Sayfalar

27 Aralık 2016 Salı

para

Ön not: Bu yazıyı yazarken, bir ara, teknik bir nedenle yazdıklarımın büyük bir kısmı silindi. Çok dövündüm, çok "ahh"ladım ama kâr etmedi. Gerileyen Merkür mü, yoksa bir virüs veya hacklenme durumu mu bilmiyorum ama öyle güzel kaptırmış gidiyordum ki fena halde içim yandı. Neyseki tekrar başına oturmayı becerebildim. Tabii benim için yazma öyle bir akış hâli ki kimi yazdıklarım uçup gitti ve hatırlamıyorum; bunla birlikte -muhtemelen- bir önceki turda aklıma gelmeyecek şeyleri yazdım şimdi. Herhalde hayırlısı olmuştur ((;

fotoğraf: burcu ertunç , eller: filiz öz, paralar: emre ertegün (;

Bu yazıya meyletmemi tetikleyen, sosyal medyada bir arkadaşın "Para kazanmak için bir şeyler yapacağımıza bir şeyler yaptığımız için para kazansak ya!" yazması oldu. Bunu ben de uzun zamandır söylüyorum ve ne mutlu ki uygulamada Erhan'ın dileğini hayatıma -galiba tamamen- geçirebildim. Ayrıca bu konu gündemimde her zaman üst sıralarda olduğu için bir sürü paylaşacağım şey var.

***

Kazanmak fiiliyle başlamak istiyorum. Bir süre önce, sıkıntının bu fiilde başladığını fark etmiştim: Paranın, kazanılan bir şey olmasında. Toplam para miktarının sınırlı olduğu göz önüne alındığında, para kazanmak, başka birinin para kaybetmesi anlamı taşır ve bu da hepimizin gözünün diğerlerinin cebinde olduğu bir duruma getirir bizi. Olay gerçekten de buyken, fiilin kazanmak olması ne şaşırtıcı ne de yersiz.

Mevcut şartlar altında, bir mal veya hizmet üretip -veya üretimin bir parçası olup-, sonrasında bu mal veya hizmet satılıyor ve para, kazanılıyor. Yani ortada bir üretim olması gerekiyor ama bu yeterli değil; bu üretimi önce metaya (yani ticaret malına) dönüştürmeniz gerekiyor, ki bu da yeterli değil; sonra da bu metayı alacak ve onun karşılığında cebindeki parayı kaybetmeye ikna olacak birilerini bulmalısınız. Böyle yazınca epey meşakkatli bir süreç gibi görünüyor. Eh, vaktimizin ve enerjimizin (ve kaçan uykularımızın) bu kadar büyük bir kısmını soğurduğuna göre gerçekten de öyle, değil mi?

Kendi adıma; yakamı, zihnimi ve kalbimi mevcut şartlardan bir nebze olsun kurtardığını düşünen ve parayla ilişkisini fazlaca sorgulayan, didikleyen biri olarak, bir süredir para kazanmıyorum, paraya erişiyorum. Bu, sadece bir kelime oyunu değil, gerçek bir olgu. Bana para veren hiç kimse parasını kaybetmiyor, isteyerek ve kendi kararıyla veriyor. Kaybeden olmayınca kazanan da olmuyor.

Geçenlerde yazdığım üzere,
(...) gerek bastırmış olduğum kitabım ve diğer yazdıklarım için gerekse zaman zaman düzenlediğim etkinlikler ve diğer her türlü üretimim için belirli bir fiyat koymamayı seçiyor, gönül bedeli diyebileceğimiz uygulamayı tercih ediyorum. Hizmeti ya da ürünü üret ve dolaşıma çıkar, karşılık olarak ne vermek isteyeceklerini bundan faydalananlar takdir etsinler. Kadim armağan ekonomisi prensiplerinin parayla birlikte yürüyen hâli diyebiliriz. Böylece yaptığım, sunduğum her ne ise, isteyen herkes "bunu ödeyebilir miyim" endişesi olmaksızın bundan faydalanabiliyor ve en sonunda da hissettiği şükran duygusu ve bütçeleri doğrultusunda parasal veya başkabirşeysel karşılıklar veriyorlar.
Aynı yazıda, hemen hemen dört yıldır paraya bu şekilde eriştiğimi (bazıları için onuncu baskı oldu belki ama naapalım), başlarda bu sürecin o kadar da iyi gitmediğini ve çokça hayâl kırıklığı içerdiğini ama zaman geçtikçe daha sağlıklı sonuçlar almaya başladığımı da anlatmaya çalıştım. Hayâl kırıklığımın nedeni hem "onlar"dı hem kendim. Onlardı çünkü zihinleri kıtlık bilinci ile yoğrulmuştu ve vermeye korkuyorlardı; ayrıca armağan ekonomisi felsefesini, mantığını tam olarak anlayamıyorlardı. Bendim çünkü benim de zihnim kıtlık bilinci ile yoğrulmuştu ve ben ise almaya korkuyordum ve ayrıca uygulamaya başladığım armağan ekonomisini tam olarak içselleştirememiştim ve dolayısıyla onlara tam olarak aktaramıyordum.

