Sayfalar

22 Eylül 2015 Salı

"Evlilik" üzerine...

Şu evlilik meselesine bir süredir epey takılmış durumdayım. Çocukken bile ne kadar gereksiz bir kurum olduğunun farkındaydım ama buaylarda daha bi' tetikleniyorum nedense. Özellikle de "alternatif" olarak nitelendirebileceğim dostlar da dört nala bu müessesenin yolunu tutmak için koşuyorlar ya, en çok da o zaman. Yok yok, kimseyi yargılamıyorum, herkes istediğini yapar zaten de kendi hissiyatımı paylaşmaya çalışıyorum.

Evlilik kurumunun benim hayatıma hiçbir şey katmayacağından çok eminim de başkalarınınkine de pek bir şey katabileceğini düşünmüyorum. Bir ilişkiyi resmileştirmek ve devlet nazarında onaylatmak, ona ne katabilir ki... Katmak bir yana, çevremde gözlemlediğim kadarıyla, -her biri hakkında paragraflarca yazabileceğim- bir sürü sıkıntıya yol açıyor, olsa olsa. Maddi ya da manevi herhangi bir ihtiyacı karşılamayan gereksiz masraflar, evlilik kurumunun yükünün (tüm o -meli -malı'ların) -kaçınılmaz olarak- ilişkinin ve ilişkidaşların sırtına binmesi, birçok aile büyüğünün konuya (çocuğun ne zaman yapılacağından tut kahvaltı setinin nereden alınacağına kadar) burunlarını sokmaya teşne olmaları ve daha neler neler...

Elbette ki her evlilik, çoğunlukla şahit olduğumuz sıkıcı ve tekdüze evliliklerden biri olmak zorunda değil. Hatta çevremde pek keyifli ve neşeli görünen evlilikler var, yok değil. Ama öyle dahi olsa "ne gerek var" diye düşünmeden edemiyorum.

"Alternatif dostlar"ın büyük bir kısmı; aile, akrabalar vs. gibi nedenlerle, yani mahalle baskısı yüzünden evlenmeye yelteniyorlar çoğunlukla. Ne kast ettiğimi anlatmama gerek yoktur herhalde. Çok iyi anlıyorum
onları. "Uğraşmak" istemiyorlar ailelerin dırdırlarıyla, vırvırlarıyla. Hatta bazı ailelerinki "dır" ve "vır"la sınırlı kalmıyor, bayağı rahatsız oluyorlar "ismi konmayan" ilişkinin "uzamasından"; hele ki birlikte yaşama, birbirinde kalma gibi konulardan. Bu durumda da ya bol miktarda yalan söylenmek zorunda kalınıyor ya da onları memnun edecek ve toplumun gözünde ilişkiyi meşru bir hale getirecek imzayı atıveriyorlar. Ben öyle yapmazdım ama anlıyorum. Sınırlı enerjimizi, sınırlı zamanımızı, tahammül sınırımızı idareli kulanmamız gerektiğinden, burada kullanmak istenmeyebilir elbette.

Benim ailesel anlamda öyle dertlerim yok, hiç olmadı. Annem de babam da hiçbir zaman bu konularda en ufak bir şey söylemezler, hatta herhangi bir yorum dahi yapmazlar. Ama yapsalar da, söyleseler de bu sadece onları bağlardı. "Ay onlar mutlu olsun" diye herhangi bir adımı, hele ki inanmadığım bir adımı atmayı her şeyden önce kendime saygısızlık olarak görürüm ve hiçbir konuda, başkalarının kararımı şekillendirmesine izin vermem. Benim için çok net.

Sayın okuyucu, şunun zaten farkındayım elbette: Yaşadığımız ülkede nüfusun çok büyük bir kısmı için söz konusu bile değil bunları tartışmaya açmak. Bütün bunları, bu konuları sorgulamaya, değiştirmeye cesaret etme potansiyeli olan azınlığa yönelik yazıyorum.

Ve işte şunu düşünmeden -ve yazmadan- geçemiyorum: Bütün o değişimler, gelişimler her zaman bu tip azınlıklar tarafından meydana getiriliyor ya... Bir de bu değişimler, hep, görmek istediği değişimin kendisi olan kişilerin eylemleriyle vücut buluyor ve zaman içinde "normalleşiyor" ya... Bu nedenle "bizim alternatif"ler kendi gerçeklerini yaşamayı seçmeyip "kolaya kaçtıklarında" (yargı değil, yorum) biraz hayal kırıklığı hissediyorum belki.

