Ukalalık gibi mi görünür bilmem ama dünkü yazımı çok beğendim. Hayatımda kullandığım en iyi metafordu bana göre. Gerçi bir sürü kişi, esas anlatmak istediğim konudan ziyade metaforlar üzerinden yorumlar yazdılar facebook'ta ama olsun. Umarım anlaşılmıştır ne anlattığım. (Sonuna sözlük koysam mı diye de düşünmüştüm aslında, rakı=hayat , meze= ... gibi... ama yapmadım.)
O değil de zihnin işleyişi ne garip. Aynı yazının ilk cümlesinde yazdığım üzere, bir hikaye kurgulamaya çalışıyordum tam, -hadi minik bir spoylır vereyim- vasatlık üzerine; sonra konu bambaşka bir yere kaydı ve empati yapMAma gibi bir yerlere savruldu; hikayenin içinden çıkamayıp, o an için kapatıp sadece iki cümleyle bu durumumu paylaşmak isterken kendiliğinden çıkan bir metafor ve kendi kendini yaratan bir yazı. Gerçekten çok şaşırıyorum.
İlk paragraftan sonra bir de aşağıdaki paragrafı yazmıştım ama konu başka bir yere sapınca o kısmını kes-yapıştır yaptım ve bu yazıya taşıdım. Şimdi de oradan devam edesim var ama an itibariyle nasıl devam edeceğimi de bilmiyorum aslında. (Bir yandan yazı yazarken diğer yandan yazma sürecini anlatmak da ayrı bir ilginçlik oldu! Bu da üçüncü unsur oldu şimdi, iyi mi? 1 - Yazının kendisi, 2 - Yazı yazma süreci, 3 - Bu iki sürece yukarıdan bakan ben ... ... Ve evet, şimdi de 4 - Yukarıdan bakan beni fark eden ben ... .... Ve evet, 5 - ... ... Haydaaa! Sonsuz ben var benden içeru!) Bu böyle gider de bir dakika önce bunları yazmak aklımdan bile geçmiyordu yahu!
Pufff, okuyanlar anlıyor mudur acaba ne dediğimi...
Onu diyordum, aşağıdaki paragrafla, yani dünkü yazıdan kes-yapıştır yaptığım paragrafla devam edeceğim (bakalım sonrasında ne çıkacak):
Bir de çok acele ediyorum. Bir saatte yazayım, paylaşayım istiyorum. Kolaycılık mı bu, tembellik mi, sadece yoğun ve acele paylaşma isteği mi, yoksa egosal bir durum mu? Hani, çok önemli şeyler yazıyorum (?), çok mühim tespitler yapıyorum (?), dünyayı kurtarıcam (!) falan ya...
Alıntı yaptığım paragrafın italik olması ancak sonlardaki parantez içi ünlemin düz yazı olmasının nedeni bu işareti şimdi eklemiş olmamdır. Bu kadar lüzumsuz detaylarla okuyucuyu bu kadar baymamın (acaba?) nedeni ise henüz bilinmemektedir.
... ...
Dünyayı kurtarma konusu önemli, hem de çok. Dünyayı kurtarmak kadar bu konuya bu kadar kafayı takan insanoğlunun varlığı da... Bir keresinde yine bir yazıda bundan dem vurmuştum da -bir arkadaşım yazımı paylaştığında- tanımadığım biri, o paylaşımın altına "Bakalım dünya kurtarılmak istiyor mu?" diye yorum yazmıştı. Haklıydı da... Kaldı ki ne hakla ve cür'etle dünyayı kurtarma işini üzerimize alıyoruz, bir; dünyanın kurtulma yolunun bizim düşüncelerimizden geçtiğini düşünüyoruz, bu da iki. Begüm, bunun egosal olduğunu söyler hep.
Şimdi buna komple itiraz edemiyorum ve hak da veriyorum aslında ve-fakat bu da yeni bir çeşit ezber olmasın? Eski ezberlerden uzaklaşmak iyi güzel de bizler* de kendi ezberlerimizi yaratıyor olabilir miyiz? (Bu fikri başıma musallat eden de -bir yıl kadar önce yaptığımız sohbette- Hira'dır, yetkililere duyurulur.) Gerçekten de her konuda iyinin ne olduğu göreceli midir? (Şu anda kafamdan geçen onlarca şeyin hangi birini, hangi sırayla yazmalı?) Ne bileyim, orada burada ölen, acı çeken yüzlerce, binlerce insan, doğa katliamları, yüzeysel hayatlar, şunlar-bunlar... Hani mesela bunların kötü olduğu çok bariz değil mi?
