Her şey ne kadar ezber
Mesela
Üretmek, çalışmak hep iyi şeyler olarak anılırlar
Lakin
Ne üretmek
Ne için çalışmak
Neye hizmet etmek
Bunları soran çok azdır
Her şey ne kadar ezber
Başlangıçlar hep olumlu olarak
Bitişler ise
Üzülerek anılırlar
Halbuki
Ne başlıyor, nasıl başlıyor, neye hizmet ediyor
Peki ya ne bitiyor, neden bitiyor
Bütün bunları bilmeden
Başlangıçlara şakşakçılık
Bitişlere vahvahçılık
Bilmeden, etmeden
Cık cık cık
Farkında mısın
Neredeyse tüm tepkilerimiz, tüm düşüncelerimiz ezber
İkinci el insanlar olduk demiş ya hani
İşte aynen öyle
Gösteriyorlar bir şeyler
Ve uymamızı bekliyorlar
Biz de üstümüze düşeni yapıyor
Yüzlerini kara çıkarmıyoruz
Oyunuyoruz üstümüze düşen rolü
Şu kocaman piyeste
Gösterildiği gibi
Öğretildiği gibi
Ezberletildiği gibi
Arada birkaç aykırı çıkıyor karşımıza
Helal olsun falan diyoruz ama
Konfor alanlarımız o kadar konforlu geliyor ki
Bırakamıyoruz rahatımızı, konforumuzu
Çıkaramıyoruz pencereden dışarı başımızı
Korkuyoruz
Korkuyoruz
Ve korktukça
Daha da çok sarılıyoruz
Öğretilene, dayatılana, ezberletilene
Ve korktukça
Daha da çok uzaklaşıyoruz
Tam içimizdeki "esas ben"den
Ama bilin ki yeni dünya
Yani o güzel dünya
Hani mümkün olduğunu söylediğimiz başka bir dünya
Hani kalplerimizin bildiği daha güzel, çok daha güzel dünya
İşte o var ya
Konfor alanında zinhar değil
Uzaktan seyrederek ona ulaşamazsınız
O dünyanın oyuncusu ve yaratıcısı olmak istiyorsanız
Valla kusura bakmayın ama
O siyah popolarınızı kaldırıp azıcık yola düşmeniz gerekecek
Az gitmek uz gitmek dere tepe düz gitmek gerekecek
En başta kendi içine dalmak gerekecek
Bu hikayenin gerek şartı budur hocam
Yeter şartını henüz ben de bilmiyorum
Ama arıyorum
Kendimi arıyorum
Çok eskiden kaybettirilen
Daha doğrusu
Tam anlamıyla bulmama hiç fırsat verilmeyen
Doğuştan beri hükümsüz olan
Kendimi arıyorum
Kişi devinir demiştim ya bir keresinde
Tam da öyle
Ara ara bitmez
Durum statik değil çünkü
Dinamik
Hep değişiyor insan, hep
Değişmekle kalsa iyi
Hep gidilecek daha derin benler var benden içeru
Git allah git
Bitmez
Tunca'ya selam olsun
Jam için "never ending breakfast" demişti bir keresinde
Kendini arama süreci de öyle
Adeta hiç bitmeyen bir kahvaltı
Ezberleri aşmanın tek yolu ise
Bu sofrada daha fazla oturmak
Bıkmadan, usanmadan
Yorulsan bile
Devam ederek
Belki küçük bir aradan sonra
Ama hep devam
Hep devam...
-----------------------------------------
Blog yazarının notu:
Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki...
Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden!
Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:
Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?
Sayfalar
13 Nisan 2016 Çarşamba
12 Nisan 2016 Salı
Bugün bahar geldi!
Dedim ki bir saat kadar önce: "Bugün bahar geldi!" Birkaç gündür iyice hissediyordum ama bugün tam oldum sanki! Ne oldum, bilmiyorum.
Uzun zamandır hissetmediğim bir şükür haline girdim biraz önce. -Bilenler bilir- bizim evin önünde kendi yaptığımız bir köşk (platform) var. Gökyüzündeki son aydınlık kırıntıları yok olmadan -ama iyice de kararmışken- oraya oturdum, elimde tabağım yemeğimi yedim. İnce bir rüzgar esiyordu, hafif serin. Ama çok hafif; yani ben tişörtle oturabiliyordum, demek ki normal bir insan ince bir uzun kollu ile, bilemedin az kalın bir sweatshirtle falan oturabilirdi. Sağ üstte, artık yarım aya iyice yaklaşmış, hilalliğini kaybetmek üzere olan ay vardı. Zaten gözümün alabildiği her yer ağaç... Derken, varlığını bile unuttuğum bir arkadaş geldi: Bir ateş böceği! Çok heyecanlandım! Önce yanlış gördüm sandım ama bir baktım yanıp sönmeye, bana güzel görüntüler vermeye devam ediyor. Yarım dakika kadar oynayıp gitti. Ehh, daha sezon başı. Prova sayılır; buna şükür.
İşte o an döküldü ağzımdan "Bugün bahar geldi" cümlesi. (Ateş böcekleri bahardan ziyade yaz başı hayvanıdır aslında ve mantığım orada "yaz geldi" cümlesi söylemek gerektiği konusunda bıdıbıdı yapıyor lakin o an ağzımdan dökülen cümlecik başka bir yerimden döküldü demek, mantığımdan değil) Sonra kalakaldım orada. Zaman durdu sanki. Durmadı da anlamını tümüyle yitirdi. Belki de ilk kez, her şeyin tastamam olduğu duygusu bu kadar yoğun geldi, yerleşti içime.
Tam o sırada, yukarıda gördüğünüz cümlelerin bir kısmı, farklı hallerde kafamda dolanmaya başladı. Yazmak istedim. (Şükür! Yazamıyordum bir süredir.) Bir o kadar da oturup kalmak istedim. Cümleler, hissiyatım uçacak ve paylaşamayacağım diye korkarken, öte yandan o an'ı yaşamanın onu paylaşmaktan daha önemli olduğunun da bilincine vardım ve -neyse ki- biraz daha oturdum, iyice sindirdim ve öyle içeri girdim.
Mevsim olarak çoktan gelmiş olabilir ama bahar bana bugün geldi. Bugün, yeniden, "aşırı şükür" haline geçtim. Bugün, yeniden, olana güven duydum. Bugün, yeniden, huzur, tüm varlığıyla buldu beni.
Zaten bugün, kaç gündür ilk kez erken kalktım (buradayken geç kalkmak dediğim, 9 falan bu arada).
Zaten bugün, epeydir ilk kez iştahım yerindeydi.
Zaten bugün, epeydir ilk kez midemde hiç şişkinlik olmadı; hiç yanmadı.
Zaten bugün, epeydir ilk kez biraz yoga (güneşe selam) yaptım.
... ... ...
Bugün bir şeyler döndü benim için.
Bugün mevsim döndü, bugün mevsimim bahara döndü.
Bugün asıl, akşam üstü, uzun zaman sonra ilk kez bir şeyler yazdım. Bi' ara bi' an yazacağımı hissettim, koşarak bilgisayarın başına geldim. Açtım hemen! 10 sn. geçti, bilgisayar daha ne oldum demeden hop geri kapadım ve aldım defteri, çıktım bahçeye, oturdum az önce bahsi geçen köşkün yakınında duran masaya (yani onun önündeki sandalyeye) ve bir başladım ki tutabilene aşk olsun! Bir anda iki şiir(imsi) yazıverdim (biraz düzenleyebilirsem burada paylaşacağım tabii ki - ertesi günden not: bir tanesini yayımladım bile), ki hayatımın ilk 34 yılına sığdırdığım tek şiir(imsiy)i geçenlerde yazmış ve bu blogda paylaşmıştım. Yetmedi, üstüne bir de düz yazı bir şeyler yazdım (muhtemelen onu da paylaşırım).