Ama tekrar ediyorum, tabii ki herkes enerjisini neye harcamak isterlerse ona harcıyor nihayetinde. İllaki idealist olmak zorunda değil hiç kimse; -ve evet, ben de-...

Yalnız evlenilmesinden daha çok tetiklendiğim bir konu var, o da evlilik olayına bu kadar tezahürat yapılması. Hayatta yaşadığımız hiçbir konuya bu kadar sevinmiyor dostlarımız, yaptığımız hiçbir paylaşım bu kadar çok "like" almıyor sevenlerimizden. "Evleniyoruz" haberi, "ay teklif etti" paylaşımları ve benzerleri nasıl da sevindiriyor romantik dostlarımızı. En güzel bir işe de girsen ya da kendi işini kursan, Amerika'daki en iyi okullara master'a da kabul edilsen veya -ne bileyim- peygamber olduğun/olacağın bilgisini de paylaşsan, bu bilgilerin hiçbirinin (combo yapıp hepsini toplasan bile) bir "evleniyoruz, çok mutluyuz"la baş etmesi mümkün değil. İşin en ilginç tarafı da bence: evlilik, yurdum insanlarının en az % 95'inin gerçekleştirdiği bir şey. Yani -yukarıdaki tartışılabilecek ve itiraz edilebilecek- savlarım, bu kurumu gereksiz bulmalarım falan bir yana, -itiraz edilemeyecek kadar- açık bir şekilde, evlilik öyle pek de özel bir vaka değil. Herkesin yaptığı bir şey işte, günün sonunda. Ama işte evlenmek, "yuvanı kurmak" öyle bir kutsallaştırılmış ki bu topraklarda -ve diğer toprakların da büyük kısmında-, en "alternatif"imiz bile kendini otomatikman seviniyor buluyor böyle bir habere, basıyor "like"ı.

Bayağı şaşırıyorum fakat tam olarak anlam veremiyorum bu duruma ((:

Ufak bir örnekle bitireceğim. Bu örneğin içinde ben varım ama inanın objektif olarak şaşırıyorum buradaki duruma, kişisel bir hayal kırıklığı değil paylaşacağım şey: Geçenlerde bizim "jam" feysbuk grubunda kitap bastıracağımı ve bunla ilgili yapmış olduğum destek çağrımı paylaştım arkadaşlarımla; aynı gün, galiba bi' yarım saat sonra falan, jam'den iki arkadaşım evlilik kararı aldıklarını paylaştılar bir fotoğraf eşliğinde. Sonuçlar şöyle: Emre'nin kitap bastırma haberi ve destek çağrısı -an itibariyle- 8 kişi tarafından beğenilirken, canım arkadaşlarımın evlilik haberleri şimdiye kadar 47 kişi tarafından beğenildi, üstüne 26 kişi yorum yazdı; işte "tebrikler", "mutluluklar" vs...

Dediğim gibi, evlenmeye niyetlenen sevgili arkadaşlarımı yargılamadığım gibi kişisel bir hayal kırıklığı da değil anlatmaya çalıştığım. Sadece anlam vermekte zorlanma... Çok nadir karşılanan bir kitap bastırma haberi (üstelik topluluk desteğiyle yazılan, yine bu destekle çıkacak ve hatta dağıtılacak olan bir kitaptan bahsediyoruz), çok sık karşılaşılan bir evlilik haberinin yanında çok az ehemmiyet taşıyor. Bunu anlamaya çalışıyorum...

-----------------------------------------

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki... 

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((: 

Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?

19 Eylül 2015 Cumartesi

Ah şu para mefhumu!

Bilenler bilir, para konusuna epey takmış durumdayım. Gerek yapmaya çalıştığım zihinsel analizlerle, gerek yaptığım okumalarla, gerekse konuya dair yaşadığım tecrübelerle bir süredir bu sularda geziniyorum. Konuya dair önemli farkındalıklarımın oluştuğunu düşünüyorum ama bunları doğru cümlelerle aktarmaya her zaman yeltenemeyebiliyorum. Bazen de deniyorum, şimdi deneyeceğim gibi...