Gerçi şimdi de hemen kendime hatırlatıyorum ki ikiliklerin dünyası ya bu hani, zıtlıkların birlikte var olduğu... Hani dibe vurmadan yukarı çıkamıyorduk ya.. Hani karanlığı görmeden aydınlığın kıymetini bilemiyorduk ya... Savaş olmayınca barış için, başımıza bir diktatör gelmedikçe özgürlüklerimiz için ayağa kalkamıyorduk ya...
Bu da beni, sadece, olanı anlamaya çalışmaya, gözlemlemeye itiyor. İnandıklarım doğrultusunda yaşamaya, bu şekilde yaşarken kendimi görünür kılmaya ve ötesi için endişelenmemeye... Galiba gerçekten de iyi, kötü diye bir şey yok. Bu yaftaları yapıştıran bizleriz sanki...
... ...
Hayatın anlamı, ne için buradayım, ölüm gibi konular daha sık geliyor aklıma, son zamanlarda. Yine de çok uzun süre üstlerinde durmuyorum. Bir yandan çok merak ediyorum, diğer yandan ne kadar düşünsem, okusam, gerçek olana erişemeyecek olduğumu biliyorum. Öte yandan hissederek, yavaşlayarak ve hatta durarak bu bilgilere ulaşabilirim gibi geliyor bazen, bu da bir ezber değilse tabii...
Hımmfff, bilemiyorum ama tüm şu ruhani şeylerin uydurma şeyler olmamasını istiyorum. Dinlerde olduğu(na inandığım) gibi kendimiz uydurup kendimiz mi inanıyoruz birtakım ruhani şeylere, yoksa bunlar (en azından bir kısmı), gerçeğin ta kendisi mi? Öyleyse iyi, hoş, çok sevinirim. Tüm bu acılar, sevinçler, coşkular, kırıklıklar... Bütün bunları deneyimlemek için gelmeyi seçtiysek bu dünyaya, ne ala. O zaman "kötü" olarak atfettiğimiz tüm o şeyler de kötülüklerini yitiriyorlar zaten. Diğer seçenek korkutuyor biraz beni. Her şeyin sadece basit bir tesadüf olduğu, kötülüklerin gerçek olduğu, öldükten sonra yok olup gideceğimiz gibi fikirleri sevmiyorum. Valla öyle değildir umarım yaa!
Doğayla çok daha haşır neşir oldukça, bir şeylerin varlığını çok daha kuvvetli hisseder oldum gerçi. Toprağın oluşumunu anlamaya başladığımda, hayatın hiç bitmeyen bir dönüşüm süreci olduğunu gözlemlediğimde, meyvelerin, sebzelerin oluşum süreçlerini izlediğimde, bir süre herhangi bir insanın veya hayvanın gözünün içine baktığımda, orada bir şeyin var olduğunu hissediyorum. Ve galiba uydurma, "yeni ezber" falan değil bu.
... ...
Ne atladım ama daldan dala...
* "Bizler"i nasıl tanımlayacağımı bilmiyorum, homojen bir "biz" olduğumuzu da düşünmüyorum ama -kabaca- doğayla bir olduğunu fark eden ya da fark etmeye başlayan, ona dönen ya da dönüş yoluna veya niyetine giren, kalpten yaşamaya ve iletişmeye çalışan bir grup insanız işte.
-----------------------------------------
Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki...
Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden!
Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:
Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?
Sayfalar
20 Haziran 2015 Cumartesi
19 Haziran 2015 Cuma
levrek değil de yoğurtlu patlıcan...
Bazı yazılarımda olduğu gibi... Ya da aslında tüm hayatım gibi...
Bir hayata her şeyi sığdırmak istiyorum. Heyecanlanıyorum, hevesleniyorum, coşkulanıyorum... Onu dene bunu dene yine dene yine dene (şarkıyı hatırlayan var mı?)... Heyecanım, hevesim, coşkum aynı seviyede kal(a)madığı için her şeyden azar azar koyuyorum tabağa; biraz ondan çöpleniyorum, biraz bundan. Balıkçıya gidip rakının yanına birkaç meze söyleyip onlarla doymak; ana yemeğe, yani balığa sıra gelmemesi gibi. Naapiyim, yoğurtlu patlıcan, deniz börülcesi, bir de güzel beyaz peynir rakının yanına daha çok yakışıyor ızgara levrekten. (Levrek de yakışıyor tabii sayın okuyucu ama işte "o mu bu mu?" deyince cevabım "bu" oluyor.)
