Sayfalar

12 Ocak 2017 Perşembe

fıstık kabuğu

Biraz önce, bir önceki hafta pazardan almış olduğum ve dün akşam bir kısmını kuzinenin üstünde kavurmuş olduğum kabuklu yer fıstıklarının kabuklarını çıtır çıtır ayıkladıktan sonra üstünde kalan ince kabuklarını da -o an bütün bu detayları düşünmesem ve otomatik olarak yapıyor olsam da- bir tarafından baş, diğer tarafından işaret ve orta parmaklarımla tutarak ve ileri geri hareket ettirerek soyup ağzıma atıp içeride oluşan zevk cümbüşünün, daha doğrusu beynimde yarattığı elektrik sinyalinin tadını çıkarırken, bir süredir bir şekilde aklımda oynaşan bir konuya dair zihnime üşüşen onlarca cümle beni heyecanlandırdı; fıstıkların dış kabuğunu daha da hızla çıtlatmaya, ince iç kabukları daha hızlı soymaya götürdü beni; lâkin son fıstığa kadar yemeyi bırakmamayı becerdim. Fıstıklar bitti ve kafa rahat etti, çiş yapıldı, su alındı ve yazmaya başlanıyor; bakalım ne çıkacak... (bu arada cümle biter bitmez elektrik gitti geldi, netbook kapandı falan...)

***

Dün Baran, feysbuk profilinde bir paylaşım yaptı ve paylaşımın bir yerinde kullandığı edilgen fiile gözüm takıldı. Baran, çok kimselerin yapmış olduğu bir hata yapmış ve edilgen fiili yanlış kullanmıştı. İçimdeki editör dışıma fırlayıp duruma hemen müdahale etti ve Baran'ı "dostum, şurası yanlış olmuş, çünkü böyle böyle" diyerek uyardı; Baran'sa "İyi de abi orada ben o kelimeyi şöyle şöyle diye kullandım" diye bir dönüş yaptı ve ekledi "böyle düşün, ama bak eminsen değiştiririm" diye ekleyerek içimdeki editörün egosunu okşadı (derdi ego okşamak değildi elbette, muhtemelen yazım kurallarına olan dikkatime ve bu konudaki bilgime güvendiği için, itiraz etmekle birlikte son kararı yine bana bırakmıştı). Emre, kelimenin kullanılışına, Baran'ın açıklaması çerçevesinde bir daha baktı ve "haa galiba haklısın yahu, sen şöyle şöyle kullanmışsın fiili; hımm galiba doğru, evet doğru" dedi ve konu kapandı. Daha doğrusu kapanmadan hemen önce, bu iki adam kendilerini ve birbirlerini kutladılar; hem yazım konusuna hak ettiği özeni gösterdikleri için hem de bir kelimenin nasıl kullanıldığına ve kullanılması gerektiğine bu kadar zaman ayırdıkları için (ikincisi için kutlayan sadece bu satırların yazarı olabilir, emin değilim.).

Ah işte bu ufak olay, beni, ilk paragrafta aklımda oynaştığından bahsettiğim konuyu ete kemiğe bürüyebilmem için heyecanlandırdı; şöyle ki eğer hayatı güzelleştirmek istiyorsak, bunu attığımız her adıma yaymalıyız. Yazı yazarken, -Baran'ın da yaptığı gibi-, emin olmadığımız an'da (ki emin olmamak da ayrı bir birikim ve cesaret ister; bilmezliğin, cahilliğin itirafıdır; helâl olsundur) sözlük ve kılavuza el atmalı, başka birinin yazdığında yanlış -olduğunu sandığı- ve anlamı bozan bir şey gören kişi hiç üşenmeyip, bana ne demeyip, omuz silkmeyip O'na görmüş olduğu-nu sandığı- hatayı göstermelidir. Bulaşığı en güzel şekilde ve tertemiz, üstelik o an'ın tadını çıkararak yıkamalı, fıstık yerken yazı yazmamalıdır. Fıstık, tıpkı diğerleri gibi, yazı yazmaya meze edilemeyecek kadar lezzetli ve faydalı bir yiyecektir. Fıstık yerken, tüm dikkatimizle fıstık yemeliyiz, böylece bir sonraki adımda tüm dikkatimizi yazıya verebiliriz. Aksi takdirde süreçler birbirine karışır ve birbirine karışan süreçlerde, karışmış olan iki -ya da daha çok- parçanın hiçbirini tam olarak algılamayız.

Yazıya, yaptığımız şey her ne olursa olsun, onu büyük bir dikkat ve özenle yapmamızın gerekliliği savıyla girdim ve bu beni, an'da kalarak tek bir şey yapmanın, o şeyin hakkını verebilmek için pek önemli olduğu savını da masaya sürmeye getirdi. Hangisinden ilerlemeli... Galiba birincisiyle, çünkü sanırım ikincisine -bir şekilde- daha çok yer verdim önceki yazılarımda.

(Önceki yazılar deyince de konudan beni uzaklaştırabilme riski büyük olan bir üçüncü konu zihnimde belirdi: Ben yazıyorum yazıyorum, sonra yazdıklarımı unutuyorum, çok garip! Dönüp okuduğumda bunu ben mi yazdım yahu diye şaşırıyorum falan. Ama yok bu tuzağa düşmeyecek, bu kısmı kocaman parantez içine alacak ve onu -en azından şimdilik- çekmeceye kapatacağım. Hatta ve hatta, kendiliğinden açıp çıkmasın diye çekmeceyi kilitleyecek, anahtarı ise çizgi filmlerde kötü adamların yaptığı gibi hop mideye indireceğim. Tabii ki o anahtar sindirilmeden çıkacak ve zamanı gelince çekmece açılacak ama en azından şu yazı bitene kadar, <ki bence çok hızlı bir şekilde sona geleceğim> kafamı karıştırmasına müsaade etmemiş olacağım.)