Aylardır kafamda dönen bir cümle var: "Para kazanmak için, yapılan şeyi metalaştırmak gerekiyor." ("Meta"nın tanımından bile emin değildim aslında ama şimdi TDK'dan baktığımda "mal, ticaret malı" olarak tanımlandığını görüyor, yola devam ediyorum.) Ne kadar güzel şeyler yaparsan yap, insanlara veya diğer canlılara/cansızlara ne kadar fayda sağlarsan sağla; yaptığın şeyi metalaştırmadığın sürece para kazanamıyor, dolayısıyla geçimini sağlayamıyorsun. "Eee, ne var ki bunda?" gibi soruları duyar gibiyim. Bir şey yok bunda, yani aslında çok şey var ama şu anda eleştirmekten çok, durumu anla(t)maya çalışıyorum.

C.Eisenstein ve M.Bookchin'in söylediklerinin çok kaba bir sentezini yaparsak; herkesin birbirini tanıyacağı kadar küçük, temel ihtiyaçların karşılanacağı kadar büyük bir toplulukta, tüm bireyler hayata sunmak üzere geldiği armağanlarını ortaya sunarken bütün ihtiyaçlarını giderebilecektir. Gıda, barınma, sosyallik, tıbbi bakım vs... Herkesin birbirini tanıması ve birbirine bağımlı bir topluluk olma hali; yapılanların görülmesini ve takdir edilmesini, yapıl(a)mayanların ise hoş görülmesini sağlarken yeterli çeşitlilik içeren büyüklükte bir topluluk, ihtiyaçların giderilmesini garanti altına alacaktır.

Fakat dünyamız öyle değil şu anda. Kendine yeten topluluklar olma halinden çok uzaktayız. Her birimiz, birbirini tanıması mümkün olmayan kocaman bir ağın parçasıyız; ayrıca hemen hiçbirimiz armağanlarını özgürce sunamıyor. Zira ihtiyaçlarımızın giderilmesi garanti altına alınmamış olduğu için bunu "tek başımıza" gerçekleştirmemiz gerekiyor (aksi takdirde ihtiyaçlarımızı giderMEmeyi garanti altına almış oluyoruz) ve yapmamız gerekense para kazanmaktan başka bir şey değil.

Ve başa dönüyorum: Bilgiyi, beceriyi veya sahip olunan herhangi bir şeyi metalaştırarak bundan parasal kazanç sağlıyor, kazandığımız para ile de -satın almak suretiyle- ihtiyaçlarımızı karşılıyoruz. Denklem bu kadar basit.

Basit olmasına basit ama bunun daha güzel bir yolu olabilir mi? Bilgimizi, becerimizi, yeteneklerimizi, armağanlarımızı özgürce kullanabileceğimiz yeni bir sistem inşa edebilir miyiz? Bunları düşündükçe, tekrar tekrar, kendine yeten topluluklar olmanın güzelliğine ikna oluyorum. Oyun gibi bir yaşam, herkes armağanları doğrultusunda üretiyor ve özgürce paylaşıyor. Ne güzel değil mi? En azından idealde öyle fakat oraya giden yolun nasıl bir yol olduğunu net bir şekilde bilmiyorum. Yürüdükçe öğreniyoruz işte hep beraber.

Bu "ideal"e ulaşır mıyız, ne zaman ulaşırız bilmiyorum ama para kazanmanın bunca kutsallaştırılmasını değiştirmek (ama para kazanmayı kötülemeden!), iyi bir başlangıç olabilir sanki. Bir süredir parayla epey barıştım ve onun kötü bir şey olmadığını, bizim (yani bütün olarak insanlığın) onu kullanış biçimimizin onu kötüleştirdiğini düşünüyorum. Yani aynı para, hızla çirkinleştirdiğimiz dünyamızın güzel bir yer olmasını da sağlayabilir aslında. Yapmamız gereken tek şey, karar vermek.

Diyorum ya; paranın varlığı, para kazanmak kendi başına kötü veya iyi bir şey değil ama bunun bir çeşit kutsal eylem olmasından da hoşnut değilim. Geçenlerde yaşadığım küçücük -ve aslında her gün binlerce yerde benzerleri tekrarlanan- örnek benim için çok çarpıcıydı, nedendir bilmem...