Bir tane ana yemek yemektense, bir sürü meze yiyorum. Küçük kayık tabaklarda pek güzel görünüyor, hem de bir sürü çeşit... Balık yemek de iyi güzel lakin bir de beğenmezsen ya da yarısından sonra sıkılırsan... Çok pişmiş gelirse... Mevsiminde tutulmamışsa... Meze öyle değil, zaten ufak; beğenirsen bir tane daha söylersin, beğenmezsen barbunya pilakiye geçersin.
Bir de mezenin güzel yanı, hep ortaya söylenmesidir. Balık, yani ana yemek, çoğu zaman bireyseldir ama bir meze söylersin, masada beş kişi varsa beşi de tırtıklar.
Mezenin "soğuma" gibi dertleri de yoktur. Gerek balık, gerekse diğer ara sıcaklarda zamanlama çok önemlidir. Hep doğru zamanda doğru adımı atman gerekir. Soğuyunca pek bir şeye benzemezler. Ama gecenin başında söylediğin mezeden, üç saatin ve birkaç dublenin sonunda hala, çatalının ucuyla veya ekmeğin yumuşak tarafını kendisine bandırmak suretiyle gönderebilirsin mideye. Hatta ertesi güne kalan mezeler çoğunlukla daha bi' lezzetlenirler.
Meze iyidir yani, çok kasmaya gerek yoktur. Kim bilir, belki aslında hayatta da çok kasmaya gerek yoktur. Biraz ondan, biraz bundan, tırtıklaya tırtıklaya, dalga geçe geçe...
-----------------------------------------
Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki...
Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:
Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?
18 Haziran 2015 Perşembe
Kabul
(...)
Her şeyi ve herkesi kabul etmek istiyorum. Herkesi affediyorum, hepsi yapabileceklerinin en iyisini yaptılar / yapıyorlar. Kendimi affediyorum, yapabildiğimin en iyisini yaptım / yapıyorum. Hatta affetmeye ne hacet! Ve hatta, "yapabileceğimin en iyisi" ne demek! Herkes yapabildiğini, o anda yaptığını yaptı işte, tıpkı diğer herkes gibi, tıpkı benim gibi...
Geçmişi tüm yönleriyle kabul ediyorum. Anın, şu anda getirdiği her şeyi kabul ediyorum. Geleceğin getireceği her şeyi kabul ediyorum. Kendimce güzel niyetlerim var, elimden geldiğince irili ufaklı tüm adımlarımı bu niyetler doğrultusunda atacağım. Mümkün mertebe bu adımları atarken beklentilerden uzak duracağım.
Ben armağanın kendisi olayım; tüm iyi niyetimle, doğru araçları kullanarak yaşamaya çalışmaya devam edeyim; bunun ötesi ancak "kabul". Zaten kabul etmeyince ne oluyor ki...
Defterimden...
11 Mayıs, İzmir
-----------------------------------------
Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki...
Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:
Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?
Her şeyi ve herkesi kabul etmek istiyorum. Herkesi affediyorum, hepsi yapabileceklerinin en iyisini yaptılar / yapıyorlar. Kendimi affediyorum, yapabildiğimin en iyisini yaptım / yapıyorum. Hatta affetmeye ne hacet! Ve hatta, "yapabileceğimin en iyisi" ne demek! Herkes yapabildiğini, o anda yaptığını yaptı işte, tıpkı diğer herkes gibi, tıpkı benim gibi...
Geçmişi tüm yönleriyle kabul ediyorum. Anın, şu anda getirdiği her şeyi kabul ediyorum. Geleceğin getireceği her şeyi kabul ediyorum. Kendimce güzel niyetlerim var, elimden geldiğince irili ufaklı tüm adımlarımı bu niyetler doğrultusunda atacağım. Mümkün mertebe bu adımları atarken beklentilerden uzak duracağım.
Ben armağanın kendisi olayım; tüm iyi niyetimle, doğru araçları kullanarak yaşamaya çalışmaya devam edeyim; bunun ötesi ancak "kabul". Zaten kabul etmeyince ne oluyor ki...
Defterimden...
11 Mayıs, İzmir
-----------------------------------------
Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki...
Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:
Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?
17 Haziran 2015 Çarşamba
Sorunu ortadan kaldırmak
Sorunu ortadan kaldırmak mı, yoksa sorunu çözmek mi? Murray Bookchin, geçenlerde okuduğum Ekolojik bir Topluma Doğru adlı kitabında sorunu çözmenin statükoyu barındırdığını ve aslında sistemi sürdürülebilir kıldığını yazıyor. Bu tespite fazlasıyla katılıyorum! "Başka bir dünya mümkün" diyorsak eğer, bunu var olan paradigmalarımızı değiştirerek yapabileceğimizi düşünüyor, sorunu ortadan kaldırmak istiyorum.
