde onu sulamaya, gerekiyorsa yarı gölgeler yaratmaya dikkat!

Bu arada bitki yetiştirirken bitkiyi değil de toprağı beslemenin öneminin altı çizilir hep. Burada da bitkiye ilişkinin kendisi, kökleneceği toprağa ise ilişkinin tarafları olarak bakarsak, ilişki üzerine yoğunlaşmaktansa kişilerin hayattaki genel hâlleri üzerinde çalışmalarının, tüm hayatlarını ve dolayısıyla ilişkiyi de beslediğini, onu hafif ve tatlı bir şekilde yaşama şansı oluştuğu sonucuna varıyorum. Kendi olabilen, kendini besleyebilen kişilerin kurdukları ilişkiler de sürdürülebilir ve sağlam olacaktır yani.

Çizim: Yaprak Kaymak Özgür
3 - Sonra da aklıma şu geliyor ki yabani otları, ormanları kimse sulamıyor ve pekâlâ hayatta kalıyorlar. İlişkiyi, yani domatesi sulamak, onu kendi hâline bırakınca yetişemeyeceği, yani aslında uygun olmayan bir yerde yetiştirmek için çaba harcamak değil mi? (Ayrıca zamanlamayı da zorluyor olabilir miyiz? Domatesi Mart'ta seraya değil de Mayıs'ta doğrudan toprağa eksek olmaz mı? <Yapanlar var.> Benzer şekilde ilişkiyi oldurmasak da kendi kendine yeşermesini beklesek?)

Cevap evet ve fakat insanoğlu yabanlıktan o kadar uzak bir durumda ki, hâl böyleyken ilişkileri yaban bir şekilde yaşamaya çalışmak ne kadar makul, ne kadar sağlıklı olur? Üstelik biz yaşayan yabani otları, ağaçları görüyoruz belki ama çok daha fazlası kök, ışık rekabeti gibi sebeplerle hayatlarına devam edemiyorlar. E bu durumda, yaşatmak istediğimiz ilişki için gerekli emeği vermemiz gerekiyor gibi bir yere varılabilir. Hem yabani otların ve kendiliğinden yetişen ağaçların hepsinin meyvesi yenmiyor ve 365 gün bunlara ulaşmak mümkün olamayabiliyor. Dolayısıyla hem aç kalmamak için hem de sadece yabani bitkilerle beslenmeyi tercih etmeyebileceğimiz zaman, özel olarak domates yetiştirmek iyi olabilir. Hem birçoğumuz yabani otlardan daha çok seviyoruz onu.

(Gerçi olmadık yerlerde kendi kendine yetişen domates fideleri gördüğüm oluyor. Bir şekilde tohumu düşmüş ve hopp diye serpilivermiş. Buna ne demeli... Ama... Yeter mi?)

4 - Yine de bir önceki maddeden yola çıkarak; daha doğal, daha gerçek bir ilişkiye ulaşmak için, çabamızı asgari düzeyde tutmamızın, abartmamamızın da iyi olabileceğini düşünüyorum. İlişkiye çok sık su verdiğimizde ve sürekli olarak dışarıdan beslediğimizde köklenmesi az olacaktır. Zira gerek nemi gerekse besini toprağın derinliklerinden bulabilecekken tembelleşecek ve derine güçlü kökler salmayacaktır. Bu nedenle onu bir süre (ergenliğe kadar desem, konuyu çocuk yetiştirmeye de bağlarım aslında) hayatta tutacak asgari takviye ve özeni ona sağlayıp ötesini kendi dinamiği içinde halletmesine izin vermek uzun vadede çok daha sağlıklı sonuçlar verecektir. Üstelik bir şey daha var ki, domatesin meyve vermesi için biraz strese girmesi gerekir. Bol ve sık su verdiğiniz takdirde boya gider ama az çiçek açar, az meyve verir. Suyun miktarını ve sıklığını kıstığımız takdirde ise, hayatta kalabilmek ve kendini devam ettirebilmek, meyve ve dolayısıyla tohum verebilmek için pıt pıt açmaya başlar sarı çiçeklerini. (Büyük kavgalardan sonra büyük sevişmeler yaşandığı söylenir ya hep...)