İyi de -kendime aldığım notlar, bazen de mini günlükler hariç- ben hiç kağıt kalemle yazmıyorum ki bin yıldır! Yazdım işte. Yazdım da değil; yazıverdim. Geldi resmen kelimeler, cümleler; saldırdılar sanki bana ve o yoğunluktan sağ çıkmanın tek yolu bunları kağıda dökmekti; döktüm. Yani... Döküverdim. Dökülüverdiler.
Bugün kutlama günü oldu!
Zaten her şeyi kutlasak ya artık!
Hayatın zıtlıklardan ibaret olduğunu; yaşamı var edenin ölüm, birlikteliği var edenin ayrılık, iyiyi var edenin kötü, neşeyi var edenin keder olduğunu anlasak ya... Bütün bunları kabul etsek ve hepsini kutlasak ya artık. Bugün ayrılığı, yarın kederi, öbür gün ölümü...
Yaşamı kutlamanın tek yolu, onu bütünüyle ve her haliyle kabul etmek değil de ne!
Bugün bahar geldiyse ve bu kadar canlı hissediyorsam, kıştan yeni çıktığım için. Kış olmasaydı bahar neyi takip edip konuverecekti içime?
Hımmm?
----------------------------------
* Gelsin gelmesine ama geçen günkü yazımdan sonra fark ettim ki paylaşmış olduğum videolar, blog abonelerine giden e-postada görüntülenemiyor. Videoyu da izlemek isterseniz, bağlantıya tıklayıp bloga gelmeniz gerekiyor. Bilginize...
-----------------------------------------
Blog yazarının notu:
Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki...
Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:
Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?
Uzun zamandır hissetmediğim bir şükür haline girdim biraz önce. -Bilenler bilir- bizim evin önünde kendi yaptığımız bir köşk (platform) var. Gökyüzündeki son aydınlık kırıntıları yok olmadan -ama iyice de kararmışken- oraya oturdum, elimde tabağım yemeğimi yedim. İnce bir rüzgar esiyordu, hafif serin. Ama çok hafif; yani ben tişörtle oturabiliyordum, demek ki normal bir insan ince bir uzun kollu ile, bilemedin az kalın bir sweatshirtle falan oturabilirdi. Sağ üstte, artık yarım aya iyice yaklaşmış, hilalliğini kaybetmek üzere olan ay vardı. Zaten gözümün alabildiği her yer ağaç... Derken, varlığını bile unuttuğum bir arkadaş geldi: Bir ateş böceği! Çok heyecanlandım! Önce yanlış gördüm sandım ama bir baktım yanıp sönmeye, bana güzel görüntüler vermeye devam ediyor. Yarım dakika kadar oynayıp gitti. Ehh, daha sezon başı. Prova sayılır; buna şükür.
İşte o an döküldü ağzımdan "Bugün bahar geldi" cümlesi. (Ateş böcekleri bahardan ziyade yaz başı hayvanıdır aslında ve mantığım orada "yaz geldi" cümlesi söylemek gerektiği konusunda bıdıbıdı yapıyor lakin o an ağzımdan dökülen cümlecik başka bir yerimden döküldü demek, mantığımdan değil) Sonra kalakaldım orada. Zaman durdu sanki. Durmadı da anlamını tümüyle yitirdi. Belki de ilk kez, her şeyin tastamam olduğu duygusu bu kadar yoğun geldi, yerleşti içime.
Tam o sırada, yukarıda gördüğünüz cümlelerin bir kısmı, farklı hallerde kafamda dolanmaya başladı. Yazmak istedim. (Şükür! Yazamıyordum bir süredir.) Bir o kadar da oturup kalmak istedim. Cümleler, hissiyatım uçacak ve paylaşamayacağım diye korkarken, öte yandan o an'ı yaşamanın onu paylaşmaktan daha önemli olduğunun da bilincine vardım ve -neyse ki- biraz daha oturdum, iyice sindirdim ve öyle içeri girdim.
Mevsim olarak çoktan gelmiş olabilir ama bahar bana bugün geldi. Bugün, yeniden, "aşırı şükür" haline geçtim. Bugün, yeniden, olana güven duydum. Bugün, yeniden, huzur, tüm varlığıyla buldu beni.
Zaten bugün, kaç gündür ilk kez erken kalktım (buradayken geç kalkmak dediğim, 9 falan bu arada).
Zaten bugün, epeydir ilk kez iştahım yerindeydi.
![]() |
| iştah demişken, bugün kendime yapmış olduğum güzelliği de paylaşayım. |
Zaten bugün, epeydir ilk kez midemde hiç şişkinlik olmadı; hiç yanmadı.
Zaten bugün, epeydir ilk kez biraz yoga (güneşe selam) yaptım.
... ... ...
Bugün bir şeyler döndü benim için.
Bugün mevsim döndü, bugün mevsimim bahara döndü.
Bugün asıl, akşam üstü, uzun zaman sonra ilk kez bir şeyler yazdım. Bi' ara bi' an yazacağımı hissettim, koşarak bilgisayarın başına geldim. Açtım hemen! 10 sn. geçti, bilgisayar daha ne oldum demeden hop geri kapadım ve aldım defteri, çıktım bahçeye, oturdum az önce bahsi geçen köşkün yakınında duran masaya (yani onun önündeki sandalyeye) ve bir başladım ki tutabilene aşk olsun! Bir anda iki şiir(imsi) yazıverdim (biraz düzenleyebilirsem burada paylaşacağım tabii ki - ertesi günden not: bir tanesini yayımladım bile), ki hayatımın ilk 34 yılına sığdırdığım tek şiir(imsiy)i geçenlerde yazmış ve bu blogda paylaşmıştım. Yetmedi, üstüne bir de düz yazı bir şeyler yazdım (muhtemelen onu da paylaşırım).
İyi de -kendime aldığım notlar, bazen de mini günlükler hariç- ben hiç kağıt kalemle yazmıyorum ki bin yıldır! Yazdım işte. Yazdım da değil; yazıverdim. Geldi resmen kelimeler, cümleler; saldırdılar sanki bana ve o yoğunluktan sağ çıkmanın tek yolu bunları kağıda dökmekti; döktüm. Yani... Döküverdim. Dökülüverdiler.
Bugün kutlama günü oldu!
Zaten her şeyi kutlasak ya artık!
Hayatın zıtlıklardan ibaret olduğunu; yaşamı var edenin ölüm, birlikteliği var edenin ayrılık, iyiyi var edenin kötü, neşeyi var edenin keder olduğunu anlasak ya... Bütün bunları kabul etsek ve hepsini kutlasak ya artık. Bugün ayrılığı, yarın kederi, öbür gün ölümü...
Yaşamı kutlamanın tek yolu, onu bütünüyle ve her haliyle kabul etmek değil de ne!
Bugün bahar geldiyse ve bu kadar canlı hissediyorsam, kıştan yeni çıktığım için. Kış olmasaydı bahar neyi takip edip konuverecekti içime?
Hımmm?
----------------------------------
Madem bugün bahar, Oya-Bora'dan gelsin*!
* Gelsin gelmesine ama geçen günkü yazımdan sonra fark ettim ki paylaşmış olduğum videolar, blog abonelerine giden e-postada görüntülenemiyor. Videoyu da izlemek isterseniz, bağlantıya tıklayıp bloga gelmeniz gerekiyor. Bilginize...
-----------------------------------------
Blog yazarının notu:
Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki...
Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:
Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?
7 Nisan 2016 Perşembe
"Yeni"ye Doğru çıktıııı!!
"Yeni"ye Doğru doğdu sonunda! Hatta doğumun üstünden üç hafta geçti, neredeyse lohusalığım bitecek ancak ben yazmaya şimdi fırsat bulabiliyorum. Bir ay önce, kitap henüz matbaadayken son durumları yazmıştım, şimdi ise güncelleme yapma zamanı:
Kitap, 14 Mart'ta matbaadan çıktı. Ve çıkar çıkmaz, tıpkı önceki süreçte olduğu gibi, kocaman bir destek mekanizmasının içinde buldum kendimi. Ya da "bu mekanizmayı oluşturdum" diyelim. Kendi kendine olmuyor bu işler. İstemek, isteyebilmek çok ama çok önemli.
Laf istemeye gelince, -hiç adetim değildir ama- bir videoyu araya sıkıştırmak istedim: Amanda Palmer'ın "The Art of Asking - Sormanın Sanatı" videosunu izlemenizi coşkuyla ve ısrarla öneririm:
Tabii istemekle bitmiyor iş! "Karşılık alabilecek misin?" "Ne kadar alacaksın?" "Alamazsan ya da düşündüğünden, beklediğinden az alırsan nasıl hissedeceksin?" gibi deli sorular dolanıyor kafada. Benim isteme, alma/alamama süreçlerime hem kitapta hem de bu blogda muhtelif zamanlarda şahit oldunuz ve görünen o ki olmaya devam edeceksiniz. Acayip bir konu bu! Müthiş bir birlik duygusunu, kimi zaman da kırılganlığı getirip midenin ortasına yerleştiriveriyor. Anlatması güç. Yazmayı, anlatmayı ara ara deniyorum ama olanı ne kadar yansıtabildiğimden şüpheliyim.
Uzun zamandır yazmadığım için çok şey birikti zihnimde, ruhumda. Gördüğünüz gibi, konudan sapmaya son derece teşneyim, sayın seyirciler. Hadi konuya dönelim.
"Dakika bir, gol bir"! Kitabın basıldığı gün, kitabın süreçlerinde epey emeği geçen Özcan Özen'le (H2O Kitap) konuştum. Topkapı'daki matbaaya gidip kitabı teslim almak üzere organizasyon yapmaya çalışıyordum. Lakin Özcan demesin mi "Ben zaten o taraflara gidicem bugün, alıveririm senin kitapları." diye. Beni kocaman bir işten kurtardı ve gidip kitapları teslim aldı; sonra 360 tanesini, o sıralarda İstanbul'dan Çanakkale'ye gidecek olan İdil Ateşli'ye ulaştırdı.
İdil demişken... Ona öyle borçluyum ki hakkını nasıl ödeyeceğimi hiç bilmiyorum. Kitabın dizgisini yaptığı, son ayarlamaları birlikte yaptığımız günlerde beni evinde ağırladığı yetmezmiş gibi kitapları aldı ve önce hoop Çanakkale'ye götürdü, oradan da dağıta dağıta (Küçükkuyu, İzmir, Çandır, Antalya) Güney'e indi. Yetmedi, bu yolculukta beni İzmir'den aldı ve kitaplarla birlikte köye kadar getirdi. Neyse ki hiç olmazsa bir gün misafir edebildik onu. Yetmez ama güzel!
Birinci dakikada gol oldu olmasına ama aslında maç başlamadan önce, daha ben sormadan başkalarından bir sürü destek teklifi aldım. Eski dostlarımdan Ali, birlikte matbaaya gidip kitapları almayı teklif etmişti mesela. Daha ilginci, bir buçuk yıl önce permakültür eğitiminde tanıştığım ve bir daha da haberleşemediğim arkadaşım Yasemin, yurt dışında olduğunu ve arabasının evin önünde durduğunu, ihtiyacım varsa annesinden anahtarları alabileceğimi yazdı mesela. Bazen, gerçekten de topluluk tarafından fazla şımartılıyor gibi hissediyorum. Arabayı almadım ama taa nerelerden desteğe koşması, bunu teklif etmesi ne kadar da harika! Yine Deniz Beykont'un, ben daha İstanbul yolundayken arayıp "Senin için ne yapabilirim?" diye sorması ve daha niceleri...
Nerede kalmıştık...
Özcan, kitapların kalanını Altunizade'deki ofisine getirdi, akşam üstü gidip taşıyabileceğim kadarını sırtıma attım ve Kadıköy'ün yolunu tuttum. Gündüzden de bir çağrı yapmıştım, haydi spontan bir buluşma/kutlama/imza günü yapalım diye. Bir önceki gün gerçekleşen Ankara patlamasının gerginliğine ve yas halimize rağmen yaptık bunu. Rastgele oturmuş olduğumuz bir barda birkaç bira* eşliğinde kitapları dağıttım, her birini imzalaya(maya)rak. Zira bu imza işi bende o kadar eğreti durdu ki herkese küçük notlar yazıp altına ismimi yazmayı akıl ettim ama gerçek anlamda "imzalamayı" düşünemedim ((: Yani ilk günün kitapları tam anlamıyla imzalanmadılar aslında! Komik!
Sonraki günlerde, dağıtım tam gaz devam etti. Kitapları önce İstanbul'da - Kadıköy'de Naboo Kafe'ye, sonra Nefess Yoga'ya, Mutlu İnsan Mutfağı'na; sonra Beyoğlu Galata Şifahanesi ve Beşiktaş KafeNA'ya ulaştırdık. Kitabın ana deposu olan Evrim Tabur'un Yeldeğirmeni'ndeki evinden (ki kitapları H2O'dan alıp Evrim'in evine de başka bir dost ile, Barış Efe ile götürmüştük) Asil'cim ve Ömer ile Kadıköy iskeleye götürdük kitapları, oradan karşıya geçtim ve Ceylanla buluştum. Kitapların bir kısmını "ilginç" bir mini yolculuğun sonunda KafeNA'ya bırakırken bir kısmını Ceylan'ın evine götürdük.
Sonra kitapların Bursa'ya ulaşma hikayesi... Bursa'ya nasıl göndereceğimi düşünürken, hiç tanımadığım Emine'nin kitap hesabı üzerinden bana ulaşması ve akşamında eşi Yunus'un gelip kitapları benden alması ve ertesi gün Bursa'ya götürmesi, ilk fırsatta kitapları halama bırakmaları ve sonrasında babamın halamdan alması...
Kargo diye bir şey var kardeşim, neyin peşindeyiz biz? El cevap: Topluluğun, dayanışmanın, destekleşmenin güzelliğinin; kurumlara o kadar da ihtiyacımızın olmadığının anlaşılmasının peşindeyim, kendi adıma!
Ankara'ya gidiş ayrı hikaye! Ceylanlara götürmüş olduğumuz kitapları, başka bir dost (aslında yazılarım üzerinden bana ulaşan <hatta eşiyle birlikte Çandır'da bizi ziyaret bile eden> dostun eşinin abisi :)) ) ondan teslim aldı ve Ankara'ya götürdü ve Seda'ya ulaştırdı. Seda, hemen bir toplaşma organize etti ve isteyenlere kitabı ulaştırdı, o gün gelemeyenler için ise Mandala Yaşam Atölyesi'ne bıraktı bir miktar.
Kargo yerine tüm bu organizasyonlarla uğraşmanın gerçekten delilik olduğunu düşünüyorum ama çorbada daha da fazla kişinin tuzunun olması olayı öyle güzelleştiriyor ki!