Zaman geçtikçe bu konuda epey yol kat ettiğimi sanıyorum. Kıtlık bilinci zihnimi tamamen olmasa da büyük oranda terk etti ve yerini bolluk-bereket bilincine bıraktı (bunlar da sadece afili sözcükler veya bir takım tinsel ezberleri değil, gerçeği yansıtıyor ama ben ne kadarını aktarabiliyorum, onu bilmem). Armağan ekonomisi felsefesini -uyguladıkça- daha iyi anladım, içselleştirdim, daha iyi anladıkça daha iyi aktardım; ve daha iyi aktardıkça daha "adil" karşılıklar aldığımı hissetmeye başladım. Sonuç olarak, gün geçtikçe, yazarak, düşünerek, hayâl ederek ve yılda birkaç etkinlik düzenleyerek geçimimi sağlayabilmeye başladım. Hem de hiçbir şeyi metaya dönüştürmeden ve dolayısıyla para kazanmadan ama ona erişerek. İnsanların gönlünden ve bütçesinden kopana, isteyerek vermelerine, eksildim duygusuna kapılmadan paylaşmalarına alan açarak... Zaten sevdiğim, zaten istediğim, zaten keyif aldığım şeyleri yaparak... Darısı Erhan'ın ve diğerlerinin başına.

Yaptıklarımın karşılığında, hak ettiğimi hissettiğim karşılığı alamadığım durumlar bugün de olmuyor değil ama yine aynı yazıda belirttiğim üzere hayat bana ihtiyacım olan her şeyi sunuyor ve bunun illaki yaptığım şeyler karşılığında doğrudan gelmesi gerekmiyor. Üstelik -bir ara Begüm'ün söylemesiyle aydığım üzere- bazen paraya az erişme durumu ve fazlasına erişme gerekliliği, armağanları paylaşmayı kolaylaştırabiliyor. Örnek vermek gerekirse, biri mayıs diğeri eylül ayında olmak üzere, içinde çemberin ve oyunların da yer aldığı iki tane yürüyüş etkinliği düzenledim. Bu etkinlikleri de tabii ki gönül bedeli uygulaması ile gerçekleştirdim ve sonuçtan gayet tatmin oldum. Belki de o zamanlar kitap için daha fazla karşılık almış olsaydım bu tip etkinlikler yapmak için daha az istek ve ihtiyaç duyacaktım. Bu arada "piyasa"daki atölye, inziva, work-shopgillerdekiyle karşılaştırıldığında gayet de düşük görünen kişi başına katkılar, benim için ise gayet doyurucu idi. Tabii bunda paraya olan ihtiyacımı epey azaltmış bir hayat seçmiş olmam da önemli rol oynuyor.

Diyeceğim o ki ben bu buluşmaları keyifle ve heyecanla gerçekleştirdim ve yola çıkışımdaki başlıca sebep para değildi, lakin severek ve keyifle gerçekleştirdiğim ve diğerlerine güzel katkılar sunduğum bu süreçlerin sonunda bir miktar paraya erişmek benim için son derece harika bir şey. Ve hatta, bu tip buluşmaları tekrar tekrar yapmak için önemli bir itici güç. İşte bu itici güç, belki de daha fazla buluşma yapmamı sağlıyor/sağlayacak ve dolayısıyla insanları bir araya getirme, onları doğayla buluşturma, onların kendilerini ifade etme ve birbirlerini duymalarına alan tutma gibi armağanlarımı daha fazla sunmam için beni daha fazla yüreklendirebiliyor ve bunda kötü bir şey yok.

***

Zaten aslında parada kötü bir şey yok. Para son derece nötr bir araç. Üç temel işlevi var: Değiş-tokuş aracı, sayma ve karşılaştırma aracı, biriktirme aracı. Sıkıntı bu sonuncu işlevinde zaten. Paranın sürekli olarak daha fazla para doğurması ve yeryüzünde, durdukça bayatlamayan, çürümeyen, eskimeyen; tam tersine artan, doğa yasalarına aykırı tek madde olması. Buna, başka bir yazıda derinlemesine değinmeye çalışabilirim. Ya da çok daha iyisi, Charles Eisenstein'ın Kutsal Ekonomisi'ni okuyun ve bu ve çok daha fazlasına dair ufkunuz genişlesin.