Birincisiyle devam ediyorum. Ne yapıyorsak onu en iyi şekilde yapalım diyorduk, hakkını verelim diyorduk, tadını çıkaralım diyorduk, süreci yaşayalım diyorduk, kendimizi izleyelim diyorduk (ve yine ikinciye uğruyorduk, neyse kardeş kardeş gitsinler madem).

Haklar parçalanamaz, bütündür; özgürlük parçalanamaz, bütündür; keyif parçalanamaz, bütündür. Bunların hepsinin tutulacak bin tane yeri vardır ve içimizden neresi gelirse orasından tutmalıyız. Ama tuttuğumuzu iyi tutmalıyız, o deyimde olduğu gibi koparmalıyız değil ama sımsıkı tutmalıyız; öyle ki o tuttuğumuz, dünyanın en önemli eylemi veya oluş hâli gibi davranmalı, tam da öyle yaşamalıyız. Çünkü o tuttuğumuz, o anki biz için dünyanın en önemli eylemi veya oluş hâlidir, aksi takdirde gidip başka bir şey tutardık. Kaldı ki öyle değilse bile, yani o tuttuğumuz dünyanın en önemli eylemi veya oluş hâli değilse bile, o an O'nu tutuyoruzdur ve gerek kendimize gerekse dünyaya verebileceğimiz en büyük armağan, tam da o an tuttuğumuz şeyle kurabileceğimiz en güzel, en gerçek, en yüce ilişkidir.

Daha güzelini şüphesiz ki verebilirsin: O zaman git ve bunu yap; ama yapmıyor ya da yapamıyorsan, kal ve yaptığını en iyi yap. Komşuna günaydın de, hatır sor, şaşırsın!, yemeği en güzel duygularla ve keyifle hazırla, bulaşıkları da aynı keyifle yıka, kitabını tüm benliğini vererek oku ve özümse (mümkünse bu yazıyı da öyle; madem bu uzun ve tumturaklı cümlelere bu kadar alan açtın, hakkını ver); kırsaldaysan ormanı çek içine, şehirdeysen oradaki olanakların tadını çıkar (kasabada isen bence işin zor ama o başka konu); aktivistsen durdurduğun ya da yavaşlattığın her proje kâr, bunu unutma; allah esirgesin ama hâlâ siyasetten medet umuyorsan elinden geleni ardına koyma, siyasetin de hakkını ver, artık kulis mi yaparsın naaparsın, bilmem.

Kendine dönmek istiyorsan dön ve en dibine kadar bak kendine, göreceklerinden korkmadan, durmadan, kaz kazabildiğin kadar, kendini bil (nosce te ipsum), cüret et buna. Yavaşla, daha da yavaşla, huzuru ara, huzuru bul, sonra saç onu ve zamanla huzurun kendisi ol, başkenti ol! Bedenine dikkat et, gözet onu; yoga yap, çigong yap, iyi beslen; işte ne gerekiyorsa o...

"de"lerin, "da"ların, "ki"lerin yanlış yazılışına mı taktın, bıkmadan düzelt; günde bir kişinin doğru kullanımını sağlasan, her gün -belki- onlarca kişinin birbirini bir tık daha iyi anlamasına yardımcı olursun; birilerinin "kadın" yerine "bayan" demesi seni yerinden hoplatıyorsa düzelt, her seferinde düzelt, ama mümkünse kızmadan, sinirlenmeden, cinlerin tepene çıkmasına fırsat vermeden ve bunların, senin başkalarının tepesine çıkmana izin vermeden düzelt.

"Şu zor ve aşırı kritik günlerde bunları mı yapıyorsun/düşünüyorsun/okuyorsun?" diyen dış sesleri ve daha da önemlisi aynı şeyleri acımasızca bıdırlayan iç sesini kısmakla kalma, sonuna kadar kapat. Ne ses kısması, stop'a bas ve tamamen durdur, yok et, sil, iptal et! Şu zor ve aşırı kritik günlerde içinden ve elinden ne geliyorsa onu yapıyorsun ya, ah işte onu dikkatle ve en iyi şekilde yap. Ola ki şu zor ve aşırı kritik günleri atlatmamızı sağlayacak başka bir şeyler yapma imkân ve şansına kavuşursan gidip onu yaparsın zaten; dert etme.

Görmezden gelme, kaçma, yokmuş gibi yapma ama kabul et ve yapacağını yap gitsin.

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık iletmek istersen bana ulaşır mısın?

emreertegun@gmail.com

11 Ocak 2017 Çarşamba

para - 7

Başta güzide ülkemizde ve sonra da dünyada her şey allak bullak gidiyor (en azından öyle görünüyor) ama ben yine bütün bunlar yokmuş gibi para yazmaya devam ediyorum. Şu an için yapabildiğim bu zira, gündelik siyasette kaybolmadan, "olan"a ışık tutmaya çalışmak ve kendimce "olması gereken"e bakmak. Bugünün genel perspektifinden bağımsız bir şekilde düşünmeye, yazmaya devam etmek...