Sorunun ne olduğuna gelince, sistemin bütünü gibi görünüyor bana. Böyle olunca da olan bitene sistemin gözlükleriyle bakıp buradan yola çıkmak, anlamlı değişimlere değil, olsa olsa günü kurtarmaya yol açıyor. Ha, hiç yoktan iyidir denebilir ve bu minvalde çalışmalara devam edilebilir. Bu yaklaşımı olduğu gibi çöpe atıyor değilim ama benim yolum farklı.
Sorunu, sistemin bütünü olarak tanımlayınca, niyetim kendiliğinden ortaya çıkıyor: Sistemi ters-yüz etmek, formatlamak ve başkalarının da bunu yapmasına destek olmaya çalışmak. Büyük büyük laflarla, toplum mühendisliğiyle bunun mümkün olmadığını çok gördük. Şimdi kendi devrimlerimizi yapma zamanı! Hızlı hızlı değil belki ama çabuk çabuk...
Bu devrimlerin ani bir kopuşla olmaları gerekmiyor. Bilakis tersi olması gerekiyor bence, ani kopuşla yapılan devrimler, alışmadık popoda durmayan dona benzeyecek ve yere düşecektir. Adımlarımızı hazır oldukça attığımız takdirde ise sindire sindire ilerleyeceğiz. Bu da beni şunu ummaya getiriyor: Bireysel evrim(ler) yoluyla bireysel devrim(ler)imizi gerçekleştirmek. Bireysel devrimini yapanların sayısının artmasıyla da bütünsel devrimin ortaya çıkması.
Bütünsel devrim olur, olmaz, bilmiyorum. Ama zaten bu konuda özel bir çaba sarf edilecek bir durum yok gibi geliyor. Kendimize düşeni yapıp -ve yukarıda yazdığım gibi diğerlerini destekleyip- sonrasında umut etmekten başka...
Bireysel evrim süreçleri ise hayatımızın her alanında, verdiğimiz her kararda saklı. Dört yılda bir verilen oylar o kadar da önemli değil belki; her gün onlarca, yüzlerce oy veriyoruz, onlara bakmak daha iyi değil mi?
Hangi süreçlerin parçasıyız? Ne üretiyor, ne tüketiyor, bu süreçte neye hizmet ediyoruz? Her gün pet şişe satın alarak mı su içiyoruz, yoksa mataramıza mı koyuyoruz; çamaşır makinesini tam doldurarak ve kısa programda mı yıkama yapıyoruz, yoksa üç tişört beş donu iki buçuk saatte mi yıkıyoruz; peki tonlarca suyu kullanılmaz hale getiren fosfatlı deterjanları mı kullanıyoruz, daha temiz yöntemlerin mi peşinde koşuyoruz; -hâlâ kaldıysa- mahalle bakkalından mı alışveriş yapıyoruz, karfurdan mı; doğaya ve insana ciddi anlamda zarar veren bir firmadan mı alıyoruz maaşımızı, doğa dostu bir "iş" yapmaya en azından niyet ediyor muyuz...
Gündelik yaşamımızda nelere oy veriyoruz? Neyi yaşatıyor, neyi öldürüyoruz? Ne için çaba sarf ediyoruz? Neye hizmet ediyoruz?
Sorunu ortadan kaldırma, sorunu çözme ikiliğine bağlarsak... Olan biteni "verili", yani değişmez kabul ettiğimiz takdirde sorunu çözmeye çalışırız. Ancak mevcut durumu kabul etmek zorunda olmadığımızı fark edip başka -sonsuz sayıda- yolun da ihtimal dahilinde olduğunu gördüğümüzde bir şeyler gerçekten değişebilir.
Savaşları kaçınılmaz ve normal olarak görmeye devam ettiğimiz sürece savaşlar devam eder. Savaş makineleri üretilmeye, askerler ve siviller ölmeye devam eder. Askere gitmeyi reddetmediğimiz sürece birbirimizi düşman görmeye, öldürmeye devam ederiz. Biz ne yapıyoruz? Mesela savaşı "verili" kabul edip savaş hukuku diye bir şey geliştiriyor ve aslında savaşı meşru kılıyoruz. Savaş hukukuna bağlı kalındığı sürece, bunu normalleştiriyoruz. "Yeter artık!" demeden, silahları "ama"sız bir şekilde yerin yedi kat altına gömmeden biter mi savaşlar? Bitmez! Ama inanmıyoruz. Fena kanıksamışız...