Ayvalık'tayız, babamla birlikte. Bitişik evde yaşayan bir komşu var, babamla muhabbetleri fena sayılmaz. Bir çocuk geldi, elinde 1,5 litrelik su şişesinin içinde limonata. Annesi yapmış, o da satıyor. Aman babamın komşusunun ne hoşuna gitti; ne beğeniler, "aferin"ler, "işte böyle olacaksın"lar... Para kazanma öyle kilit bir noktada ki şimdiden harçlığını çıkarmaya başladığı için çocuk, dakikalarca övgü aldı. İşin ilginci, çocuk, satmaktan daha "yüce" olarak adlandıracağımız bir şey yapsaydı, misal, "annem limonata yaptı, ben de size ikram etmek istedim." deyip öylece hediye ediverseydi daha az övgü alacaktı. Ertesi gün kek getirse, daha ertesi gün bir tabak barbunya... I ıhhh, ne yapsa o satışı yaptığı kadarki övgüyü alamazdı çocuk. En ufak şüphem yok. Zira hiçbir şey "para kazanmak"tan daha elzem, daha kıymetli, daha kritik değil.

İşte bu algıları ve işleyişi bir şekilde değiştirsek diye hayal ediyorum. Yukarıdaki, basit bir örnekten ibaret ancak çevremize ve algılarımıza baktığımızda her yerde bunun türevlerini görebiliriz. Nasıl değiştirebileceğimizi bilmiyorum tabii ama durumu doğru bir şekilde saptarsak yol almayı başarabiliriz belki.

Konu çok geniş, çok karmaşık ve hayatlarımızın tamamına sızmış durumda. Bundandır ki bir yandan toparlamakta zorluk çekiyorum, diğer yandan konuya dair başka fikirler de dönüyor içimde ama bu yazıyı karmaşıklaştırmak istemiyorum. Yazmaya niyetlendiğim Şenlikli Ekonomi kitabında az çok hepsini toparlamayı umuyorum, bakalım o günler ne zaman gelecek (gerçi çok da uzak değil gibi). O günlere kadar, böyle, ara ara yazmaya devam...

-----------------------------------------
Birkaç gün sonra bu yazının devamı geldi, şuradan ulaşabilirsiniz.
-----------------------------------------

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki...

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:

Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?

13 Eylül 2015 Pazar

Hikaye: Emekli bir aydının kendi kendine sayıklamaları

Bana öyle geliyor ki herkes her şeyi yanlış anlamış. Bir ben miyim doğru anlayan? Galiba evet ama işin kötüsü hemen herkes de aynı şekilde düşünüyor, düşünsenize... Yani doğru anlayanın "ben" olduğu bu kadar kesin olmasına rağmen büyük bir kısmınız sanıyorsunuz ki asıl sizsiniz doğru anlayan. Öyle değil işte ama öyle sanıyorsunuz. Nasıl etsem de uyandırsam sizleri, hiç bilmiyorum. Ben uyanığım çünkü, sizse uyuyorsunuz. Bu durumdan da memnunsunuz aslında. Bense sizin uyuyor olmanızdan, dahası, bu durumdan memnun olmanızdan hiç memnun değilim. Sarsmak, sallamak, seslenmek (hepsi de "s"yle başlasın zaten) kar etmiyor, "beş dakka daha" diye diye tükettiniz ömrü, yine yetmedi uykuculuk! Hımff!

Ayrıca çok fazla imla hatası yapıyorsunuz, bari onu yapmasanız. Dahi anlamındaki -de'yi nasıl bitişik yazarsınız yahu? Kimdi sizin Türkçe hocanız? Hele bazılarınız var ya, adeta inadına yapıyorsunuz. Aynı cümle içinde bitişik yazılması gereken ekleri ayrı, ayrı yazılması gereken kelimeleri bitişik yazarak beni deli edebiliyorsunuz. "Anahtarım sen demi?" Yani insan olan yazmaz yandaki cümleyi ama siz yazıyorsunuz. Kuzum sanırım siz cahilsiniz.