Serinin ilk altı bölümü için önceki yazılara bakabilirsiniz. Mesela ilk yazı burada.

***

Bugünün konusunu sabah gözümü açar açmaz zihnime doluşan bir takım kelimeler belirledi. Dersimiz: (Yine) Para, Konumuz: Uzmanlaşma, mülkiyet ve etkileri.

Çok eskilerde her şeyi herkes birlikte yapıyordu; birlikte avlanılıyor, birlikte yiyecek toplanıyor ya da birlikte yetiştiriliyor, birlikte üretiliyor, birlikte de tüketiliyordu. Sonraları, yerleşik hayatlar ortaya çıktıkça mülkiyet ve uzmanlaşma gibi kavramlar belirmeye başladı. Mülkiyet, muhtemelen bugünkü kadar katı olmasa da "bizim" yerine "benim" kavramını getirmeye başladı, uzmanlaşma ile ise artık herkesin her işi birlikte yaptığı düzenden birilerinin bazı işleri daha iyi yaptığı ve buna yöneldiği bir düzene geçilmeye başlandı.

Önceleri, birbirine bağımlılıktan ziyade zaten bir olma, her şeyi -verili olarak- birlikte yapma, her şeyin herkesin olması söz konusu iken; sonraları birbirinden nispeten bağımsız yaşayan, üreten, yiyen içen ve zamanla da para ile alışveriş yapıp kendi başlarının çaresine bakan ailelerin oluşturduğu toplumlar ortaya çıkmaya başladı. Geniş aileler küçüldü, çekirdek ailelere dönüştü.

Son düzlükte bu gidişi iyice coşturan ise, sanayi devrimi, daha da uzmanlaşma gerektiren ve fabrikalarda herkesin işin ufacık bir parçasını gerçekleştirdiği üretim bandı sistemleri oldu. Bu süreçler, Yeşil Devrim'le birlikte tarıma ve bu süreçte diğer tüm üretim alanlarına yayıldı.

Karmaşık üretim süreçlerinin kaçınılmaz kıldığı uzmanlaşma arttıkça, kişilerin üretim faaliyetleri belli bir iş kolunun belli bir alanında sıkışıp kalmaya başladı ve çok kısa bir süre önce birçok ihtiyacını kendisi karşılayabilen insanların yerini, üretim bandında görevini yapıp bunun karşılığında belli bir miktar para kazanan ve bu para ile ihtiyaçlarını satın alan insanlar aldı. Bilgi ve beceriler hızla yitirilmeye başlandı ve bu da bizleri dev sisteme bağlı tüketiciler hâline getirdi. Buna bir de bireyselleşme isteğimizdeki ve özgürlük talebimizdeki yükselmeyi eklediğimizde hızla bugünkü duruma gelmiş olduk. Çekirdek aileler de bağımsız bireylere, pardon, tüketicilere dönüştü yani.

***

İşler yolunda gittiği sürece, yani işlerimiz ve maaşlarımız bizi terk etmediği, kazandığımız para, istek ve ihtiyaçlarımızı iyi-kötü karşıladığı sürece bir sıkıntı yok gibi görünüyor. Lakin durum pek öyle değil. Hem bu koşullar gerçekleştiği sürece de aslında büyük resimde sıkıntı olduğu için hem de kaldı ki bu durum herkes için güllük gülistanlık devam etmediği için.

İşler yolunda gittiğinde bile aslında büyük resimde yolunda gitmiyor. Zira büyümek zorunda olan ekonomiler nedeniyle doğal kaynakları ve çalışanları tarumar etmek, tüketmek, suyunu çıkarmak, -the- sistemin yapmak durumunda olduğu bir şey. Bu, sınırlı kaynakları tüketiyor, atmosferi ve tüm doğayı katlediyor, insanların ve gezegendeki diğer canlıların, toprağın, denizin ve havanın canına okuyor, her geçen gün nesli tükenen yeni türler duymamıza neden oluyor. Görünen ve söylenen o ki ciddi bir paradigma kayması olmadığı takdirde, çok uzak olmayan bir gelecekte insan ırkı da dünyadaki varlığına elveda diyebilir. Ki bazı uzmanlara göre bu kayma olsa bile şimdiden çok geç kaldık. (Yukarıda iki cümle ile özetlemeye çalıştığım sürece dair sevimsiz gerçeklere, basit bir taramayla internetten kolayca ulaşabilirsiniz.)

İkincisi, birçoklarımız için kısa vadede de işler yolunda gitmiyor. Tüm dünyada ve ülkemizde çok ciddi işsizlik oranları görünüyor, çalışabilenlerin ciddi bir kısmı pek de hayatın keyfini çıkarıyor gibi görünmüyor, çalışmayanlar zaten pek zorda. Özellikle genç işsizlik oranları çok yüksek, eğitimli gençler için de aynı şey geçerli. Maddi ve manevi büyük yatırımlar yapılan üniversite mezunlarının çalışamamaları veya asgari ücret ya da bunun biraz üstünde maaşlarla çalışmaları gayet sıradan bir olay; şehirler kirli ve güvensiz, hayatlar tatsız ve tuzsuz...

Çözüm ne? İhtiyaçlarımızı nasıl karşılayacağız? 