Tonlarca çöp çıkarmayı normal olarak görmeye devam ettiğimiz sürece çözümümüz geri dönüşüm olur. Plastikler plastik kutusuna, metaller metale... Hiç yoktan iyi midir? Evet! Peki atık konusunu ortadan kaldırıyor mu? Hayır! Yapmamız gereken ne? Kısa vadede daha az çöp çıkardığımız, orta vadede, çok az çöp çıkardığımız, uzun vadede ise hiç çöp çıkarmadığımız yaşamları kurmak...
Ama evet, adım adım... Mümkünse çok da yavaş değil, zira ekolojik olarak geri dönülemez bir noktaya doğru gidiyoruz (hatta bazı bilim adamlarına göre gittik bile!) ama sindire sindire...
Özetle, kısaca şuna karar vermemiz gerekiyor aslında: Ehven-i şer çözümlerle kendimizi oyalayıp çöküşü yavaşlatmak mı istiyoruz, yoksa gerçekten daha güzel bir dünya yaratmak için sorunları yok etmek mi? Buna gerek bireysel gerekse kolektif olarak vereceğimiz yanıt, dünyamızın gittiği yeri şekillendirecek. Sorunların ortadan kalkmasını gerçekten istiyorsak, gözlüklerimizi değiştirmenin zamanı geldi de geçiyor. Bu gözlükleri taktığımızda bir derece miyoptuk, şimdi oldu sekiz derece! Ama çoğumuz hala aynı gözlüklerle yaklaşıyoruz hayata, doğaya, dünyaya... Olmuyor o yüzden. Olan: kısır döngüler...
-----------------------------------------
Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki...
Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:
Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?
Sorunun ne olduğuna gelince, sistemin bütünü gibi görünüyor bana. Böyle olunca da olan bitene sistemin gözlükleriyle bakıp buradan yola çıkmak, anlamlı değişimlere değil, olsa olsa günü kurtarmaya yol açıyor. Ha, hiç yoktan iyidir denebilir ve bu minvalde çalışmalara devam edilebilir. Bu yaklaşımı olduğu gibi çöpe atıyor değilim ama benim yolum farklı.
Sorunu, sistemin bütünü olarak tanımlayınca, niyetim kendiliğinden ortaya çıkıyor: Sistemi ters-yüz etmek, formatlamak ve başkalarının da bunu yapmasına destek olmaya çalışmak. Büyük büyük laflarla, toplum mühendisliğiyle bunun mümkün olmadığını çok gördük. Şimdi kendi devrimlerimizi yapma zamanı! Hızlı hızlı değil belki ama çabuk çabuk...
Bu devrimlerin ani bir kopuşla olmaları gerekmiyor. Bilakis tersi olması gerekiyor bence, ani kopuşla yapılan devrimler, alışmadık popoda durmayan dona benzeyecek ve yere düşecektir. Adımlarımızı hazır oldukça attığımız takdirde ise sindire sindire ilerleyeceğiz. Bu da beni şunu ummaya getiriyor: Bireysel evrim(ler) yoluyla bireysel devrim(ler)imizi gerçekleştirmek. Bireysel devrimini yapanların sayısının artmasıyla da bütünsel devrimin ortaya çıkması.
Bütünsel devrim olur, olmaz, bilmiyorum. Ama zaten bu konuda özel bir çaba sarf edilecek bir durum yok gibi geliyor. Kendimize düşeni yapıp -ve yukarıda yazdığım gibi diğerlerini destekleyip- sonrasında umut etmekten başka...
Bireysel evrim süreçleri ise hayatımızın her alanında, verdiğimiz her kararda saklı. Dört yılda bir verilen oylar o kadar da önemli değil belki; her gün onlarca, yüzlerce oy veriyoruz, onlara bakmak daha iyi değil mi?
Hangi süreçlerin parçasıyız? Ne üretiyor, ne tüketiyor, bu süreçte neye hizmet ediyoruz? Her gün pet şişe satın alarak mı su içiyoruz, yoksa mataramıza mı koyuyoruz; çamaşır makinesini tam doldurarak ve kısa programda mı yıkama yapıyoruz, yoksa üç tişört beş donu iki buçuk saatte mi yıkıyoruz; peki tonlarca suyu kullanılmaz hale getiren fosfatlı deterjanları mı kullanıyoruz, daha temiz yöntemlerin mi peşinde koşuyoruz; -hâlâ kaldıysa- mahalle bakkalından mı alışveriş yapıyoruz, karfurdan mı; doğaya ve insana ciddi anlamda zarar veren bir firmadan mı alıyoruz maaşımızı, doğa dostu bir "iş" yapmaya en azından niyet ediyor muyuz...