Başka bir dost Ayşegül (yine yazılarım üzerinden bana ulaşanlardan) kitapları Eskişehir'e götürecekti ama ufak bir pürüz nedeniyle olduramadık. Kitaplar gider, gitmez, geç gider; hiç biri sorun değil de Ayşegül'ün bu duruma çok üzülmüş olması beni üzdü. Yoğunluğumdan ve zihinsel-ruhsal yorgunluğumdan dolayı yeterince teselli de edemedim kendisini. Azıcık sorumlu hissediyorum kendimi, bundan dolayı...
----------------------
Durumlar şimdilik böyle işte. Kitaplar -istediğimiz yerler arasından- şu an için sadece Eskişehir'e ulaşamadı. El atmak isteyen varsa buyursun lütfen ((:
Kitabın facebook sayfası ise burada. Her türlü bilgilendirmeyi, yeni dağıtım noktalarını ve diğer paylaşımları buradan yapıyorum.
Bu arada kitaba dair -benim bildiğim- üç tane yazı yazıldı şimdiye kadar: Birincisini Ceylan Yurdakuler Yeşil Gazete için (bağlantı içi buraya tıklayın); ikincisini Bora Eke kendi blogunda (işte burada), üçüncüsünü ise Burak Dindaroğlu goodreads adlı sitede (o da burada!) yazdı. Her üçü de çok çok keyifli yazılar olmuş. Büyük bir keyifle okudum.
Bu yazılar haricinde kitaba dair almış olduğum mektuplar, mesajlar vs. de var. Çok çok güzel tepkiler aldım şu an için. Bunları okumak büyük bir keyif. Belki bunlardan da bir şeyler paylaşırım önümüzdeki günlerde (tabii yazanlardan izin alarak). An itibariyle olumsuz şeyler içeren bir geri bildirim almadım ama -varsa- o tip duygu ve düşünceleri duymayı da çok ama çok isterim.
Bu arada Burcu, Council inzivası için bize gelen misafirlerimizin de desteğiyle bana şöyle bir doğum günü videosu hazırlamış. Tema "Yeni"ye Doğru olduğu için paylaşıyorum:
Mesajların yanı sıra, kitapta davet ettiğim üzere, okuyanlardan bana karşılık armağanı vermek isteyenlerle haberleşiyorum, kimisinden aldım bile. ((: Bunun bu şekilde olması da çok iyi hissettiriyor bana. Tam bir armağan ekonomisi uygulaması. Okuyucuyu, kitabı, herhangi bir karşılık vermeksizin alır, okur; sonrasında hissettiği karşılık armağanını yazara sunar, gönderir...
Son bir not: Dün ve önceki gün, dağıtım noktalarındaki arkadaşlarımla haberleştim de... Sandığımdan daha yavaş dağılıyor sanki. Yani belli bir beklentim yoktu gerçi ama duyduğum sayılar, tahmin edebileceğimden düşük. Bunu dert ediyor muyum? Pek sayılmaz. Lakin dünyadaki yeniye doğru dönüşümün bir örneği ve parçası olan bu kitabın daha büyük bir hızla ve daha geniş kitlelere ulaşmasını istiyorum aslında. Üstelik, okuyanlardan bu kadar güzel şeyler duydukça bunu daha da fazla istiyorum. Neyse aceleye de mahal yok. Her şeyin zamanı var. Kitap olayının güzel yanlarından biri de akmaması, kokmaması. ((: Ama siz siz olun, ulaşıp bi' okuyun bence. Ve beğendiğiniz, takdirde başkalarının okumasını da sağlarsanız, tadınızdan yenmez.
Velhasıl "Yeni"ye Doğru dolaşıma çıkmıştır ve okunmayı beklemektedir efendim! Kitabevlerinde, "dienar"'larda bulamazsınız. Topluluk dağıtım noktalarına veya -ihtiyaç halinde- bana ulaşınız.
Bitti.
Kitap, 14 Mart'ta matbaadan çıktı. Ve çıkar çıkmaz, tıpkı önceki süreçte olduğu gibi, kocaman bir destek mekanizmasının içinde buldum kendimi. Ya da "bu mekanizmayı oluşturdum" diyelim. Kendi kendine olmuyor bu işler. İstemek, isteyebilmek çok ama çok önemli.
Laf istemeye gelince, -hiç adetim değildir ama- bir videoyu araya sıkıştırmak istedim: Amanda Palmer'ın "The Art of Asking - Sormanın Sanatı" videosunu izlemenizi coşkuyla ve ısrarla öneririm:
Tabii istemekle bitmiyor iş! "Karşılık alabilecek misin?" "Ne kadar alacaksın?" "Alamazsan ya da düşündüğünden, beklediğinden az alırsan nasıl hissedeceksin?" gibi deli sorular dolanıyor kafada. Benim isteme, alma/alamama süreçlerime hem kitapta hem de bu blogda muhtelif zamanlarda şahit oldunuz ve görünen o ki olmaya devam edeceksiniz. Acayip bir konu bu! Müthiş bir birlik duygusunu, kimi zaman da kırılganlığı getirip midenin ortasına yerleştiriveriyor. Anlatması güç. Yazmayı, anlatmayı ara ara deniyorum ama olanı ne kadar yansıtabildiğimden şüpheliyim.
Uzun zamandır yazmadığım için çok şey birikti zihnimde, ruhumda. Gördüğünüz gibi, konudan sapmaya son derece teşneyim, sayın seyirciler. Hadi konuya dönelim.
"Dakika bir, gol bir"! Kitabın basıldığı gün, kitabın süreçlerinde epey emeği geçen Özcan Özen'le (H2O Kitap) konuştum. Topkapı'daki matbaaya gidip kitabı teslim almak üzere organizasyon yapmaya çalışıyordum. Lakin Özcan demesin mi "Ben zaten o taraflara gidicem bugün, alıveririm senin kitapları." diye. Beni kocaman bir işten kurtardı ve gidip kitapları teslim aldı; sonra 360 tanesini, o sıralarda İstanbul'dan Çanakkale'ye gidecek olan İdil Ateşli'ye ulaştırdı.
İdil demişken... Ona öyle borçluyum ki hakkını nasıl ödeyeceğimi hiç bilmiyorum. Kitabın dizgisini yaptığı, son ayarlamaları birlikte yaptığımız günlerde beni evinde ağırladığı yetmezmiş gibi kitapları aldı ve önce hoop Çanakkale'ye götürdü, oradan da dağıta dağıta (Küçükkuyu, İzmir, Çandır, Antalya) Güney'e indi. Yetmedi, bu yolculukta beni İzmir'den aldı ve kitaplarla birlikte köye kadar getirdi. Neyse ki hiç olmazsa bir gün misafir edebildik onu. Yetmez ama güzel!
Birinci dakikada gol oldu olmasına ama aslında maç başlamadan önce, daha ben sormadan başkalarından bir sürü destek teklifi aldım. Eski dostlarımdan Ali, birlikte matbaaya gidip kitapları almayı teklif etmişti mesela. Daha ilginci, bir buçuk yıl önce permakültür eğitiminde tanıştığım ve bir daha da haberleşemediğim arkadaşım Yasemin, yurt dışında olduğunu ve arabasının evin önünde durduğunu, ihtiyacım varsa annesinden anahtarları alabileceğimi yazdı mesela. Bazen, gerçekten de topluluk tarafından fazla şımartılıyor gibi hissediyorum. Arabayı almadım ama taa nerelerden desteğe koşması, bunu teklif etmesi ne kadar da harika! Yine Deniz Beykont'un, ben daha İstanbul yolundayken arayıp "Senin için ne yapabilirim?" diye sorması ve daha niceleri...