5 - Sonra aklıma tohum topları geliyor. Şimdiye kadar hiç uygulamamış olmakla birlikte: birçok tohum kil bir topağın içinde yuvarlanıyor ve doğaya / bahçeye rastgele atılıyor ve kendi hâline bırakılıyor. Bu tohumlar içinden o koşullara en iyi uyum sağlayacak olanlar yeşeriyor ve en uygun olanları toprağa kök salıyor, hayatta kalıyor. <Umarım süreci kabaca da olsa doğru anlatmışımdır.> "İlişkilerde de bunu mu yapmak lâzım acaba" sorusu uyanıyor böylece. Aynı an'da birden fazla ilişki yaşamaya ve kendiliğindenliğe alan açmak ve bazılarının kendiliğinden köklenip hayatta kalmalarına izin mi vermek gerekir ki? Hem hep domates hep domates, nereye kadar; ne kadar gerçekçi...

6 - Peki ya bu ikisini birlikte yapmak nasıl fikir? Yani tohum topu atmak ve ister bir isterse birden fazla tohum yeşermiş olsun, onları dördüncü maddede değinmiş olduğumuz asgari destekten de yoksun bırakmasak (arada bir sulama, arada bir ot temizliği vs.) ve olana baksak?.. Böylece hem -son derece amiyane tabirle- yumurtaları tek sepete koymamış oluruz hem de aslında farklı bitkilerin <ilişkilerin> bir aradalığından (kardeş bitkiler yöntemi veya patatese aşılanan domates gibi) 1+1'in 2'den daha büyük bir sonuç verebileceği duruma da kapıyı aralasak nasıl olur? (Metaforların anlaşıldığını ve bu maddenin ilişkilerdeki karşılığını yazmaya gerek olmadığını umuyorum.)

Son iki madde için bir tarafım evet derken, son derece karmaşık olan insanı ve -kendimizle olan ilişkimizden gayrı en az iki kişiden oluşan- ilişkileri göz önüne aldığımızda ve buna yabanlıktan ve doğallıktan uzak olduğumuzu da ekleyince hayır diyen diğer tarafım da hareketleniyor. Koşullanmalarımız, kültürümüz, binlerce yıllık tek eşlilik dinamikleri, kıskançlık gibi birtakım -aslında doğamızda olmadığına inandığım- duygular nedeniyle dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan da olmamız söz konusu olabilir. Risk mi, risk! ((: Denemeye değer mi? Emin değilim ama, sanki...

***

Sonuç olarak herhangi bir basit konuda bile kesin sonuçlara varmaktan bu kadar uzak bir insan olarak böylesine çetrefilli bir konuda "bu, budur" diyecek değilim elbette. Tüm yaptığım aklım ve tecrübem yettiğince konuya dair biraz atıp tutmak, bir de metaforlar yardımıyla farklı pencerelerden bakmak.

--------------------------------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

                                                          emreertegun@gmail.com


31 Ekim 2017 Salı

sevgiye ve diğer bazı şeylere dair bir sohbet

(...)

- Onu gerçekten sevdiğine emin misin?

- Tabii ki. Bir saattir ne anlatıyorum!

- Peki gerçekten O'nu sevdiğine emin misin?

- Bu da ne demek?

- Sevginin nesnesi gerçekten O mu? Sevdiğin şey gerçekten O mu?

- Başka ne olabilir ki?

- Bir sürü şey olabilir! Daha doğrusu, muhtemelen, bir sürü şeyin bileşkesidir bu sevgi; bir sürü şeye duyduğun sevginin bileşkesi. Bu bileşkenin unsurlarını tek tek fark etmek, öz farkındalık için çok önemli.

- Yine kişisel gelişim kitapları mı okuyorsun sen?

- Bu aralar, hayır. Gerçi okuduğum kitapları kişisel gelişim olarak nitelendirmezdim. Ha, soruyorsan, meditasyon yaparken geldi bu sevgi olayını analiz etme fikri, gerekliliği. Ama boşver bunu şimdi, ne dediğime gel.

- Dinliyorum. Nereye varacak bakalım.

- O'nu sevdiğini söylüyorsun. Ben de diyorum ki seviyorsun, çok güzel lakin bu sevgi katıksız bir sevgi olmayabilir büyük bir ihtimalle. Ve bu kötü bir şey değildir. Durumu, dolayısıyla kendini doğru anlamak için yapman gerektiğini düşündüğüm bir yolculuk sadece.

- Kemerleri bağladım kaptan; uçur beni!

- Bırak zevzekliği.

- Tamam tamam, sustum. Aaa böyle bir şarkı vard...

- ...

- Tamam, gerçekten ciddiyete davet ediyorum kendimi ve davete hemen icabet ediyorum. Sendeyim.