Gündelik yaşamımızda nelere oy veriyoruz? Neyi yaşatıyor, neyi öldürüyoruz? Ne için çaba sarf ediyoruz? Neye hizmet ediyoruz?
Sorunu ortadan kaldırma, sorunu çözme ikiliğine bağlarsak... Olan biteni "verili", yani değişmez kabul ettiğimiz takdirde sorunu çözmeye çalışırız. Ancak mevcut durumu kabul etmek zorunda olmadığımızı fark edip başka -sonsuz sayıda- yolun da ihtimal dahilinde olduğunu gördüğümüzde bir şeyler gerçekten değişebilir.
Savaşları kaçınılmaz ve normal olarak görmeye devam ettiğimiz sürece savaşlar devam eder. Savaş makineleri üretilmeye, askerler ve siviller ölmeye devam eder. Askere gitmeyi reddetmediğimiz sürece birbirimizi düşman görmeye, öldürmeye devam ederiz. Biz ne yapıyoruz? Mesela savaşı "verili" kabul edip savaş hukuku diye bir şey geliştiriyor ve aslında savaşı meşru kılıyoruz. Savaş hukukuna bağlı kalındığı sürece, bunu normalleştiriyoruz. "Yeter artık!" demeden, silahları "ama"sız bir şekilde yerin yedi kat altına gömmeden biter mi savaşlar? Bitmez! Ama inanmıyoruz. Fena kanıksamışız...
Tonlarca çöp çıkarmayı normal olarak görmeye devam ettiğimiz sürece çözümümüz geri dönüşüm olur. Plastikler plastik kutusuna, metaller metale... Hiç yoktan iyi midir? Evet! Peki atık konusunu ortadan kaldırıyor mu? Hayır! Yapmamız gereken ne? Kısa vadede daha az çöp çıkardığımız, orta vadede, çok az çöp çıkardığımız, uzun vadede ise hiç çöp çıkarmadığımız yaşamları kurmak...
Ama evet, adım adım... Mümkünse çok da yavaş değil, zira ekolojik olarak geri dönülemez bir noktaya doğru gidiyoruz (hatta bazı bilim adamlarına göre gittik bile!) ama sindire sindire...
Özetle, kısaca şuna karar vermemiz gerekiyor aslında: Ehven-i şer çözümlerle kendimizi oyalayıp çöküşü yavaşlatmak mı istiyoruz, yoksa gerçekten daha güzel bir dünya yaratmak için sorunları yok etmek mi? Buna gerek bireysel gerekse kolektif olarak vereceğimiz yanıt, dünyamızın gittiği yeri şekillendirecek. Sorunların ortadan kalkmasını gerçekten istiyorsak, gözlüklerimizi değiştirmenin zamanı geldi de geçiyor. Bu gözlükleri taktığımızda bir derece miyoptuk, şimdi oldu sekiz derece! Ama çoğumuz hala aynı gözlüklerle yaklaşıyoruz hayata, doğaya, dünyaya... Olmuyor o yüzden. Olan: kısır döngüler...
-----------------------------------------
Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki...
Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:
Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?
GSYİH'yi yükseltmek - bir kısa öykü
O gün öğrendi ki ülkelerin gelişmişliği GSYİH, yani gayri safi yurt içi hasıla ile ölçülüyormuş. Buna göre, bir ülkenin sınırları içinde para ile yapılan her türlü işlem GSYİH'yi artırırken, parasız yapılan işlemler -çok afedersin- bi' boka yaramıyormuş.
"O zaman..." diye düşündü kendi kendine, "benim bu ülkeye yapacağım en büyük hizmet, kendi çapımda H'yi artırmaktan başka bir şey değil!" Bunu neden daha önce düşünememişti! Yıllar önce televizyondaki "Alın-verin, ekonomiye can verin."leri şimdi anlamıştı, jeton maalesef biraz geç düşmüştü ama olsundu, düşmüştü ya...