Nerede kalmıştık...
Özcan, kitapların kalanını Altunizade'deki ofisine getirdi, akşam üstü gidip taşıyabileceğim kadarını sırtıma attım ve Kadıköy'ün yolunu tuttum. Gündüzden de bir çağrı yapmıştım, haydi spontan bir buluşma/kutlama/imza günü yapalım diye. Bir önceki gün gerçekleşen Ankara patlamasının gerginliğine ve yas halimize rağmen yaptık bunu. Rastgele oturmuş olduğumuz bir barda birkaç bira* eşliğinde kitapları dağıttım, her birini imzalaya(maya)rak. Zira bu imza işi bende o kadar eğreti durdu ki herkese küçük notlar yazıp altına ismimi yazmayı akıl ettim ama gerçek anlamda "imzalamayı" düşünemedim ((: Yani ilk günün kitapları tam anlamıyla imzalanmadılar aslında! Komik!
![]() |
| birinci gelenksel spontan imza gününden... |
Sonraki günlerde, dağıtım tam gaz devam etti. Kitapları önce İstanbul'da - Kadıköy'de Naboo Kafe'ye, sonra Nefess Yoga'ya, Mutlu İnsan Mutfağı'na; sonra Beyoğlu Galata Şifahanesi ve Beşiktaş KafeNA'ya ulaştırdık. Kitabın ana deposu olan Evrim Tabur'un Yeldeğirmeni'ndeki evinden (ki kitapları H2O'dan alıp Evrim'in evine de başka bir dost ile, Barış Efe ile götürmüştük) Asil'cim ve Ömer ile Kadıköy iskeleye götürdük kitapları, oradan karşıya geçtim ve Ceylanla buluştum. Kitapların bir kısmını "ilginç" bir mini yolculuğun sonunda KafeNA'ya bırakırken bir kısmını Ceylan'ın evine götürdük.
Sonra kitapların Bursa'ya ulaşma hikayesi... Bursa'ya nasıl göndereceğimi düşünürken, hiç tanımadığım Emine'nin kitap hesabı üzerinden bana ulaşması ve akşamında eşi Yunus'un gelip kitapları benden alması ve ertesi gün Bursa'ya götürmesi, ilk fırsatta kitapları halama bırakmaları ve sonrasında babamın halamdan alması...
Kargo diye bir şey var kardeşim, neyin peşindeyiz biz? El cevap: Topluluğun, dayanışmanın, destekleşmenin güzelliğinin; kurumlara o kadar da ihtiyacımızın olmadığının anlaşılmasının peşindeyim, kendi adıma!
Ankara'ya gidiş ayrı hikaye! Ceylanlara götürmüş olduğumuz kitapları, başka bir dost (aslında yazılarım üzerinden bana ulaşan <hatta eşiyle birlikte Çandır'da bizi ziyaret bile eden> dostun eşinin abisi :)) ) ondan teslim aldı ve Ankara'ya götürdü ve Seda'ya ulaştırdı. Seda, hemen bir toplaşma organize etti ve isteyenlere kitabı ulaştırdı, o gün gelemeyenler için ise Mandala Yaşam Atölyesi'ne bıraktı bir miktar.
Kargo yerine tüm bu organizasyonlarla uğraşmanın gerçekten delilik olduğunu düşünüyorum ama çorbada daha da fazla kişinin tuzunun olması olayı öyle güzelleştiriyor ki!
Başka bir dost Ayşegül (yine yazılarım üzerinden bana ulaşanlardan) kitapları Eskişehir'e götürecekti ama ufak bir pürüz nedeniyle olduramadık. Kitaplar gider, gitmez, geç gider; hiç biri sorun değil de Ayşegül'ün bu duruma çok üzülmüş olması beni üzdü. Yoğunluğumdan ve zihinsel-ruhsal yorgunluğumdan dolayı yeterince teselli de edemedim kendisini. Azıcık sorumlu hissediyorum kendimi, bundan dolayı...
----------------------
Durumlar şimdilik böyle işte. Kitaplar -istediğimiz yerler arasından- şu an için sadece Eskişehir'e ulaşamadı. El atmak isteyen varsa buyursun lütfen ((:
Kitabın facebook sayfası ise burada. Her türlü bilgilendirmeyi, yeni dağıtım noktalarını ve diğer paylaşımları buradan yapıyorum.
Bu arada kitaba dair -benim bildiğim- üç tane yazı yazıldı şimdiye kadar: Birincisini Ceylan Yurdakuler Yeşil Gazete için (bağlantı içi buraya tıklayın); ikincisini Bora Eke kendi blogunda (işte burada), üçüncüsünü ise Burak Dindaroğlu goodreads adlı sitede (o da burada!) yazdı. Her üçü de çok çok keyifli yazılar olmuş. Büyük bir keyifle okudum.
Bu yazılar haricinde kitaba dair almış olduğum mektuplar, mesajlar vs. de var. Çok çok güzel tepkiler aldım şu an için. Bunları okumak büyük bir keyif. Belki bunlardan da bir şeyler paylaşırım önümüzdeki günlerde (tabii yazanlardan izin alarak). An itibariyle olumsuz şeyler içeren bir geri bildirim almadım ama -varsa- o tip duygu ve düşünceleri duymayı da çok ama çok isterim.
Bu arada Burcu, Council inzivası için bize gelen misafirlerimizin de desteğiyle bana şöyle bir doğum günü videosu hazırlamış. Tema "Yeni"ye Doğru olduğu için paylaşıyorum:
Mesajların yanı sıra, kitapta davet ettiğim üzere, okuyanlardan bana karşılık armağanı vermek isteyenlerle haberleşiyorum, kimisinden aldım bile. ((: Bunun bu şekilde olması da çok iyi hissettiriyor bana. Tam bir armağan ekonomisi uygulaması. Okuyucuyu, kitabı, herhangi bir karşılık vermeksizin alır, okur; sonrasında hissettiği karşılık armağanını yazara sunar, gönderir...
Son bir not: Dün ve önceki gün, dağıtım noktalarındaki arkadaşlarımla haberleştim de... Sandığımdan daha yavaş dağılıyor sanki. Yani belli bir beklentim yoktu gerçi ama duyduğum sayılar, tahmin edebileceğimden düşük. Bunu dert ediyor muyum? Pek sayılmaz. Lakin dünyadaki yeniye doğru dönüşümün bir örneği ve parçası olan bu kitabın daha büyük bir hızla ve daha geniş kitlelere ulaşmasını istiyorum aslında. Üstelik, okuyanlardan bu kadar güzel şeyler duydukça bunu daha da fazla istiyorum. Neyse aceleye de mahal yok. Her şeyin zamanı var. Kitap olayının güzel yanlarından biri de akmaması, kokmaması. ((: Ama siz siz olun, ulaşıp bi' okuyun bence. Ve beğendiğiniz, takdirde başkalarının okumasını da sağlarsanız, tadınızdan yenmez.
Velhasıl "Yeni"ye Doğru dolaşıma çıkmıştır ve okunmayı beklemektedir efendim! Kitabevlerinde, "dienar"'larda bulamazsınız. Topluluk dağıtım noktalarına veya -ihtiyaç halinde- bana ulaşınız.
Bitti.
![]() |
| Bu da canım Neslihan Ilgar'ın harika hediyesi! |
28 Mart 2016 Pazartesi
"Farkındalığın Işığı"ndan - J. Krishnamurti
Bir Krishnamurti notlarıyla daha karşınızdayım.
Bu sefer farklı bir kitaptan, "Farkındalığın Işığı"ndan...
Bu sefer farklı bir kitaptan, "Farkındalığın Işığı"ndan...