- Şu an hissettiğin sevginin, bir sürü şeyin bileşkesi olduğunu iddia ediyorum.

- Mesela?

Çizim: Deniz Kurt (Çok teşekkürler Deniz!)
- Mesela kendini seviyor olduğun, O'nda kendini gördüğün ve gördüğün sureti sevdiğin gerçeği...

Mesela -herhangi- biriyle olma, yani yalnız olmama isteğin ve şu anda yanında O belirdiği için bu durumdan dolayı O'nu seviyor olman...

Mesela anlaşılmaya, duyulmaya olan ihtiyacın, açlığın ve şu anda seni anlayan, seni duyan O olduğu için sevgini O'na yöneltiyor olman...

Mesela -herhangi- bir vücuda olan arzu ve ihtiyacın ve şu anda hayatındaki vücut O'nun vücudu olduğu için arzu nesnenin O olması...

Ve mesela tam da O'nu istiyor, seviyor olman... Herhangi biri olduğu, herhangi bir vücut olduğu, seni duyan, anlayan herhangi biri olduğu, kendini O'nda gördüğün için değil de gerçekten de tam olarak katıksız bir şekilde O'nu seviyor olman...

"Mesela"ları artırabiliriz. Bunlar ilk aklıma gelenler... Demem o ki birini sevdiğimizi düşündüğümüzde, sevgimizin bir kısmı gerçekten de o biricik kişiye özel olabilir fakat -çoğunlukla büyük- bir kısmı ise şartların ve hayatın karşımıza "o" kişi ya da kişileri çıkardığı ve sevgimizi onlara yöneltiyor olduğumuzdur.

- Hımm... Bu duyduklarım çok hoşuma gitmedi sanki. İtiraz edesim var.

- İtiraz edesin var çünkü romantik hayâller daha çekici geliyor. O'nun özel biri olduğunu ve birbiriniz için yaratıldığınızı düşünüyorsun; düşünmek istiyorsun. Bu öğretildi çünkü sana. Filmler, hikâyeler hep bunu anlatıyor.

Bak, O'nun özel biri olduğu kesin, sen de öylesin. Ama ben de öyleyim ve diğerleri de öyle. Neden senin O'nu bu kadar severken, O'nun bu kadar özel olduğunu düşünürken; bir başkasının da başka birini senin O'nu sevdiğin kadar sevdiğini, senin O'nu özel bulduğun kadar özel bulduğunu düşündüğünü sanıyorsun? Başkasının sevdiği kişi senin için hiçbir şey ifade etmezken O nasıl da parlıyor gözünde, öyle değil mi? Aynı şekilde diğer kişi için de O'nun o kadar fazla anlamı yok.

Bir şekilde bir ruha gerçekten dokunabildiğimiz takdirde, ki bazı sevdiğimizi sanmalarda bunun yanından bile geçmiyoruz, onu sevmememiz ne mümkün? Her ruh özel, her ruh güzel. Güzellik her yerde ve hepimizde ama algılayabildiğimiz güzellik, bakanın gözlerinde. Bunu birinde görürken bir diğerinde göremememiz bu durumu değiştirmez.

- Hem mantıklı geliyor hem de işime gelmiyor sanki. O'nun gerçekten de başka türlü özel olduğunu düşünmek iyi hissettiriyor.

- Başka türlü özel birine sahip olduğun için mi dersin?

- Belki de...

- Galiba bu ayrılık bilincinden geliyor. Senle ben ayrıyız ve rekabet hâlindeyiz. Öyle olunca da senden ayrı olan ben, en güzeli, en tatlıyı, en özeli kaparsam kazanırım.

Ve gittikçe O'na tutunurum, sıkı sıkı yapışırım en özel olana. Artık hayatın anlamını O'nda görmeye alışırım ve bu, zamanla bağımlılık hâline gelir çoğunlukla. O'nsuz yapamam artık.

- Tam olarak öyle hissediyorum, biliyor musun? Şimdi bir şey olsa ve birdenbire hayatımdan çıkıverse, hayatımın tüm anlamı kaybolur gibi geliyor.

- Sık karşılaşılan bir durum. O özel kişinin hayatın tam merkezinde konumlandırılması ve yokluğunun tüm dengeni alt üst etmesi...

- Peki ne öneriyorsun?

- Bilmem. Sen kendine ne önerirsin?

- O'nu sevmekten büyük keyif alıyorum, her geçen gün bağlanıyorum da ona. Ama sanki senin de söylediğin gibi, bağımlılığa dönüşüyor olabilir. Ki bu pek iyi bir şey değil galiba.