Ekonomik olarak üstte olanların her geçen gün daha fazla kazandığı, altta kalanın canının çıktığı ve aradaki uçurumun günbegün arttığı bu düzende nasıl ayağa kalkabileceğiz? Önermediğim, bana göre ne kişilerin ne de bütünün hayrına olan çözüm, daha çok para kazanmanın, sistem içinde başının çaresine bakmanın yeni yollarını aramak. Özetle, piyasayı büyüterek bundan pay almaya gayret etmek ya da başkalarının paylarından tırtıklamaya çalışmak. Şu an zaten çoğumuzun yapmaya gayret ettiği bu ve hem bizleri hem de gezegeni getirdiği durum ortada. 

Önerdiğim ve uygulamaya çalıştığım üç şey var: Birincisi küçülmek ve daha azla yetinmek, ikincisi tükettiklerimizi üretme aşamasına geçme yolunda adımlar atmak, üçüncüsü ise topluluklar oluşturmak. İlk ikisi paraya olan ihtiyacımızı azaltıyor; üstelik üçüncüsüyle birlikte hayatı çok daha keyifli bir hâle getiriyor.

Birincisi, söylemde daha azla yetinmek olarak dile gelse de aslında az'ın çok olduğu tuhaf bir denklem var. Daha fazla'nın, daha çok'un hiç de göründükleri gibi "çok" olmadıkları, çok'a sahip oldukça doyumsuzluğun da büyüdüğü ve asla tatmin olunmadığını hepimiz biliyoruz sanırım. Oysaki daha az ürün, daha az meta, daha az tüketim bize çok daha fazla zaman, çok daha fazla kendimizle kalabilme ve kendimiz olabilme, daha fazla keyif, daha fazla dostluk, daha fazla insan olma deneyimi sunuyor. Üstelik daha az tükettiğimiz takdirde daha az paraya ihtiyacımız olacağı için paraya erişme yolunda kendimizi daha az tüketeceğimiz, belki buna bile gerek olmayan bir yaşam bizi bekliyor.

İkincisi daha çok üretmek. Azalttığımız tüketim sayesinde azalan para ihtiyacımızı daha da aşağıya çekecek olan, kalan tüketimimizi yavaş yavaş kendimizin karşılayabildiği hayatlar kurmak olabilir. Bunun için aklıma gelen ilk kalemler, -tabii ki- gıda üretimini, temizlik ürünlerini, ufak tefekle başlayan eşya üretimini kapsıyor. Tabii ki bu konuda tercihlere, yönelimlere ve ihtiyaç durumumuza göre, herkes işi başka yerlerinden tutabilir veya bazılarımız hepsinde birden aynı anda adımlar atmaya çalışabilir. Tüm bu kalemler, bizim paraya olan gereksinmemizi azaltacağı için, üretmek, bir nevi para basmak gibi aslında. Önceden satın aldığımız şeyleri üretebilmek, bu şeylere erişmek için başka işler yapıp para kazanma gerekliliğinin yerine geçiyor zira. Tükettiğini üretebilmenin, ürettiğini tüketmenin hazzı ise zaten bambaşka bir şey, hâlâ istediğim seviyelerden uzak olsam da deneyimlediğim kadarıyla harika olduğunu söyleyebilirim. Çok kısa bir zaman dilimi (birkaç on yıl) içinde bu zevkten böylesine uzaklaşmış olmamız ise epey şaşırtıcı bir durum.

Bir de bunları topluluklar olarak yaptığımız takdirde, bu süreç hem daha kolay hem de çok daha keyifli olacak. Bu topluluklar; dayanışmayı, birlikte üretmeyi, birbirimiz için bir şeyler yapabilme güzelliğini, birbirimize yaslanabilmeyi ve birbirimizden öğrenmeyi mümkün kılacak şekilde hayata geçirilebilirse hayatlarımız çok daha şenlikli olacak.

Sonuç olarak tüm bu üretebilme ve paraya daha az ihtiyaç duyma durumları, bizleri dış şoklara karşı daha sağlam kılacak. Dünyadaki işsizliğin artması veya azalması, döviz kurlarındaki belirsizlik, devletin belli sektörleri desteklemesi veya desteklememesi ve -doğa olayları ve iklim haricindeki- diğer dışsal faktörler önemlerini yitirecekler. Üstelik siz de ben gibi devletin varlığıyla, hele ki harcama kalemleriyle (askeri harcamalar, doğa katleden büyük yatırımlar, güvenlik harcamaları, diyanet vs.) ilgili sıkıntı duyuyorsanız, ödeyeceğiniz vergi gittikçe azalacak ve istemediğiniz dünyaları daha az besleyeceksiniz. Tam bir kazan-kazan-kazan durumu yani. Hangi açıdan baksanız kazandığımız, çok daha keyifli ve kendimizle çok daha tutarlı bir yaşam. Kaybeden tek şey sistem oluyor, ki artık bunun da zamanı geldi. Hatta kaybetmek de demeyelim, eski sistemin kompostlaşarak özlediğimiz hayatlara dönüşmesi diyelim.

Velhasıl, parayı güzel giysilerle giydirmek* istiyorsak, bana göre şu sıralar yapabileceğimiz en iyi şey, onu kendi üretimimizi yapabileceğimiz alanlara, hayatlara gömmek; gömdüğümüz yerden filizlenen yeni becerilerimizi, boşa çıkan zamanlarımızı, yaşama sevincimizi sürdürmek, bunları döngüye sokmak. Her mevsim bunlardan tohum almak ve yaymak, zamanı geldiğinde yeniden ekmek, kendimizi, birbirimizi ve bütünü beslemek... Uzmanlaşmaya olan yolculuğumuzu tersine çevirmek ve temel ihtiyaçlarımızı karşılayabileceğimiz yaşamları yeniden kurmak, kabileden çekirdek aileye, oradan da tüketicilere giden yolculuğu tersine çevirip -bana göre bize pek bir faydası olmadığı için ara kademeyi, yani çekirdek aileyi de atlayarak- yeniden kabilelere dönmek**, yiyeceği de aletleri de neşeyi de dostluğu da birlikte ürettiğimiz yaşamları kurmak...