------------------------------------------
- (...) zamanla insanın tüm yaşamı kasetlerle yönetilir hale gelir. Ve kişi robotlaşır. (Sunuş kısmından - Nil Gün)
- Koşullanmış beyinlerle topluma uyum sağlayabiliriz ama yaşama asla! Özdoğamız yaşamın ta kendisidir. Kabul görmek, onaylanmak uğruna kendimize yabancılaşmayı mı seçiyoruz; yoksa -öz doğamızı ifade ederek- yaşamın yaratıcılığına katkıda bulunmayı ve kendimizi tanımayı mı? (Sunuş kısmından - Nil Gün)
- Niçin zeka, yazmak, düşünmek, icatlar ve keşifler bu kadar önem kazandı? Neden şefkat, ilgi, sevgi, yakınlık düşünceden daha önemsiz?
- Çoğumuz ikinci el insanlar haline geldik. Okuyoruz, üniversiteye gidiyoruz, bilgi biriktiriyoruz. (...) Orijinal hiçbir şey yok. Yalnızca tekrar ediyoruz.
- Karınız çocuk doğuruyor; siz sabahtan akşama, yıllarca, emekli olana kadar çalışıyorsunuz. Ve buna yaşamak diyorsunuz.
- Hiç; kimseye; özgürce, açıkça, hiçbir söz, hiçbir imaj olmaksızın baktınız mı?
- Sabahtan akaşam kadar meşgul olan bir zihin, bir şeyi nasıl gözlemleyebilir?
- Eğer insan denilen kitabı okumayı bilirseniz, başka kitaplar okumaya gerek duymazsınız.
- Düzensiz bir zihin, mutlak bir düzen içinde olan bu evreni nasıl algılayabilir?
- (...) kendimizi unuttuğumuz anlarda güzelliği görebiliriz. Güzelliğin özü "ben"in yokluğudur. Meditasyonun özüne de "ben"i unutmakla varılır.
- Dinsel zihin tüm bağımlılıklardan, tüm kavramlardan, tüm inançlardan bütünüyle özgür olan zihindir. Yalnızca olanla uğraşır, olması gerekenle değil.
- Zihinlerimiz hiç boş kalmaksızın sürekli meşguldür. Ve boşluk gereklidir. (...) Boşluk, içinde yoğun enerji barındıran sessizliktir.
- Nedensiz olan evrenin düzenini anlamak için nedeni olmayan bir günlük yaşam sürdürmemiz mümkün müdür? İşte bu, en büyük düzendir. Yaratıcı enerji bu düzenden çıkar. Meditasyon, yaratıcı enerjiyi özgür bırakmaktır.
- Kişi soruna nasıl yaklaşır? Soruna nasıl yaklaştığımız sorunun kendisinden daha önemlidir. "Yaklaşmak" sözcüğü, mümkün olduğunca yakına gelmek (...) anlamına gelir.
- Kişi bir amaç olmaksızın soruna yaklaştığında, yanıtın sorunda olduğunu görür.
- Ağaca ağaç olarak değil, isim koyarak baktığınızda, artık ağacı ağaç olarak görmezsiniz. (...) Hiçbir sözcük olmadan bakabilir misiniz?
- Sevgi, kimseden bir şey talep etmemektir.
- Gerçeği kabul etmediğimizde, gerçeğin tam zıddı olan ideale sığınırız. İşte o zaman çatışma kaçınılmaz olur.
- Taklit, topluma uymak, itaat etmek, boyun eğmek de şiddet biçimleridir. Çünkü hepsinde, göründüğünüz gibi olmamak vardır; yani "olması gereken" vardır, "olan" değil.
- Önyargılarla dolu olduğumuz sürece, sonucun ne olacağına baştan karar verdiğimiz sürece, geçmişteki deneyimlerimize takılıp kaldığımız sürece; gözlemlememiz imkansızdır.
- Sadece "olan"ın olduğu bilinç düzeyine ulaştığımızda dualite yoktur.
- "Olan"la baş edemediğiniz için "olması gereken"e sığınıyorsunuz.
- İyi demek; tümüyle dürüst olmak, yani bir gelenek ya da modaya göre değil, onurla ve kendi zekasıyla davranması demek. İyi olmak, aynı zamanda bölünmüş değil, bütün olmak demek.
- Koşullanmışız, o yüzden özgür değiliz. Kavramlarla, fikirlerle, ideallerle, önyargılarla yaşadığımız sürece beyinlerimiz özgür olamaz.
- Gözlem, bir karşı çıkış değildir. Gözlem, analiz de değildir. Gözlem, ideolojik ve bireysel bakış açımın çarpıtması olmaksızın, net olarak olduğu gibi görebilmektir.
- Bilinciniz, binlerce yıllık düşüncenin ürünü.
- Beyinde bellek olarak depolanan deneyim birikimi, bilgidir. Düşünce, bu bilginin reaksiyonudur.
- Düşünce daima bölücü, ayırıcıdır, parça halindedir. (...) Düşüncenin daima bölücü olması bellekten kaynaklanmasındandır. Tüm hareketlerimiz düşünceden kaynaklanır, bu yüzden tüm hareketlerimiz sınırlı, bölünmüş, eksiktir. Asla bütünsel olamaz.
- Düşünce, güven arayışı içinde; milletler, mezhepler ayrımını yaratır. Savaşları yaratan, bu güven arayışıdır.
- Kişi, yaşamı boyunca (...) bilgive deneyim biriktiriyor, birikim önem kazandıkça kişinin ona bağımlılığı artıyor.
- İnançlarla dolu bir zihin, sağlıksız bir zihindir.
- Beyinlerimiz mekaniktir, çünkü tekrara dayanır, asla özgür değildir. (...) aynı alanın içinde bir köşeden öteki köşeye gittiğinde özgür olduğunu sanır, bu köşe kapmacaya "seçim" der ve bu seçimin özgürlük olduğunu düşünür. Kişinin beyni geleneklerle, eğitimsel koşullanmayla, şekilcilikle, topluma uyum sağlama yoluyla mekanik hale gelmiştir.
- Eğer sevginin bir nedeni varsa, o, sevgi değildir.
- Kıyas bir ölçüm. Ölçümün olduğu yerde adalet olamaz.
- İyilik, kötünün zıddı değildir. Zıddı olan her şeyin kökü zıddındadır.
- Özgürlük (...) yaşamın tümünü kapsar ve bir nedeni yoktur.
- Gözlem, bir karşı çıkış değildir. Gözlem, analiz de değildir. Gözlem, ideolojik ve bireysel bakış açımın çarpıtması olmaksızın, net olarak olduğu gibi görebilmektir.
- Bilinciniz, binlerce yıllık düşüncenin ürünü.
- Beyinde bellek olarak depolanan deneyim birikimi, bilgidir. Düşünce, bu bilginin reaksiyonudur.
- Düşünce daima bölücü, ayırıcıdır, parça halindedir. (...) Düşüncenin daima bölücü olması bellekten kaynaklanmasındandır. Tüm hareketlerimiz düşünceden kaynaklanır, bu yüzden tüm hareketlerimiz sınırlı, bölünmüş, eksiktir. Asla bütünsel olamaz.
- Düşünce, güven arayışı içinde; milletler, mezhepler ayrımını yaratır. Savaşları yaratan, bu güven arayışıdır.
- Kişi, yaşamı boyunca (...) bilgive deneyim biriktiriyor, birikim önem kazandıkça kişinin ona bağımlılığı artıyor.
- İnançlarla dolu bir zihin, sağlıksız bir zihindir.
