Sayfalar

27 Ekim 2015 Salı

"olan" ve "olması gereken"

Üniversitede iktisat okudum ben. Üç ya da dördüncü sınıfta, dersin birinde, pozitif iktisat ve normatif iktisat kavramlarını öğrenmiştim. Pozitif iktisat, olanı incelerken; normatif iktisat olması gerekene bakarmış.

Bu ayrım -şu an hatırlamadığım bir vesile ile- dün bir anda zihnimde yandı söndü, sonrasında ise böyle bir ayrım yapmanın günümüzdeki anlayışla ne kadar örtüştüğünü fark ediverdim. Bi' olan var, bi' de olması gereken, ve bunlar birbirinden tamamen farklı şeyler...

Peki acaba istediğimiz dönüşüm, olanı ve olması gerekeni keskin bir şekilde birbirinden ayırdığımız için gerçekleşmiyor olabilir mi? Hatta sadece birbirinden değil, kendimizden de ayırıyoruz, özellikle de olanı!

Şimdi şöyle oluyor (yani, galiba...): Hepimizin kafasında olmasını istediklerimiz, yani bir takım olması gerekenlerimiz var ve bunların çoğunda aslında ortaklaşıyoruz. Sanıyorum ki özünde hepimiz güvenli, huzurlu bir dünyada yaşamak istiyoruzdur. İyi beslenmek, sevdiğimiz etkinlikler ve insanlar için vakit ayırmak, keyifli zaman geçirmek vs. Bunları istemeyen var mıdır bilmiyorum ama varsa da kafaları karıştığı içindir. Daha doğrusu dünyanın mevcut hali bize bunları sağlamadığı için bunlara inanmaktan vazgeçmiş olabilirler diye düşünüyorum. Ama nihayetinde her benliğin ülküsü, kendini özgürce ifade edebilmekten, kendi olabilmekten başka bir şey değildir herhalde.

Eğer buraya kadar yazdıklarım benim uydurmam değilse, -kabaca- ortak olan olması gerekenimize doğru ilerleyebilmemiz gerekir. Zira hepimiz aynı şeyi istiyoruz. Ama olmuyor değil mi? Neden? Çünkü kapı gibi olan var karşımızda. Ölümler, zulümler, sıkıntılar, açlık, kötü beslenme, sıkıcı ve anlamsız hayatlar vs. Olan böyle olunca olması gereken bir türlü olamıyor değil mi?

Peki büyük çaplı olanı oluşturan şeyler neler? Tek tek hepimizin olanları. Yani biz kendi olanımızı değiştirdiğimiz takdirde büyük çaplı olanda da değişim gerçekleşebilir. Garantisi var mı? Galiba yok. Zira büyük çaplı olanın değişmesi için değişen küçük olanların sayısının artması gerekiyor. Ancak tersinin garantisi var. Küçük çaplı olanlar değişmediği sürece büyük çaplı olanın değişmeyeceği kesin.

Ayrıca "garantisi yok" dedim ama kendi tecrübelerimden ve gözlemlerimden yola çıkarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki bir kişinin olanının değişmesi öyle parlak bir ışık saçıyor ki etki alanı kocaman. Bu, değişen kişinin etki alanındaki birçok kişinin değişim-dönüşüm sürecine ciddi bir etki yapıyor ve böylece değişim, tahmin edebileceğimizden çok daha hızlı yayılıyor ve büyük çaplı olanımız, büyük çaplı olması gerekenimize hızla yaklaşıyor.

Örnek üstünden gitmek gerekirse... Şiddet dolu bir toplumda yaşadığımızı varsayalım. Şaka şaka, ne varsayması, şiddet dolu bir toplumda yaşıyoruz. Bu bir olgu, yani olan. Kime sorsan, olması gerekenin barış içinde yaşamamız olduğunu söyler. En savaş ve şiddet yanlılarının bile derinde bunu istediğine eminim. Mevcut güvensizliklerden, olanın değişmeyeceğine olan inançtan dolayı savaş ve şiddet yanlısı o insanlar (yani bence).

Peki hepimizin (hadi en azından "çok büyük bir kısmımızın" diyelim) olması gerekeni barış içinde yaşamakken olanımız neden buna evrilmiyor? Çünkü şiddet içimizde, her yerde. Öncelikle, büyük kısmımız kendimizle kavgalıyız. İstediğimiz hayatı yaşamak bir yana, yanından bile geçmiyoruz. Ne hayallerimiz var (olması gereken) ve neler yaşıyoruz (olan)? Kendimize nasıl davranıyoruz? Olan ne, olması gereken ne? Kendimizi seviyor muyuz? Olan ne, olması gereken ne? Bir adım dışarıya çıkalım; ailemizle, eşimizle-sevgilimizle, dostlarımızla olan ilişkilerimize bakalım. Bu ilişkilerde olan ne, olması gereken ne? Günümüzü nasıl geçiriyoruz, nelerle meşgulüz? Olan ne, olması gereken ne?

İşte bu olanlarla olması gerekenler birbirine yakınsamadıkça, istediğimiz dünya için daha çok bekleriz. Hayal ettiğimiz hayatı yaşamazken, kendimize bile sevgi, şefkat göstermezken ve çevremizdekilerle ilişkilerimiz büyük oranda sağlıksız iken, büyük çaplı olanla kavga ediyor olmak, onun kendi kendine değişmesini beklemek hiç gerçekçi gelmiyor bana.

Yapacağımız şey bence şundan ibaret: Olması gerekenimiz neyse o olacağız, o bizim olanımız haline gelecek. Değişimin kendisi olacak ve ışığımızı saçmaya başlayacağız. Barış mı istiyoruz, iç barışımızı sağlayacağız; bolluk mu istiyoruz, kendi bolluk bereketimize güvenecek, onun için güvenli alan oluşturacağız; aşk mı istiyoruz, aşk olacağız! Bunları yaptığımızda ve bir çığ gibi büyüdüğümüzde bir de bakacağız ki büyük çaplı olanımızla büyük çaplı olması gerekenimiz aynı oluvermiş. Yeter ki önce kendimize bakalım.

Sonra... Biz ermişiz muradımıza, başkaları çıksın kerevetine...

-----------------------------------------

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki... 

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:

Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yazıyla ilgili yorum yapmak için...