- Tabii ki değil. Bağımlılık seni sen olmaktan, bütün olmaktan çıkarır. Bağımlıysan kendinle kalmakla yetinemezsin. Bağımlılık duyduğun maddenin, kişinin veya hissin yokluğu, içinde kocaman bir boşluk açar. Bu boşluğu kapatmak için yapabileceğin tek şey o maddeye, kişiye ve hisse yeniden ve yeniden ulaşmaktır. Ulaştığın sürece iyisindir, ki bu da tartışılır; ulaşamadığında ise sıkıntılar baş gösterir. Fiziksel sıkıntılar, ruhsal sıkıntılar... Ve hep bir gerilim vardır. Zira her an bu maddeye, kişiye, hisse ulaşamama ihtimalin ve bunun yarattığı korku vardır.

- Bunun üstesinden nasıl gelinir?

- Sadece fark et dostum... Ve fark ettiğin şeyden korkma, ondan kaçma, görmezden gelme; bilakis onun içine, merkezine bak... Bu hisle kal, bu hissi yaşa; onun içinden geç...

Bunları sadece bağımlılıklar için değil, tüm istenmeyen duygularla çalışmak için önerebilirim. Korkuyor musun, fark et; kıskanıyor musun, fark et; bağımlı mısın, fark et. Fark et ve sadece bak, ne kadar gerekiyorsa o kadar bak. Onlarla savaşmadan, onları tu-kaka ilan etmeden, onların üstesinden gelmeden... Ta ki bu hisler kendiliklerinden çözülene, eriyene kadar. Olan'a yansız bir şekilde baktığın takdirde bunun önünde direnebilecek hiçbir duygu yok, güven bana. Yeter ki sabırla bak, dosdoğru bak, ta içine bak.

- ...

- Ne diyorsun?

- Kafama yatıyor bu söylediklerin ama hâlâ kabul etmekte zorlanıyorum.

- Belki bunla başlayabilirsin. Bu söylediklerimin sende ne hissettirdiğiyle, içinde oluşan dirençle... Bu dirence dosdoğru bakarak başlayabilirsin. ve oradan adım adım ilerleyebilirsin.

- Immm, tamam, bunla başlayacağım.

- Harika. Sonra yine konuşalım ama...

- Anlaştık! Yalnız iyi gurulama yaptın kaşla göz arasında. :)

- Bazen tutamıyorum işte kendimi. :)

(...)

--------------------------------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

                                                          emreertegun@gmail.com

28 Ekim 2017 Cumartesi

oğlan & kız

Oğlanla kız tanışmış ve hızlıca yakınlaşmış, kaynaşmış. Kaynaşmalarına herhangi bir isim koymaya, onu şekillendirmeye yeltenmemişler. Kendiliğindenliğe, akışa, olacakların hayrına güvenmişler.

Aralarında oluşmaya başlayan bağı tutmak her zaman çok kolay olmamış ama bir şekilde kotarmışlar; ayrıca mümkün olduğunca sık bir araya gelmeyi, arada sendeleseler de kopmamayı becermişler. Akışa ve kendiliğindenliğe güvenirken bunun hiçbir şey yapmamak olmadığının da farkındalarmış.

Birkaç yanyanalıktan sonra bir ilişki konuşması ("the talk") yapmak kaçınılmaz olmuş. Zira her ne kadar bunu tanımsız, kalıpsız bir şekilde yaşamak isteseler ve böyle sürdürmeye niyet etseler de varlığını iyice belli eden ve artık görünür olan ilişkiyi görmezden gelmenin de bir anlamı yokmuşmuş.

Konuşma yapılmış; duygular, düşünceler, beklentiler ve niyetler paylaşılmış; ilişkinin seyrine dair ortak bir zemine gelmişler. Anahtar kelimeler şeffaflık, kendiliğindenlik ve özgür sevgi/aşk imiş.

***

Şeffaflık, ilişkiye dair önemi olan her şeyi birbiriyle paylaşmak anlamına geliyormuş. Bir şeyleri saklamamanın, gizli gündemlerle yaşamamanın, her hissiyatın ve ihtimalin ilişkinin bir parçası olduğunu bilmenin ve gelen her şeyi kabul etmenin önemini biliyorlarmış ve her şeyin "normal" olduğunu da... Eh bu durumda saklamaya, gizli tutmaya gerek duyacak nesi kalırmış ki insanın...