* Bu kavramı serinin dördüncü yazısında kullanmıştım.

** İlksel kabileleri taklit eden bir geri dönüşten değil, bugünün şartlarına ve ihtiyaçlarımıza göre bizlerin şekillendireceği, her biri kendine has ve özel yeni tür kabilelerden bahsediyorum.

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık iletmek istersen bana ulaşır mısın?

emreertegun@gmail.com

8 Ocak 2017 Pazar

kaosu beklerken

"Ben, Afrika'da kanat çırpan kelebeğin, Kuzey Amerika'da yarattığı kasırgayı istiyorum. Ben kaos istiyorum!" - Bakunin
Ahkâm 1: İnsanoğlu, çoğunlukla, bardağa damla damla su eklendiğinde, taştığı noktaya kadar, olan bitene kayıtsız kalmaya meyillidir. Üstelik bardak doldukça, mucizevi bir şekilde hacmi büyür ve bu nedenle kolay kolay taşmaz.

Ahkâm 2: İnsanoğlu, tencereye atılıp yavaş yavaş ısıtılan kurbağalar gibi, olan bitenden küçük küçük etkilendiği takdirde, bir mayışma hâlinde uyuşup gider, bu uyuşmanın ölümüne yol açacağını aklına bile getirmeden. 

Ahkâm 3: İnsanoğlunun tamamına yakını, banadokunmayanyılanbinyaşasıncılık ekolüne mensuptur ve yılanın onu sokma tehlikesi hasıl olana kadar çok da umursamaz; ayrıca yılanın var olmasındaki payını görmezden gelir. Ya uzaktan izler olan biteni ya da buna bile tenezzül etmez. Bazen farkına bile varmaz bazense üç maymunu oynar.

Bütün bunların bileşkesi beni şöyle bir yere getiriyor:

Olan kötü şeyler iyice kötüye gitsin ki haklılığımız iyice su yüzüne çıksın ve bardağı taşıralım. İki yüz değil de altı bin akademisyen işinden olduğunda insanlar "neoluyooo yeaaa" diye isyan etmeye başlıyor, üç değil de iki yüz dergi-gazete, beş değil de beş yüz sivil toplum örgütü kapatıldığında, on değil de yüz elli gazeteci içeri atıldığında işin ciddiyetinin farkına varıyoruz. Yoksa olmuyor işte! Bardak taşınca olacağına dair bir garanti de yok tabii ama yine biraz umutluyum. Bu ülke 3,5 yıl önce Gezi'yi yaşadı mesela, bardağın taştığı anlardan biriydi!

Yavaş yavaş ısıtılmaktansa aniden sıcak suya düşelim ve sıçrayalım! Çalışma koşulları her geçen gün biraz daha kötüye gideceğine bir anda işsiz kalalım, trafikte her gün iki dakika fazla geçireceğimize bir gün gerçek anlamda kilitlensin ve kimse hareket edemesin, ekonomi yavaş yavaş kötüye gideceğine, ekolojik sürdürülemezlik sürdürülmeye çalışılmaya devam edeceğine kocaman bir kriz yaşayalım. Her ne olacaksa hızlansın, ani sıçramalar görelim ve bu ani sıçramalar bizi de yerimizden sıçratsın ve titreyip kendimize gelelim.

Yılan keşke hiç olmasın ama illaki birilerine dokunacaksa da bari daha geniş kitlelere dokunsun ki huzursuzlanalım ve birlikte çözüm bulalım. Sınırın hemen öbür tarafında savaş varken vahhlanmaktan daha ileri gitmiyoruz ama bu tarafa da sıçradığında "hoopp!" diyebiliyoruz; şiddet, ülkenin doğusunda on yıllardır -tüm biçimleriyle- kol gezerken birileri tühhtühhlüyorken -ve birçoğumuz bunu bile yapmıyorken- şimdi burnumuzun dibine geldiğinde o korkuyu günbegün yaşıyoruz. Çoğu zaman ve çoğumuz için kişisel konfor & keyif > empati formülü geçerli olduğu için empati yetmiyor, ayrıca ateş düştüğü yeri yakıyor. Bu nedenle ateşe daha yakından şahit olmak ve sıcaklığını hissetmek, onu söndürmek için elbirliğiyle çalışmamızı sağlayabilir gibi geliyor. Tırsıp iyice kabuğumuza çekilmezsek tabii...

Evet, ben kaos itiyorum. Hazırlıklı değilim/değiliz ama bizi kendimize getirip düze çıkmamızı sağlayacak tek şey bu sanki; yaratıcı bir kaos. İyice dibe batmadıkça (su da ne derinmiş bu arada) oradan güç alıp geri fırlatamıyoruz kendimizi.