Değerimi bilmediniz, ben de kapadım kendimi bu sayfiye kasabasına. Burada yazlar sıcak ve kurak, kışlar ılık ve yağışlı geçiyor. Yazları sıcak, kışları ise yağış nedeniyle ayrıca eve de kapanıyorum ama bahar ve güz aylarında çıkıyorum dışarı. Burası bahar ve güz aylarında çok güzel oluyor biliyor musunuz? Tabii ki bilmiyorsunuz, siz ne anlarsınız mevsim geçişlerinden, yeşilden, maviden... Siz hiç bir kedinin gözlerinde kayboldunuz mu? Ben kayboldum, hem de kaç kere. Peki ya, daha tan yeri ağarmadan uyanıp kalkıp güneşin doğuşunu izlemek için bir yerlere yürüdünüz mü? Ben yapıyorum bazen, sonra selfie çekip facebook'ta paylaşıyorum cümle alemle. Bir keresinde 21 "like" aldı paylaşımım. İstiyorum ki herkes anlasın hayattan nasıl keyif alınacağını ama ı ıhh, olmuyor. O 21 kişiden biri, hayatında bir kez, ben gibi sabahın köründe kalkıp güneşin doğuşunu izlemek için kıçını kaldırdı mı? Hiç sanmıyorum. Kaldırsa facebook'ta paylaşırdı bi' kere. İnsan o saatte kalkıp böyle bir güzelliği yaşıyorsa eğer, ya bunu facebook'ta paylaşıp hava atmak için yapıyordur ya da içinden geldiği için yapıyordur ama yine de facebook'ta paylaşmaktan kendini alamaz. Gerçi şimdi düşünüyorum da facebook kullanmayan arkadaşlarım var benim, nasıl oluyorsa... Sahi facebook yokken biz ne yapıyorduk...

Ne kadar çok "facebook" dedim, nerdeyse anlamını kaybedecek.

Siz değerimi bilmeseniz de ben sizler için elimden geleni yapıyorum. İki çocuk okutuyor, e-imza kampanyalarına destek verip duruyorum. O değil de iyi ki çıktı şu e-imza kampanyaları. Oturduğun yerden aktivistlik, büyük rahatlık valla. changeorg'suz bir hayat düşünemiyorum bile artık. İnsan ne çabuk alışıyor, değil mi rahatlığa? Daha dün su kenarına çamaşır yıkamaya giderken bugün köy evlerinin bile çoğunda bulaşık makinesi var artık. En azından bizim civar köyler öyle.

Ayrıca ben hiç televizyon seyretmem, biliyor musunuz? Akşamları nasılmı* vakit geçiriyorum? Okuyorum azizim, okuyorum. Günde en az 100 sayfa okumadığım günü yaşanmış saymam ben. Ne bulursam okurum ama en çok da felsefe... Hangi düşünür ne söylemiş, ne düşünmüş, hepsini bilirim. Şimdi gösterirdim bilgi dağarcığımı ama hava atar gibi olmasın diye göstermiyorum. Ayrıca göstersem, siz görebilir miydiniz bilmem. Ehh, yukarıda sizi cehaletle suçladığıma göre tutarlılık adına oradan devam etmem gerekiyor. Yazdıkça fikrim değişseydi misal, yine bile çaktırmazdım. Hayatta net bir duruşun olacak azizim, aksi takdirde yer bitirir bunlar seni. Kim mi bunlar? Sen daha iyi bilirsin.

* "mı"yı şakadan bitişik yazdım, sizi denemek için...

Tabii şöyle bir sorun var ki sana giydirmeye bir kez başladığım ve yazdıklarımı silme, değiştirme gibi huylarım olmadığı için bu yazdıklarımı paylaşmaya cesaret edemeyebilirim, ve dahi edemem. Peki o zaman niye yazıyorum hala? Galiba yazmayı bitirir bitirmez bu kağıt parçalarını önümde yanan şömineye atacağım ve bir iki saniye içinde hepsi atmosfere karışacak. Bu durumda yazmaya devam etmem çok saçma sanabilirsin ama değil işte. Cahil herifler! (Nasıl olsa şömineye atıcam, rahatça sallayabilirim bence)

Cahilsin, bilmezsin yazmanın gücünü. Sanırsın ki sadece karşıdakine kendini anlatmak için yazarsın. Halbuki kendini kendine anlatmak için de en iyi yollardan biridir yazmak. Zihninin dehlizlerinde gizlenen ve farkında bile olmadığın düşünceler, duygular bu şekilde ortaya çıkıverir birden. Bazen bakarsın ve ürkersin çıkan şeylerden, bazen gurur duyarsın, bazen de şaşırırsın. Her koşulda iyidir ama yazmak. Ben her gün yazarım. Günlüğüme yazarım yani, hiçbir yere olmasa. İllaki gazetedeki köşemde yazmam gerekmiyor.