Kendiliğindenlik; ilişkinin kendi seyrini, inişlerini, çıkışlarını; doğum-ölüm-doğum süreçlerini kabul etmek anlamına geliyormuş. İlişkiyi beslemek önemliymiş elbette ama bunu; olanla kavga etmeden, akıntıya karşı kürek çekmeden yapmanın şifalı ve hayırlı olduğuna inanıyorlar, düşünüyorlarmış. Suyun zaten akıp yolunu bulduğunu, bulacağını ve yapacaklarının, olsa olsa, buna küçük yönler vermek olabileceğini biliyorlarmış.

Özgür sevgi ise sevginin su gibi akmasını kolaylaştırmak, daha doğrusu zaten kendiliğinden akan sevginin önüne set çekmemek anlamına geliyormuş. Ve bu, önce kendine, sonra ise birbirine, diğerlerine ve bütüne duyulan sevgiyle ilgiliymiş.

Kişinin kendini sevmesi elzemmiş, aksi takdirde gerçek anlamda sevmesi ve sevilmesi pek mümkün değilmiş. Öz sevgisinin önünü tıkamaması, iç eleştirmenine takılıp aslında hep orada olan sevgiyi görmezden gelmemesi önemliymiş.

Kişinin diğerini sevmesi ve ona özgürce akması da öyle. Korkuları, endişeleri, "meli"-"malı"ları yavaşça yere bırakıp içinden nasıl sevmek geliyorsa öyle sevmesi, o kişiye öyle akması hayırlıymış. Ne rollere bürünerek ne hissetmediğini hissediyor gibi yaparak -önce kendini- kandırmak ne de hissettiğinin üstünü örtmek, görmezden gelmek, bunlardan korkmak iyi bir fikirmiş. Sadece olanın önünü daha da açmak, onu görünür kılmak, onu yaşamakmış olay.

Kişinin diğerlerine olan sevgisi, ilgisi, çekilme hâlleri de son derece doğalmış. Doğal olmayan; hayatlarını illaki bir kişiye angaje etmek, sadece onla nefes almak, tüm ihtiyaçları ondan karşılamak, beklemek, talep etmek; bunlar gerçekleşmediğinde öfkelenmek, kızmak, kavga etmek, hayâl kırıklığına uğramakmış. İçlerinde var olan sonsuz sevgi potansiyelini kıstırıp küçültmek ve tamamını bir kişiye sunmak -zorunda olmak- ve aynı şekilde her şeyi bir kişiden beklemek biraz zorlama bir hareketmiş ve bundan özgürleşmeleri gerektiğini düşünüyor, hissediyorlarmış. Dolayısıyla bu ilişkiye, farklı biçimlerde, üçüncü, dördüncü, beşinci şahısların dahil olması da mümkünmüş. Bu durum(lar)da zorlanabileceklerinin farkındalarmış ama gerçek olmak, akan sevgiye set çekmemek adına bu zorlanmalar da hoşgelsinmiş.

Çizim için Tijenciğime (İnaltong) kocaman teşekkürler


Süreç bu şekilde akıp gidiyormuş. Arada tökezlemeler olsa da anahtar kelimelerin varlığı unutulmamış, ilişkide varlıkları her daim hissediliyormuş.

Kendiliğindenliğin önünü tıkamamaya çalışıyorlar, sevginin önündeki tüm engelleri kaldırmaya gayret ediyorlar, içlerinde dönüp dolaşan her şeyi birbiriyle paylaşmaya özen gösteriyorlarmış. Yeri geldiğinde etkinlendikleri, yeri geldiğinde ilgi gördükleri diğer insanlardan bahsedebiliyorlar; bunlar kıskançlığa veya o tip diğer olumsuz hislere yol açıyorsa, yine bunları da korkmadan anlatıyorlarmış birbirlerine.

***

Sevginin özgür akmasına izin vermeye epey niyetliymişler. Başka insanlar, başka etkilenmeler, belki başka deneyimler olmasını -karşılaması zor olsa da- olağan buluyorlarmış. Bu, illaki farklı şeyler yaşayacakları anlamına gelmese de, en azından teoride bunun önünde kocaman barajlar olmadığını bilmek, ilişkinin üzerindeki gerilimi de azaltıyormuş. Şeffaflık olduğu ve birbirlerini tuttukları sürece korkacak bir şey yokmuş.

E zaten korkunun ecele faydası da yokmuş.

--------------------------------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

                                                          emreertegun@gmail.com