- Beyinlerimiz mekaniktir, çünkü tekrara dayanır, asla özgür değildir. (...) aynı alanın içinde bir köşeden öteki köşeye gittiğinde özgür olduğunu sanır, bu köşe kapmacaya "seçim" der ve bu seçimin özgürlük olduğunu düşünür. Kişinin beyni geleneklerle, eğitimsel koşullanmayla, şekilcilikle, topluma uyum sağlama yoluyla mekanik hale gelmiştir.
- Eğer sevginin bir nedeni varsa, o, sevgi değildir.
- Kıyas bir ölçüm. Ölçümün olduğu yerde adalet olamaz.
- İyilik, kötünün zıddı değildir. Zıddı olan her şeyin kökü zıddındadır.
- Özgürlük (...) yaşamın tümünü kapsar ve bir nedeni yoktur.
"İlişki Üzerine"den - J. Krishnamurti
"İlişki Üzerine", okuduğum ilk Jiddu Krishnamurti kitabıydı* (Eylül 2014'te) ve beni derinden etkilemişti. Sonradan okuduğum kitaplarında da hayata ve kendime dair önemli şeyler buldum. Bir süre sonra biraz kendini tekrar ediyor gibi gelmeye başladı gerçi ama bilemiyorum.
Dün; eski defterleri karıştırırken, bu kitaptan defterime yazmış olduğum notları gördüm ve hala paylaşmamış olduğumu fark ettim. Bugüne kısmetmiş...
Kitabın farklı yerlerinden alıntılar yazacağım için, her cümleyi kendi içinde değerlendirmenizi öneririm. Yani bir üstteki cümleyle çoğunlukla bağlantı kuramayabilirsiniz. Ayrıca her birine yüzde yüz katılıyor değilim ama hepsini dikkate değer buluyorum.
* Bildiğim kadarıyla, Krishnamurti'nin hususi oturup yazmış olduğu bir kitabı yok. Piyasadaki tüm kitapları, konuşmalarından yapılan alıntılardan ibaret.
------------------------------------------
- Gerçeği kavramaktan bizi alıkoyan nedir? Kavrayamıyoruz; çünkü kendimiz, korkularımız, ideallerimiz, inançlarımız, umutlarımız, geleneklerimiz vb. örtü görevi görüyor.
- Açgözlülük sürecini bütünüyle anlamadan; yalnızca kibarlık, cömertlik tohumları ekmek, cehaleti ve zalimliği sürdürmek demektir.
- Herkes güç arayışındadır; bu arayış sırasında da güce, askeriyeye, endüstriye, ekonomiye vb. dayanan bir toplum oluşturulacaktır; bu da şaşırtıcı değildir.
- Kendinin bilgisi, bilgeliğin başlangıcıdır. (...) yakından başlayıp her sözünüzü, her mimiğinizi, her yürüyüşünüzü, yemek yiyişinizi, davranış biçiminizi araştırmalısınız; yargılamadan, her şeyin farkında olmalısınız.
- Kurtuluş bir son değildir. Kurtuluş; zihin özgürleştirildiğinde değil, özgür olduğunda, neyin ne olduğunu an'dan an'a anlamaktır.
- (...) her sorun yepyeni bir sorundur ve eskisine yaklaşıldığı gibi yaklaşılamaz.
- Koşullanmış bir zihin hakikati keşfedemez.
- Düşüncemiz geçmişe, başka bir deyişle koşullanmamıza dayanıyorsa, ne düşünürsek düşünelim, bu yalnızca bir tepkidir (reaction) ve daha çok çatışmaya neden olur.
- Kendinin bilgisi kesinlikle yalnızca belli bir düşünme türünü öğrenme değildir. Kendinin bilgisi; fikirlere, inanca ya da sonuca dayanmaz. Yaşayan bir şey olmalıdır, yoksa kendinin bilgisi olmaktan çıkıp yalnızca bilgi olur.
- (İlişkinin) nasıl olması gerektiğine ilişkin bir fikir ya da ön yargı yüklememiz, "olan"ın ortaya çıkışını, açılışını kesinlikle önler. Bizim yaşadığımız zorluk budur; ilişkinin nasıl olması gerektiğine ilişkin kararımız çoktan verilmiştir.
- Kendinin bilgisi bilgeliğin başlangıcıdır, çünkü dünya sizsiniz, dünyadan ayrı değilsiniz. Kendinizi anlamadan bir çözüm aramak kesinlikle yararsızdır, bu yalnızca bir kaçıştır.
- Fikir, geçmişin şimdiye yanıtıdır.
- Barış sözcüğü barış değildir. Barış, ancak siz ve başkası arasındaki karmaşa bittiğinde olabilir.
- Sorunun yanıtını aramak, yalnızca sorunu daha da yoğunlaştırır. Yanıt ondan uzakta değil, sorunun içindedir.
- Bir uzmana, ideolojiye ya da yeni bir lidere umut bağlanmamalıdır. Umut sizsiniz.
- Biri bildiğini söylediği anda bilmiyordur. Hakikat bilinmez. Bilinen, geçmişe aittir; zaten ölmüştür.
- Düşünce arzuya karışmadığı sürece, arzu bir süre sonra biter. Güzel bir ev görüp çok hoş olduğunu söyleyebilirim. (...) Ama düşünce "O eve sahip olup içinde yaşamak ne güzel olurdu." dediği anda bütün sorun başlar. (...) arzu hiçbir zaman yanlış değildir ama düşünce arzuya karıştığında sorun yaratır.
- "Olması gereken"le "olan" arasındaki ayrım, yaşamla ilgilenmenin en aldatıcı yoludur.
- Kıskançlık tohumları; ölçmeyle, karşılaştırmayla daha çocukken ekilir.
- "Olan"la çatışma olmadığında, "olan"a karşı konulmadığında, eksiksiz bir dönüşümün gerçekleşeceği (...)
- İkimiz birlikte bir ideale, bir noktaya doğru ilerliyorsak, bu bir ilişki midir? Herkes soyutlanmışken ilişki olabilir mi?
İkimizin de katıldığı bir fikir, bir formül, bir kalıp, bir amaç, bir ilke, bir ütopya; ama ilişki var mıdır?
- Gerçek, bilmediğimdir. Hepsi bu. Bu size öğrenme becerisi verir ve öğrenmede istikrar vardır. İstikrar, "öğrendim"de değil, "öğreniyorum"da yatar. (...) Bu, zihni bütünüyle yükten kurtarır. Özgürlük de budur; bilmeme özgürlüğü.
- Bilgelik yalnızca bilgi anlaşıldığında ve bilinenden özgür kalındığında ortaya çıkar.
- (...) siz neyseniz bir başkası da odur; siz dünyasınız, dünya sizsiniz; ikisi birbirinden ayrı değildir. Sizin yarattığınız toplum sizsiniz. Bu toplum; çirkinlik, zalimlik, savurganlık, kirlilik, olup biten her şey sizin günlük etkinliklerinizin sonucudur. Dolayısıyla siz toplumsunuz, siz dünyasınız, dünya sizsiniz.
- Öğrenme sürekli bir harekettir. Hiçbir zaman biriktirme olmaması için öğrenmede sürekli bir hareket vardır. Çünkü biriktirilen "ben"dir, sizi ayıran "ben"dir, dolayısıyla çatışma vardır. "Ben" olan yerde çatışma zorunludur, çünkü bölünmenin tam göbeğinde yatan budur.
- İlişkimiz tekdüzeliğe ve bilgiye dayandığında mekanikleşir. Bilinenden özgürleştiğinde ilişki bütünüyle değişir.
- (...) bizler olgularla ilgileniyoruz, hiçbir yere götürmeyecek idealleştirici soyutlamalarla değil.