Nerden başlamalıydı peki? "Hizmet"in büyüğü küçüğü olmazdı, aklına ilk gelen ve yapılması ona en kolay gelenlerden başladı. Günde en az bir otomobilin kasasını çizmeye başladı. Geceleri en tenha sokaklarda usulca süzülüyor, alarmı olmadığından emin olduğu arabaların kaportasını, bir önceki evlerinden elinde kalan kullanılmayan anahtarla bir güzel çiziyordu. "Hiç olmuyorsa 200 TL masrafı oluyordur bunun" diye düşünüp hesaplayıveriyordu "Vayy bee, ayda 6.000 TL'lik işlem hacmi yaratıyorum, ne mutlu!" Bu işlem hacmi gibi lafları da haber kanallarının gündüz seanslarından öğreniyor, gündelik hayatta kullanmayı çok seviyordu. Çok istediği iktisat bölümüne girdiğinde de daha ne laflar, ne tabirler öğrenecekti kim bilir...
"Daha daha ne yapabilirim" diye düşünürken suya takıldı aklı. Bunca hayati bir şeyin bu kadar ucuz, neredeyse bedava olması akıl alır gibi değildi. Hele o hayratlar (umumi çeşme) yok muydu, ahh ahh! Haftada birkaç hayratı bozmayı kendine hedef koydu ve bu hedefine de ulaştı. Meblağı tam olarak bilmesi mümkün olmasa da bozuk olan çeşmelerden su içemeyenlerin mecburen bakkaldan ("bakkal" lafın gelişi, artık sokak aralarında bile zincir marketlerin şubeleri vardı) su satın alacaklarını düşündükçe içi içine sığmıyordu. Ülke ekonomisine katkıları artarak sürüyordu.
Su konusunu sevdi. Şebeke suyu içilen küçük bir şehirde yaşamasına rağmen haftada birkaç hanenin içme su alışkanlığını, daha temiz olur, hem hijyenik gibi gerekçelerle çeşme suyundan damacana suyuna çevirmesini sağlayarak da 400-450 TL'lik işlem hacmini ülkenin cebine koymuştu.
Vay bee! Ülke ekonomisini düze çıkarmak ne de kolaydı aslında. Düşündü, her vatandaş biraz sorumluluk alıp işin ucundan tutsa, bir şekilde ekonomi yaratsa, ülkenin müreffeh ülkeler seviyesine gelivermesi işten bile değildi. Şu yaptıkları kabaca ayda 10.000, yılda 120.000 TL'lik işlem hacmi yaratmıştı. 1 milyon kişi kendince böyle katkılar sunsa ülkenin GSYİH'sinin iki katına çıkması işten bile değildi.
Evet evet, işlem hacmini artırmak önemliydi. Yoksa GSYİH yükselemezdi, Allah muhafaza!
Gün geçtikçe bu ve benzeri şeylerle bu konuda ülkesine katkı sunmaya devam ederken devlet büyükleri de bunun farklı versiyonlarını hayata geçiriyorlardı. İçi rahat olsundu. Otomobillerden, iletişimden, alkollü içeceklerden ve diğer birçok kalemden alınan vergiler sürekli yükseltiliyor; özellikle kırsalda bedava kullanılan dere sularının önü kesilerek, gerek HES'ler yoluyla enerji üretiliyor gerekse dolum tesisleri ile özgür sular zapt edilerek, yaşam kaynağı olan su cansız bir metaya dönüştürülüp mis gibi hijyenik pet şişelere doldurularak, yani ekonomiye kazandırılarak bir taşla sayısız kuş vuruluyordu (yaşam alanlarından olup ölen kuşlardan gayrı). Kendi kıyafetini az-çok kendisi dikebilen hanelerin sayısı hızla milyonlardan sıfıra yakınsarken kot pantolon satış eğrisi ise bir anda sıfırdan on milyonlara fırlamıştı!
Bunlar sadece birkaç örnek. Gerek bireylerin gerekse devletin asil çabalarıyla ülke ekonomisinin çarkları hızla dönüyor, her yana can gidiyordu.
Gerçi bu hesaplarda bir yanlışlık vardı ama neydi? Her yana can giderken nedense sadece birileri muratlarına eriyor, bizse kerevetine çıkamıyorduk bir türlü.
Zaten kerevete çıkmanın ne demek olduğunu bilemiyorduk, GSYİH'yi de yükseltmiyordu bunu bilmek. Amaaaan, o zaman gerek de yoktu.
-----------------------------------------
Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki...
Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:
Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?
"O zaman..." diye düşündü kendi kendine, "benim bu ülkeye yapacağım en büyük hizmet, kendi çapımda H'yi artırmaktan başka bir şey değil!" Bunu neden daha önce düşünememişti! Yıllar önce televizyondaki "Alın-verin, ekonomiye can verin."leri şimdi anlamıştı, jeton maalesef biraz geç düşmüştü ama olsundu, düşmüştü ya...