Yukarıda değinmediğim, dokunup geçtiğim konu işin makro boyutu ama mikro boyutu sadece ve sadece bizleri, tek tek her bireyi ilgilendiriyor. Para bana nereden ve ne şekilde geliyor, para benden nereye ve ne şekilde gidiyor? Ben bu boyutları temiz tutarak aslında nötr olan paraya pozitif bir enerji yükleyebilir miyim? Tinsel (spiritüel) enerjilerden bahsetmiyorum, pek bildiğim konular değiller zaten. Gayet somut pratiklerden bahsediyorum. Hatta iyice somutlaştırmak için bu boyutlarla ilgili kendi deneyimlerimi paylaşmak istiyorum, böylece daha anlaşılır olacak. Bu paylaşımlar kaçınılmaz olarak kendimi olumlamama yol açacak, umarım ukalalık olarak görülmez.

- Para bana nereden geliyor: Yukarıda paylaştığım üzere parayı; yaptıklarım, yazdıklarım ve sunduklarım karşılığında bireylerden ediniyorum. Okuduğu bir veya birkaç blog yazısı veya kitap karşılığında, katıldığı bir etkinlik karşılığında, bazen de sadece var olmam ve bu hayatı bu şekilde sürdürmemin ona ümit vermesi karşılığında (ifadeler benim değil), birileri bana para armağan ediyorlar.

- Para bana ne şekilde geliyor: Bana para armağan edenlerin istedikleri kadar, istedikleri zaman; bütçelerine ve iç'lerine göre... Gördüğüm, duyduğum ve hissettiğim kadarıyla gerçek bir şükran duygusuyla ve çoğu zaman, aslında daha fazlasını verme isteğiyle...

Para kötü bir şey mi demiştiniz? İşin diğer boyutuna bakalım şimdi de:

- Para benden nereye gidiyor: Önemli bir kısmı ev kirasına, birazı faturalara, kalan kısmın çoğu gıda alışverişine, -artık seyrekleşmekle ve zaten sıkça otostop kullanıyor olmakla birlikte- bir kısmı da seyahate... Faturalar: su, elektrik, internet ve cep telefonu; Gıda: bakliyat, unlar ve uzaktan gelmesi mümkün olan her şey ekolojik çiftliklerden (piyasadan alabileceğim fiyatların en az iki, bazen üç katına), bunlar dışındaki ürünler pazardan (mümkün mertebe köylü teyzelerden) ve sadece birkaç kalem de marketten. Ha bir de fazla param olduğunda, beslemek istediğim güzelliklere akıtıyorum onu; hayalini gerçekleştirmek isteyen tanıdık/tanımadık dostlara, yanan evlerini yeniden yapmak için kendilerini topluluğun kollarına bırakanlara, Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali gibi çok kıymetli bulduğum kimi çalışmalara vs.

- Para benden ne şekilde gidiyor: Artık neredeyse her zaman kocaman bir şükran duygusuyla veriyorum. Yakın zamana kadar büyükçe bir kalem olan kira gözüme batıyordu ama artık bu da değişti. Hayallerime doğru yol alırken bana korunaklı, sıcak, hiç dert çıkarmayan bir ortam; aydınlık, ferah, ormanın içinde bir ev için ödeme yapmak niye batsın ki... (Hatta önümüzdeki ay parayı koyduğum zarfa bu şükranı aktaran bir not iliştirmeyi düşünüyorum.) Özlediğim dünyada ne mülkiyet var ne ev kirası ama bugünün dünyasında bana bu koşulları sağlayan bu kadar güzel bir evin kullanımımda olması büyük talih. Su, elektrik gibi kalemlere verdiğimi ve bunlardan aldığım faydayı kıyasladığımda yine şükrediyorum. İnternet bir miktar pahalı geliyor ama çok rahatsız etmiyor, telefon faturam ise bildiğim en ucuz tarife ve ihtiyacım olandan çok daha fazla konuşma dakikası, sms ve internet verisini kapsıyor.