Ben bir yazarım. Bir yazarın yazar olduğuna nasıl ve ne zaman ve kim tarafından karar veriliyor acaba? Bak bunu hiç düşünmemiştim. Çok küçükken hep "bir yazar olucam" diye düşünürdüm ve oldum da. Ama ne zaman oldum? Ne yapınca yazar sayıldım? Kitabım basıldığı zaman galiba. Yani bir yayınevi ilk kitabımı basmaya uygun gördüğü an artık yazardım ben. Ya da belki o kitap çıktığı an yazar oldum. Veya ilk okur kitabımı aline aldığında... Yoksa bi' kitap bastırmak yazar sayılmak için yeterli olmayabilir mi? Gazete yazıları, dergide çıkan yazılar, şunlar-bunlar... Hangi noktada "yazar" oldum ben? Yoksa hala olmamış da olabilir miyim? Veya veya... Mesela çok net bir şekilde (yani hiç kimsenin şüphe duymayacağı kesinlikte, yani diyelim ki 4-5 kitabım var, ayrıca gazetelerde yazıyorum vs. Net yani, adam yazar!) yazar oldum ama sonra 30 yıl hiçbir şey yazmadım. Hala yazar mıyım? Öyleysem neden ve zamana kadar? Değilsem hangi noktada "artık yazar değil, yani 'yazmaz'" haline geldim? Bir kişi için "eski yazar" denebilir mi? Peki eski bir yazar, yeni bir "yazmaz"ın hiçbir zaman "yazar" olmamış olandan farkı nedir? Ve sonra pat diye bir şeyler karalamaya başladığında, hemen tekrar "yazar" unvanını elde edebilir mi? Çok uzadı ama içim rahat, şömine gürül gürül yanıyor ve yazacaklarım bittiğinde duman olacaklar.

Sahi, yanan bir kitaptan çıkan dumanı içimize çektiğimizde, bir şekilde o bilgilerin bir kısmını -ve dahi tamamını- içimize çekiyor olabilir miyiz? Farkına bile varmıyormuşuz meğer ama öğreniyormuşuz. Çok ilginç olurdu ve o zaman da şunu sorardım: Bir kitabı yaktınız ve iki kişisiniz. İki kişi birlikte içlerine çektiğinde, bilgileri yarı yarıya mı paylaşırlar? O zaman tek başıma yakarım daha iyi, bütün bilgileri kendime alırım. Hoş, o da mümkün değil ya; iki kişi bir kitabı "normal" yollardan okuduklarında bile aynı şeyi almıyorlar ki içlerine çekince öyle olsun.

İyice şaşırdım kendimi, neler düşünüyorum! Bi' kere yanan kitaplardaki bilgiler, o havayı teneffüs eden kişilere gitseydi, çok kültürlü bir halk olurduk. Az mı kitap yakıldı memlekette... Kimisi devlet gözetiminde, kimisi devlet gözetiminden kaçmak için. Bacalarda tüten o dumanları içine çeken halk bilinçlenseydi birazcık, ahhh... Bu hallere düşer miydik...

Onu diyordum, ben hiç televizyon seyretmem. Bi' tek belgesel kanallarını, en çok da National Geographic TiVi'yi. Gerçi şimdi National Geographic de Murdoch'a satılmış diye duydum. Artık onu da izleyemicez, desenize. Belki de en iyisi budur, bilinmez.

Oyy, ateş sönüyor, acele etmeliyim. Sonra unuturum da birinin eline falan geçer bunlar. Rezil oluruz vallahi. Bizim hanım da gelemedi pazardan, başına bir şey gelmiş olmasın.

Tamam, şu an yazdığım cümleyi bitirmemle bu kağıdı şömineye atmam bir olacak ve kendisinden sonsuza kadar kurtulacağım ama içimde ne yazdığıma dair bir merak da uyanmakla birlikte içimden çıkan canavar(lar)la yüzleşmeye kendimi hazır hissetmediğimden dolayı bunu yapmaya cesaret edemeyeceğim sanırım ve bu durumda bu yazdıklarımı -ben dahil- hiç kimse okumamış olacak ama olsun varsın, birkaç paragraf yukarıda gevelediğim üzere bütün bunları yazıp dışıma çıkarmış olmanın bile bende yaratacağı ferahlık halini düşünmek bile iyi geldi şimdi, her ne kadar neyin çıktığını tam olarak bilemeyecek ve dolayısıyla beni neyin ferahlattığını anlayamayacak da olsam, sonuçta yazdım çizdim ve rahatlamış olmam gerekiyor, şimdiye kadar okuduğum kitaplara göre ve son olarak da umarım kimse bunları içine çekmez!