- Sevgi, ancak insanın kendinde, yaptığı işle tam bir uyum içinde olduğu zaman ortaya çıkar; böylece iç ile dış arasında çatışma yaşanmaz.
- Sorunları çözebilecek olan, yalnızca sorunlardan özgür bir beyindir.
- Düşünce her zaman böler, her zaman imge yaratır; siz ve başkası.
- "Olan" olgudur, "olması gereken" olgu değildir. Öyleyse olgu olmayanı, ideali, "olması gereken"i bir yana bırakıp yalnızca "olan"la ilgilenebilir miyiz?
Dün; eski defterleri karıştırırken, bu kitaptan defterime yazmış olduğum notları gördüm ve hala paylaşmamış olduğumu fark ettim. Bugüne kısmetmiş...
Kitabın farklı yerlerinden alıntılar yazacağım için, her cümleyi kendi içinde değerlendirmenizi öneririm. Yani bir üstteki cümleyle çoğunlukla bağlantı kuramayabilirsiniz. Ayrıca her birine yüzde yüz katılıyor değilim ama hepsini dikkate değer buluyorum.
* Bildiğim kadarıyla, Krishnamurti'nin hususi oturup yazmış olduğu bir kitabı yok. Piyasadaki tüm kitapları, konuşmalarından yapılan alıntılardan ibaret.
------------------------------------------
- Gerçeği kavramaktan bizi alıkoyan nedir? Kavrayamıyoruz; çünkü kendimiz, korkularımız, ideallerimiz, inançlarımız, umutlarımız, geleneklerimiz vb. örtü görevi görüyor.
- Açgözlülük sürecini bütünüyle anlamadan; yalnızca kibarlık, cömertlik tohumları ekmek, cehaleti ve zalimliği sürdürmek demektir.
- Herkes güç arayışındadır; bu arayış sırasında da güce, askeriyeye, endüstriye, ekonomiye vb. dayanan bir toplum oluşturulacaktır; bu da şaşırtıcı değildir.
- Kendinin bilgisi, bilgeliğin başlangıcıdır. (...) yakından başlayıp her sözünüzü, her mimiğinizi, her yürüyüşünüzü, yemek yiyişinizi, davranış biçiminizi araştırmalısınız; yargılamadan, her şeyin farkında olmalısınız.
- Kurtuluş bir son değildir. Kurtuluş; zihin özgürleştirildiğinde değil, özgür olduğunda, neyin ne olduğunu an'dan an'a anlamaktır.
- (...) her sorun yepyeni bir sorundur ve eskisine yaklaşıldığı gibi yaklaşılamaz.
- Koşullanmış bir zihin hakikati keşfedemez.
- Düşüncemiz geçmişe, başka bir deyişle koşullanmamıza dayanıyorsa, ne düşünürsek düşünelim, bu yalnızca bir tepkidir (reaction) ve daha çok çatışmaya neden olur.
- Kendinin bilgisi kesinlikle yalnızca belli bir düşünme türünü öğrenme değildir. Kendinin bilgisi; fikirlere, inanca ya da sonuca dayanmaz. Yaşayan bir şey olmalıdır, yoksa kendinin bilgisi olmaktan çıkıp yalnızca bilgi olur.
- (İlişkinin) nasıl olması gerektiğine ilişkin bir fikir ya da ön yargı yüklememiz, "olan"ın ortaya çıkışını, açılışını kesinlikle önler. Bizim yaşadığımız zorluk budur; ilişkinin nasıl olması gerektiğine ilişkin kararımız çoktan verilmiştir.
- Kendinin bilgisi bilgeliğin başlangıcıdır, çünkü dünya sizsiniz, dünyadan ayrı değilsiniz. Kendinizi anlamadan bir çözüm aramak kesinlikle yararsızdır, bu yalnızca bir kaçıştır.
- Fikir, geçmişin şimdiye yanıtıdır.
- Barış sözcüğü barış değildir. Barış, ancak siz ve başkası arasındaki karmaşa bittiğinde olabilir.
- Sorunun yanıtını aramak, yalnızca sorunu daha da yoğunlaştırır. Yanıt ondan uzakta değil, sorunun içindedir.
- Bir uzmana, ideolojiye ya da yeni bir lidere umut bağlanmamalıdır. Umut sizsiniz.
- Biri bildiğini söylediği anda bilmiyordur. Hakikat bilinmez. Bilinen, geçmişe aittir; zaten ölmüştür.
- Düşünce arzuya karışmadığı sürece, arzu bir süre sonra biter. Güzel bir ev görüp çok hoş olduğunu söyleyebilirim. (...) Ama düşünce "O eve sahip olup içinde yaşamak ne güzel olurdu." dediği anda bütün sorun başlar. (...) arzu hiçbir zaman yanlış değildir ama düşünce arzuya karıştığında sorun yaratır.
- "Olması gereken"le "olan" arasındaki ayrım, yaşamla ilgilenmenin en aldatıcı yoludur.
- Kıskançlık tohumları; ölçmeyle, karşılaştırmayla daha çocukken ekilir.
- "Olan"la çatışma olmadığında, "olan"a karşı konulmadığında, eksiksiz bir dönüşümün gerçekleşeceği (...)
- İkimiz birlikte bir ideale, bir noktaya doğru ilerliyorsak, bu bir ilişki midir? Herkes soyutlanmışken ilişki olabilir mi?
İkimizin de katıldığı bir fikir, bir formül, bir kalıp, bir amaç, bir ilke, bir ütopya; ama ilişki var mıdır?
- Gerçek, bilmediğimdir. Hepsi bu. Bu size öğrenme becerisi verir ve öğrenmede istikrar vardır. İstikrar, "öğrendim"de değil, "öğreniyorum"da yatar. (...) Bu, zihni bütünüyle yükten kurtarır. Özgürlük de budur; bilmeme özgürlüğü.
- Bilgelik yalnızca bilgi anlaşıldığında ve bilinenden özgür kalındığında ortaya çıkar.
- (...) siz neyseniz bir başkası da odur; siz dünyasınız, dünya sizsiniz; ikisi birbirinden ayrı değildir. Sizin yarattığınız toplum sizsiniz. Bu toplum; çirkinlik, zalimlik, savurganlık, kirlilik, olup biten her şey sizin günlük etkinliklerinizin sonucudur. Dolayısıyla siz toplumsunuz, siz dünyasınız, dünya sizsiniz.
- Öğrenme sürekli bir harekettir. Hiçbir zaman biriktirme olmaması için öğrenmede sürekli bir hareket vardır. Çünkü biriktirilen "ben"dir, sizi ayıran "ben"dir, dolayısıyla çatışma vardır. "Ben" olan yerde çatışma zorunludur, çünkü bölünmenin tam göbeğinde yatan budur.
- İlişkimiz tekdüzeliğe ve bilgiye dayandığında mekanikleşir. Bilinenden özgürleştiğinde ilişki bütünüyle değişir.
- (...) bizler olgularla ilgileniyoruz, hiçbir yere götürmeyecek idealleştirici soyutlamalarla değil.
- Sevgi, ancak insanın kendinde, yaptığı işle tam bir uyum içinde olduğu zaman ortaya çıkar; böylece iç ile dış arasında çatışma yaşanmaz.
- Sorunları çözebilecek olan, yalnızca sorunlardan özgür bir beyindir.
- Düşünce her zaman böler, her zaman imge yaratır; siz ve başkası.
- "Olan" olgudur, "olması gereken" olgu değildir. Öyleyse olgu olmayanı, ideali, "olması gereken"i bir yana bırakıp yalnızca "olan"la ilgilenebilir miyiz?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