Nerden başlamalıydı peki? "Hizmet"in büyüğü küçüğü olmazdı, aklına ilk gelen ve yapılması ona en kolay gelenlerden başladı. Günde en az bir otomobilin kasasını çizmeye başladı. Geceleri en tenha sokaklarda usulca süzülüyor, alarmı olmadığından emin olduğu arabaların kaportasını, bir önceki evlerinden elinde kalan kullanılmayan anahtarla bir güzel çiziyordu. "Hiç olmuyorsa 200 TL masrafı oluyordur bunun" diye düşünüp hesaplayıveriyordu "Vayy bee, ayda 6.000 TL'lik işlem hacmi yaratıyorum, ne mutlu!" Bu işlem hacmi gibi lafları da haber kanallarının gündüz seanslarından öğreniyor, gündelik hayatta kullanmayı çok seviyordu. Çok istediği iktisat bölümüne girdiğinde de daha ne laflar, ne tabirler öğrenecekti kim bilir...
"Daha daha ne yapabilirim" diye düşünürken suya takıldı aklı. Bunca hayati bir şeyin bu kadar ucuz, neredeyse bedava olması akıl alır gibi değildi. Hele o hayratlar (umumi çeşme) yok muydu, ahh ahh! Haftada birkaç hayratı bozmayı kendine hedef koydu ve bu hedefine de ulaştı. Meblağı tam olarak bilmesi mümkün olmasa da bozuk olan çeşmelerden su içemeyenlerin mecburen bakkaldan ("bakkal" lafın gelişi, artık sokak aralarında bile zincir marketlerin şubeleri vardı) su satın alacaklarını düşündükçe içi içine sığmıyordu. Ülke ekonomisine katkıları artarak sürüyordu.
Su konusunu sevdi. Şebeke suyu içilen küçük bir şehirde yaşamasına rağmen haftada birkaç hanenin içme su alışkanlığını, daha temiz olur, hem hijyenik gibi gerekçelerle çeşme suyundan damacana suyuna çevirmesini sağlayarak da 400-450 TL'lik işlem hacmini ülkenin cebine koymuştu.
Vay bee! Ülke ekonomisini düze çıkarmak ne de kolaydı aslında. Düşündü, her vatandaş biraz sorumluluk alıp işin ucundan tutsa, bir şekilde ekonomi yaratsa, ülkenin müreffeh ülkeler seviyesine gelivermesi işten bile değildi. Şu yaptıkları kabaca ayda 10.000, yılda 120.000 TL'lik işlem hacmi yaratmıştı. 1 milyon kişi kendince böyle katkılar sunsa ülkenin GSYİH'sinin iki katına çıkması işten bile değildi.
Evet evet, işlem hacmini artırmak önemliydi. Yoksa GSYİH yükselemezdi, Allah muhafaza!
Gün geçtikçe bu ve benzeri şeylerle bu konuda ülkesine katkı sunmaya devam ederken devlet büyükleri de bunun farklı versiyonlarını hayata geçiriyorlardı. İçi rahat olsundu. Otomobillerden, iletişimden, alkollü içeceklerden ve diğer birçok kalemden alınan vergiler sürekli yükseltiliyor; özellikle kırsalda bedava kullanılan dere sularının önü kesilerek, gerek HES'ler yoluyla enerji üretiliyor gerekse dolum tesisleri ile özgür sular zapt edilerek, yaşam kaynağı olan su cansız bir metaya dönüştürülüp mis gibi hijyenik pet şişelere doldurularak, yani ekonomiye kazandırılarak bir taşla sayısız kuş vuruluyordu (yaşam alanlarından olup ölen kuşlardan gayrı). Kendi kıyafetini az-çok kendisi dikebilen hanelerin sayısı hızla milyonlardan sıfıra yakınsarken kot pantolon satış eğrisi ise bir anda sıfırdan on milyonlara fırlamıştı!
Bunlar sadece birkaç örnek. Gerek bireylerin gerekse devletin asil çabalarıyla ülke ekonomisinin çarkları hızla dönüyor, her yana can gidiyordu.
Gerçi bu hesaplarda bir yanlışlık vardı ama neydi? Her yana can giderken nedense sadece birileri muratlarına eriyor, bizse kerevetine çıkamıyorduk bir türlü.
Zaten kerevete çıkmanın ne demek olduğunu bilemiyorduk, GSYİH'yi de yükseltmiyordu bunu bilmek. Amaaaan, o zaman gerek de yoktu.
-----------------------------------------
Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki...
Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:
Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