-----------------------------------------

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki...

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:

Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki hikaye veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?

kitap bastırıyorum, huuu!!

Bu blogu takip edenlerin veya muhabbet halinde olduğum kişilerin bildiği üzere bir süredir, 2012'de ivmelenen dönüşüm sürecimi, yaşadıklarımı ve yazıp çizdiklerimi toparlamaya çalıştığım bir kitap yazma peşindeydim ve bu iş artık nihayetlenmek üzere. Bana düşen kısmını hemen hemen tamamladım ve kalan ihtiyaçlarım için her zamanki gibi topluluğa başvurma joker hakkımı kullanmak istiyorum.

Nedendir bilmem, bu sefer, önce e-posta yoluyla ulaşmak istedim insanlara. Geçtiğimiz hafta içinde, e-posta adres defterimdeki bir sürü insana destek çağrısı yaptım ve geri dönüşler gelmeye başladı bile. Şimdi ise burada da paylaşıyorum ki daha geniş bir alana seslenebileyim. Aslında kitap için bir de facebook sayfası açmaya niyetleniyor gibiyim ve fakat kitaba hala isim bulamadığım için bu fikri bekletiyorum. Kitap bir an önce basılsın ve dağılsın istiyorum ama bu isteğim nedeniyle süreci aceleye getirmek istemiyorum.

Bahsi geçen mektubu aşağıya kopyalıyorum. Tanıdık/tanımadık herkesin desteğine sonuna kadar açığım efendim. Sevgiler...

------------------------------

Herkese merhaba,


Bu mektubu e-posta adres defterimde yer alan birçok kişiye göndermek üzere yazıyorum, belki kimilerinizle bir süredir iletişmemiş olsak da...


"Konu" kısmından anladığınız -ve bir kısmınızın bildiği- üzere ben bir kitap yazdım ve şu an itibariyle, basılmadan önceki son düzlüğe girdim. Bu mektubu da son düzlükteki ihtiyaçlarımı paylaşmak ve sizlerden destek istemek için yazıyorum.


Kitapta, son yıllardaki dönüşüm hikayemi, yaşadıklarımı, yazıp çizdiklerimi toparlamaya çalıştım ve bir an önce paylaşıma çıkarmak için sabırsızlanıyorum. Büyük kısmınızın bilmediği ise, bunu bir yayınevi vasıtasıyla değil de topluluğun desteği ile bastırma ve dağıtma kararım! Zaten yazım sürecinde de maddi-manevi ne kadar çok destek aldığıma bakınca, ortaya çıkan ürüne "kitabım" demekte zorlanıyor, "kitabımız" demek istiyorum.


Son düzlükteki ihtiyaçlarım neler mi?


1 - Öncelikli olarak, kitabı bastırmak için 4.000 TL'ye ihtiyacım var. Bu para ile, tanesi 4 TL'den 1.000 adet bastırmaya niyet ediyorum.


2 - Basıma vermeden önceki teknik işler var. h2o kitap'tan Özcan Özen; dizgi, kapak gibi teknik konuları gönüllü olarak üstleneceğini belirtti. Fakat kapak için, sanat yönü kuvvetli arkadaşlarımdan fazladan destek alabilirim diye de düşünüyorum. Ne dersiniz?


3 - Bandrollü olmadığı için kitabevlerinde satılması mümkün olmayacak olan bu kitabın dağıtımında da topluluk desteğine ihtiyacım olacak. Aklımda buna dair bir sürü fikir var ama bu mektubu kısa tutmak adına bunları buraya yazmayacağım. Bu konuda destek olmak isteyenlerle daha detaylı konuşuruz.


Bu üç maddenin herhangi birine veya birkaçına dair destek sunmak isteyenler bana ulaşsın lütfen!! ((:


Ha bu arada... Topluluk desteğiyle yazılan ve yine bu destekle basılıp dağıtılacak olan bu kitap satılmayacak, isteyenlere ücretsiz olarak armağan edilecek. Bunla birlikte, kitapta, kitabı okuyan ve karşılık armağanı vermek isteyenler için alanın açık olduğunu yazıyorum elbette. Armağan ekonomisi prensipleri çerçevesinde her türlü geri dönüşe sonuna kadar açığım.