***

Böyle yazması kolay tabii. Yazıyı yazdıktan birkaç saat sonra, özellikle sondan bir önceki paragraftakilere bir daha baktığımda çok da iyi hissetmedim. Tabii ki hiç kimse acı çekmesin, ben de çekmeyeyim. Uyanmamız, çirkinliklerin daha da aktif bir şekilde ortaya çıkmasındansa bunlara hiç gerek kalmadan güzelliklerin yayılması ile olsun isterim. Ama bazen sabırsızlanınca "bari iyice dibe vuralım" diyen tarafım aktive oluyor ve bu tarafımı da gün yüzüne çıkarmak istiyorum.

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık iletmek istersen bana ulaşır mısın?

emreertegun@gmail.com

7 Ocak 2017 Cumartesi

para - 6

Geçtiğimiz günlerde yazmış olduğum para, para-2, para-3, para-4, para-5 yazıları için üstlerine tıklayabilirsiniz. ((;

***

Uzun zamandır aklıma takılan ve yazmak istediğim bir şey var: Mesela bir atölyeye, çalışmaya, geziye veya başka bir şeye parası olmadığı için katılamama durumları söz konusu olduğunda bir sürü insan isyan ediyor "Offf hep para yüzünden işte!". Oysaki para yüzünden değil, sende para olmadığı ve veremediğin ya da olsa bile o meblağı vermek istemediğin için katılamıyorsun. Arada ciddi bir fark var. Açıklamaya çalışayım: Bir kere, muhtemelen, bu etkinliğin yapılmasını sağlayan şey aslında paranın ta kendisi. Para diye bir şey var olduğu ve her şey, her şeye dönüşebildiği için insanlar her türlü becerisini veya üretimini herhangi birilerine satabiliyorlar ve bunun karşılığında almış oldukları parayı, yine istedikleri herhangi bir mal veya hizmeti satın almak için kullanabiliyorlar (tabii yaptıkları, para ettiği ve almak istediklerine paraları yettiği sürece, o başka mesele). Ama bir şekilde para ortadan kalksa, bu koca organizasyonun, yani sistemin yürümesi mümkün olmayacak ve -aslında bazen tam da hayâl ettiğim gibi- iyice küçülmüş hayatlar yaşamak durumunda kalacağız. Para olmadığında o konser zaten olamayacak yani. Bunun iyi veya kötü bir şey olması bir yana, bu farkı doğru anlayalım ve yakınacaksak doğru şey için yakınalım istiyorum: Para yüzünden değil, paramız olmaması yüzünden gidemiyoruz o konsere.

Hemen her türlü buluşmanın, atölyenin veya tiyatro oyununun para sayesinde dönmesine ve aksi durumda hiç olamayacağına, hemen hepsinde kontenjan sınırı olduğu gerçeği eklendiğinde ise şuraya ulaşıyorum: Ben gidemiyorsam bir başkası gidiyor, ben faydalanamıyorsam bir başkası faydalanıyor. E ne güzel! Böyle düşünmek bir süredir gayet iyi hissettiriyor bana. "Hepimiz biriz" diye atıp tutmuştum ya birkaç yazı önce, tam da o hikâye işte; benim katılamamam başka birinin katılmasına yol açıyorsa, üzülecek çok da bir şey yok sanki.

Kaldı ki son birkaç yılda defalarca tecrübe ettiğim ve çevremde de birçok örneğini gördüğüm üzere, eğer birisi bir şeye katılmayı can-ı gönülden isterse bunun bir yolunu buluyor. Bu bir etkinlikse burs imkânları olabiliyor; olmadı facebook'tan ya da bazen kitle fonlama sitelerinden yaptığı bir çağrı ile ihtiyacı olan paraya ulaşabiliyor; bu bir konser/tiyatro vs. ise davetiyeye ulaşabiliyor vs vs. Elbette ki bunlardan olumlu sonuç alma garantisi yok, istediği parayı bir saatte toplayan da bir ayda toplayamayan da olabiliyor ama bana öyle geliyor ki gerçekten istiyorsan ve gerçekten ihtiyacın varsa ve bunu samimi ve şeffaf bir şekilde aktarmayı, anlatmayı becerebiliyorsan -ve galiba bir de sonuç alacağına inanıyorsan- bir şekilde oluyor. Ama bu yollarla ama başkalarıyla...

Kendi deneyimlerim doğrultusundaki hissiyatımı paylaşayım ve bunda en ufak bir abartı yok: Şu anda, uzaya çıkmak gibi çok uç örnekler dışında, yapmak isteyip de parasızlık yüzünden yapamayacağım hiçbir şey yok gibi geliyor. Dünyanın neresinde olursa olsun, katılmak isteyip de katılamayacağım bir çalışma, görmek isteyip de göremeyeceğim bir gösteri hayâl edemiyorum. Ama öyle ama böyle, gerçekten istiyorsam bir yolunu bulurum ve giderim gibi geliyor. Gidemiyorsam, gerçekten istemediğim içindir. (Şu sıralar köyde, evimde gayet mutluyum ve hiçbir yere kıpırdayasım yok mesela. ((: )