Gıdaya gelince, iyice ferah ferah veriyorum, özellikle de ekolojik üretici dostlara. Söyleyenini hatırlayamadığım "'Organik ürünler neden pahalı' yerine 'konvansiyonel ürünler neden bu kadar ucuz' demenin zamanı geldi." minvalindeki cümleyi son derece gerçekçi ve doğru buluyorum. Diğer kalemlerle karşılaştırınca, gıda fiyatlarının ucuz, hem de çok ucuz kaldığını düşünüyorum. Kaldı ki onlarsız yaşamamız mümkün değilken ve bedenimizin ana yakıtı iken bu ucuzluğa hiç akıl erdiremiyorum. Bunun nedenlerini, basit bir internet aramasıyla, benden çok daha iyi anlatan yazılara ulaşabilirsiniz. Ben, özellikle de az-biraz toprakla ilgili işlerin ucundan tuttukça, ürün yetiştirmenin zorluğunu anladım. Üstelik kimyasal ilaçlar, gübreler kullanmayınca ne kadar az ürün alındığını ve bu durumda herhangi bir sebzenin, meyvenin kilosunun -mesela- 1-2 TL'den satılmasının aslında ne kadar olanaksız ve haksız olduğunu da... Diğer taraf canla başla çalışır, tertemiz, besleyici ve sağlıklı ürünleri, büyük emeklerle yetiştirmeye çabalarken ve binbir güçlükle boğuşurken ben nasıl pahalı bulurum koydukları fiyatları? Sonuna kadar helâl ederek veriyorum, gönderiyorum.

Pazardan alışveriş yaparken ise eski gönül rahatlığını hissetmiyorum. Köylü teyzelerden aldığımı söyledim ama onlar da pek masum sayılmazlar; hemen hepsi ilacı, gübreyi basıyor. Dolayısıyla, onlardan alışveriş yaparken biraz zorlanıyorum ama gıda yetiştirmeye daha fazla alan açana kadar yapacak bir şey yok. Verdiğim para miktarından değil zorlanmam, temiz üretim yapsalar da onlara da daha fazla ödesem keşke.

Bir de marketlerden aldığım birkaç kalem üründe çok rahat değilim. Büyük fabrikasyon üretime para kazandırdığım ve devlete dolaylı vergi vermek durumunda kaldığım için. Hele ki çok çok nadiren aldığım alkollü içkileri gönül rahatlığıyla içemiyorum artık. Biliyorsunuz ki bunlara verdiğimiz paranın çok büyük kısmı (%70?) vergi olarak devlete gidiyor ve bu paralar bize yol, baraj, HES, biber gazı ve cop olarak geri dönüyor. Yani kirlilikle ve şiddetle...

Özet olarak, istisnalar haricinde, parayı, her geçen gün daha da memnuniyetle ve seve seve veriyorum. Eksildim duygusuna girmeden, eyvah bitecek telaşına girmeden.

***

Şimdi tüm bunları düşününce ben nasıl paranın bütün kötülüklerin anası olduğunu düşünürüm? Onla böyle bir ilişkiyi kurabiliyorken, ona güzel ve temiz bir şekilde erişip onu -büyük oranda- güzel ve temiz yerlere akıttıktan ve akıtırken şükran hissettikten sonra para nasıl kötü bir şey olabilir? Ben üzerime düşeni yapıyor ve onu temiz tutuyorum. Birilerinin para uğruna savaşlar çıkarması, insanlara zulüm etmesi, onları kötü koşullarda çalıştırması vs. paranın değil, bu "birileri"nin paraya yaklaşımının sonucu. Altını çizmek istiyorum, para nötr bir araçtır. Bugün gördüğümüz, yaşadığımız tüm o çirkinliklerin arkasında bir şekilde yer almakla birlikte çok büyük güzellikleri yaratma potansiyeli ve bunun bir sürü örneği de mevcut. Karar ve uygulama yine benim, senin, hepimizin elinde.

Ayrıca parayı böyle temiz -ve bana göre- güzel kullandıkça almak daha da kolaylaşıyor benim için. Her geçen gün daha da aktif bir bekleme durumuna geçtim, geçiyorum. Artık blogda yazdıklarım için, kitap için, etkinlikler için çok daha rahat ve çok daha coşkuyla para istiyorum. Ve daha çok istiyorum. Gelen para ekolojik üreticilere, bütüne hizmet eden girişimlere, belki bir kısmı beni besleyen seyahatlere veya katılacağım çalışmaları düzenleyen kişilere gidecekken; eğer artarsa bunun da güzel şeylere akmak üzere bekleyeceğini bilirken (ki bekletmiyorum da, eskaza elimde bir şekilde para biriktiği an, hiçbir şey yapamasam darda olduğunu bildiğim arkadaşlarımdan birine borç veriyorum) nasıl olur da hâlâ çekingen kalırım bu konuda! Gelsin, daha çok kişiden, daha çok gelsin.

***

Daha yazacaklarım var ama yazının okunurluğunu önemsediğim için burada kesiyorum ve muhtemelen yarın-öbür gün devam ediyorum.


(Ki hemen ertesi öğlen ikinci yazıyı paylaştım: para - 2 )

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Belki bilmiyorusundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Hiçbir hakkı saklı değildir. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık iletmek istersen bana ulaşır mısın?

emreertegun@gmail.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yazıyla ilgili yorum yapmak için...