Şimdilik bu kadar. Desteklerinizi heyecanla bekliyorum!


Birlik ve sevgi dolu günlere,
Emre
 

23 Temmuz 2015 Perşembe

İyiyim, daha da iyi olacağım, lütfen iyi olun!

Bir vakitler yazmıştım ki " 'Eğer Roboski'de en çok kim üzüldü?' diye bir yarışma yapılsa kesin derece yapar, en kötü mansiyon falan alırdım." Durum gerçekten de buydu. Acıları tüm ağırlığıyla sırtlanmaktan kendimi alamıyordum. Sırtlanırsam, gerçekten çok üzülürsem, hayattan keyif almazsam, en azından o kişiler o acıları çekerken umursamazlık yapmamış olur, acılarını paylaşırım diye düşünüyordum herhalde.

Şu sıralar "iyi değilim, iyi olmayacağım, iyi olmayın" diyen çok sevgili arkadaşlarım da benim bir zamanlar hissettiğim gibi hissediyor olsalar gerek. Enseyi karartalım, her gün bu acı(lar)la yaşayalım, "katil devlet" diyelim, "kahrolsunlar" diyelim, bela okuyalım, nefret edelim, tiksinelim...

Peki ya ne yapmalı? Unutmalı mı? Bu yaşananlar yaşanmamış gibi mi davranmalı? Kafamızı çevirip başka yöne mi bakmalı?

Elbette hayır ama bir çeşit denge kurmadan olmayacak gibi geliyor bana. Bir taraftan yasımızı tutalım, bu tip olayların tekrarlanmaması için elimizden geleni yapalım, sokağa çıkalım, bir olalım, sesimizi yükseltelim. Ama sakince, nefret etmeden, nefretin kendisi olmadan. Ayrıca kurumsal da olmadan... Partiler, sendikalar, sivil toplum örgütleri... Aynı cümleler, benzer kınamalar, lanetlemeler, "katil devlet hesap verecek"ler. Vermiyor işte hocam, vermiyor. Diğer devletler bir yana, sadece bizimkinin son 100 yılda yaptıklarına bi' baksanıza. Ne zaman durmuş ki canavarlık yapmadan? Ve durmayacak; doğası bu, yapacak bir şey yok. Yani ona sövüp saymak pek de bir şey değiştirmiyor sanki, hımm?

Diğer taraftan da artık kutlayalım hayatı, bu güzel gezegeni, meyve veren ağacı, yumurtlayan tavuğu, omzunda ağladığımız dostun varlığını... Kutlayalım geceyi, gündüzü, toprağı, ateşi, havayı, suyu... Kutlayalım organlarımızın uyumlu çalışmasını, kanı temizleyen ve tüm vücuda dağıtan kalbimizi, olan biteni algılamamızı sağlayan ve vücudu yöneten beynimizi, bu yazıyı yazmamızı ve okumamızı sağlayan gözlerimizi... Kutlayalım müziği, dansı, oyunları, konuşmayı, susmayı, kahkahayı, göz yaşını... Kutlayalım mümkün olduğunu bildiğimiz "başka bir dünya"yı, ütopyaları. Kutlayalım ki inanalım, inanalım ki uygulayalım, uygulayalım ki gerçekten yaşamaya, iyi olmaya başlayalım!

Bu kadar az gülünen, bu kadar az dans edilen, bu kadar az sevişilen, bu kadar az oyun oynanan bir dünyada nasıl iyi olabiliriz ki?..

Her yeni anda, her yeni günde hayatımızı ve dünyayı nasıl şekillendireceğimize karar veriyoruz. Tekrar tekrar, hiç durmadan... Yaptığımız ve yapmadığımız işlerle, yediğimiz ve yemediğimiz yemeklerle, yaşadığımız yerle, okuduğumuz kitaplarla, paramızı akıttığımız yerlerle...

Hiçbir zaman, hiçbir şey için geç değil. Hiçbir zaman, hiçbir şey için erken de değil. Her an, her şeyin tam sırası. Her neye karar veriyorsak...

Şimdi ne yapacaksınız? Asık suratlı, kaygılı, sömüren ve sömürülen hayatlarınıza devam mı edeceksiniz, yoksa bir yerlerden başlayacak mısınız?

-----------------------------------------

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki...

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:

Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?