***

Ayrıca tüm bu zorluklar ve çabalar, ilişki kurmak ve birbirimizin deneyimlerinin içine girmek için harika fırsatlar. Bir önceki yazıda paranın ilişkilenmeyi engelleyebildiği durumlardan bahsettim ama aynı para, farklı bir şekilde kullanıldığında, ilişki kuran bir enerji topu olarak da zuhur edebiliyor işte. Şu anda, tam da bu satırları yazarken jeton düşüyor bende de, şöyle ki, paranın ilişkiyi engellemesi alım-satım durumunda geçerli. Eğer bir şeyi, parasını verip satın alıyorsam (bkz. bir önceki yazı, kayık örneği), bu, ilişki kurmayı gereksiz hâle getirirken, birinin katılmak istediği bir etkinlik için ona para gönderdiğim takdirde, artık o kişinin, hayallerinin, katıldığı etkinliğin ve sonrasının bir parçası oluyorum ve aynı para, bu sefer, kolay kolay kopmaz bir bağ kurmayı sağlayan şey oluyor. Çok acayip! İki durumun müsebbibi de para ve onun pratik bir araç olması. Biri, yapılan alışverişin ruhunu öldürürken diğeri yapılan alışverişe ruh katıyor. Bu ikincisinde, ilişki kuran para, alışveriş yapanlar arasında değil, üçüncü kişi tarafından sisteme armağan olarak eklendiği için ilişki kuruyor işte. Hımm, ama muhtemelen aynı para, o kişi ve katıldığı etkinliğin hocası arasındaki ilişkiyi yine kişiliksiz hâle de getirmiş olabilir. Amanın nerelere geldik! Takip edebildiğinizi umuyorum!!

Öte yandan -az önce Burcu ile yaptığımız minik görüş alışverişinin de katkısıyla- düşünüyorum da karşılığında para verdiğim ama bunun, kurulan/kurulacak olan ilişkiyi engellemediği durumlar da oldu/oluyor. Bir önceki yaz katılmış olduğum doğaçlama tiyatro atölyesine para vererek gittim ama çok sevgili Sena Hoca'mla gayet de güzel bir ilişkilenmemiz oldu; para vermiş olmam aramızdaki ilişkinin sadece alıcı ve satıcı olarak kalmasına neden olmadı. Bunun nedenleri ne olabilir: Birincisi, parayı cebimden verecek durumum yoktu ve yapmış olduğum destek çağrısına almış olduğum karşılıklar sayesinde katılmıştım, yani benim olmayan para ile... Ama cebimden versem de çok farklı hissetmeyebilirdim sanırım. İkincisi, fiyatların makul olması idi. (Bu konu bende çok canlı ve epeydir atölye vb. şeylerin fiyatlarına dair yazmaya niyetliyim ama bakalım ne zaman yapabileceğim bunu) Makul fiyat (tabii ki son derece öznel bir durumdan bahsediyorum; bana makul gelen başkasına çok pahalı gelebilir veya tam tersi olabilir) -veya daha da güzeli gönül bedeli-, galiba, şeylerin tam olarak metalaşmasını engelliyor. (meta=ticari mal) Siz, yaptığınız güzel şeyler karşılığında makul denebilecek bir fiyat istediğinizde, sanki bu güzel şeyler az metalaşmış oluyorlar ve armağan ruhunu tamamen kaybetmiyorlar. Az metalaşma terimi, muhtemelen tarihte ilk kez şu anda kullanıldı ve yine, nesnel bir karşılığı yok. Bu, tamamen içimizde hissedebileceğimiz bir şey (makul olmak gibi, güzellik gibi) ve tabii ki kişiden kişiye değişecektir. Bunu hep cepte tutmak lâzım ki birbirimizi yargılamaların önüne geçebilelim veya en azından bunu azaltabilelim.

Burcu'yla konuştuğumuz yerden bir örnek vermek gerekirse de, -reklam yapmak gibi olmasın- Burcu'dan bir keçe patik satın alırsam ve ona 80-90 TL verirsem, bu da onla hiç ilişkilenmememe yol açacak bir şey olmaz. Çünkü ben Burcu'yu tanıyorum, biliyorum; onun ne şekilde üretim yaptığına dair fikrim var, el emeği kullanıyor, elinden geldiğince ekolojik davranmaya çalışıyor; yapacağı patik sadece bana özel olacak ve istese bile bir eşini yapamayacak vs. Bu durumda patiği para karşılığında almış olsam dahi (lütfen a'yı kısa okuyun), yapmış olduğu işe ruhunu kattığı, yani patiğin içine armağan üflediği için, bir ilişki kurulacaktır. Muhtemelen her giyişimde aklıma gelecektir ve ben de onun ruhuna üfleyeceğimdir. Bu durum elle, ruhla yapılan üretimlerde geçerli iken mağazadan aldığım üründe geçerli olmayacaktır. Tanımadığım, üstelik genellikle çok uzak coğrafyalarda birilerinin üç kuruş karşılığında ve göz yaşları ve alın teri ile üretmiş olduğu, bu ürünlerin binlercesinin dev gemilere yığılan dev sandıklarla dünyanın dört bir yanına taşındığı, kişiliksiz, birbirinin aynı ürünlerden birkaçının hasbelkader benim alışveriş yapacak olduğum mağazaya da düştüğü ve yine bu ürünlerin süreciyle ilgili hiçbir şey bilmeyen tezgahtar tarafından bana pazarlandığı bir alışverişte nasıl bir bağ kurabilirim ki! Endüstriyel ürünler, hem kişiye özel hikâyeler ortaya çıkaramazlar ve ruhsuzdurlar hem de kolektif psişemize olumsuz hikâyeler işleyerek kolektif iyi olma hâlimize sekte vururlar. Bu nedenle bağ yaratmazlar.

***

Burada duruyorum. Şimdilik... ((:


-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık iletmek istersen bana ulaşır mısın?

emreertegun@gmail.com

para - 5

Bugün, yanımızdan ayrılacak olan arkadaşlarımızı motorla kayığa kadar bıraktığım sırada köyden -pek sevdiğim- İbrahim kendi kayığıyla karşıya, Dalyan'a geçiyordu. Karşıya geliş gidiş için, bir nevi dolmuş kayığımız olduğu için, İbrahim'in bizi geçirivermesi doğru olmaz idi. Dalyan-Çandır kayıkla geçişi metalaştırılmıştır bir kere ve metalaşmış hizmet kutsaldır. İbrahim kendi kendine geçti karşıya, bizse Ferhat'ı bekledik ve beş dakika kadar sonra geçtik. Her karşıya geçiş 1 TL; yani gidiş-geliş için 2 TL veriyoruz Ferhat'a ya da Sevim Abla'ya (bir gün o, bir gün diğeri çalışıyor). Bu geçişler sonrasında karşılığını verdiğimiz için, -muhabbetimiz iyi olmakla birlikte- ilişkimiz sınırlı kalıyor. Oysaki İbrahim veya bir başkası bizi geçirmiş olsa, hele ki bu birkaç kere tekrarlansa, bu kişilere bir güzellik yapmak, karşılık vermek isterim(z). Ya bir gün yapmış olduğum ekmekle onları ziyarete giderim ya çocuklarına minik bir şey alırım/yaparım vs. Çünkü birbirimiz için yaptıklarımız, yarattıkları şükran duygusu ve karşılık verme isteği nedeniyle ilişki kurmamıza yardımcı olur. Para kullanılan bir alışverişte ise bu ilişki kurulamaz -ya da en azından kurulamayabilir. Para ilişki kurmayı yasaklıyor değil ama kurulmasını gereksiz hale getiriyor. İlk yazıda yazdığım üzere, artık kayıkla karşıya geçmek için para vermeyle ilgili bir sıkıntı duyuyor değilim, sadece bu parasal işlemin neden olduğu durumu anlatmaya çalışıyorum.

Mesela, köyde kayığı olanlar var. Sanırım en az altı-yedi tane kayık vardır, muhtemelen daha çok. Diyelim ki üç kayık köyün ortak kullanımına açılsa ve isteyen istediği zaman -o sırada geçmek isteyen diğer(ler)ini de alıp- karşıya geçse, isteyen geri dönse; bu kayıklarda bir onarım vs. olması gerektiğinde elbirliğiyle yapılsa, yine, ilişki kurmak için bahaneler artar. Lâkin mülkiyet denen kavram nedeniyle, ben karşıya geçerken oradan Ahmet'in kayığını alamıyorum. Çünkü o kayık Ahmet'in ve bu kayığın tüm hakları Ahmet'in. Sorsam belki verir ama belki de söylenir "Alsa ya kendi kayığını" veya "Verse ya 2 TL'yi" diye. Ben bu riske girmek istemem, Ahmet beni kabul etsin ve yargılamasın isterim. Paşa paşa veririm iki liramı. Ya da bir gün gider kendi kayığımı alırım. Ohh, istediğim gibi geçerim. Ama ben de Fatma Abla'yı -çok istesem de- geçiremem, çünkü dolmuş kayık var.


***
Bu bir yazı dizisi oldu kendiliğinden. para, para-2, para-3 ve para-4 yazılarına üstlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz. :))
***

Kendine yeten küçük kabilelerde paraya ihtiyaç yoktu. Herkes yapmak istediğini ve yapabildiğini, hadi çok da romantik olmayalım, muhtemelen üstüne düşen görevleri yaparken; toplanan bitkiler, avlanan hayvanlar, yapılan ufak tefek aletler ortaktı ve en azından bugünkü dağılıma nazaran daha adilane paylaşılıyordu.

Özellikle avcı toplayıcılarda, zaten mülkiyet diye bir şey yoktu ve hayat gündelik olarak, temel ihtiyaçlar çerçevesinde akıp gidiyordu. Para zaten yoktu da şeyleri biriktirmek veya sahiplenmek de söz konusu değildi; hem ortada icat edilmiş pek bir şey yoktu hem de sürekli hareket halinde olunduğundan, taşıma ile uğraşmak hiç akıllıca değildi ve büyük oranda şeysiz yaşıyorlardı.

Paranın yokluğunda, sende fazla olanı vermek -yardım etmenin verdiği güzel hisler bir yana- en akıllıca seçimdi. Verdiğin zaman itibar sahibi olurdun, daha çok verirsen daha çok itibar gelirdi. Vermek, itibarın yanı sıra güven içinde hissetmeyi de sağlardı. Zira bugün sende varken fazla olanı verirdin, yarın ihtiyacın olduğunda bu itibar senin sigortan olurdu. Şimdiki gibi sigorta şirketlerine gerek yoktu.

Paranın yokluğunda, fazla olanı vermek akıllıca olduğu gibi vermemek zaten çok saçma bir seçim olurdu. Misal 100 kilogram patatesin varsa, bunun hepsini yemek mümkün olmaz ve patates -ne kadar dayanıklı bir sebze olsa da- zamanla çürür. Günümüzdeki deyimiyle "yabana gideceğine" bir insan kardeşine, -ya da köyden bir deyimle- müslüman kursağına gitmesi daha makul. Yaban yiyeceğine insan yesin... Para öyle değil tabii, saklanabilen bir şey; hatta saklarken artabilen bir şey. İlk yazıda yazmıştım, doğada bir örneği daha yok bunun ve tüm saçmalığın kaynağı paranın bu özelliğinde, yani faizde! Ama şimdi bu konuya -yine- girmiyorum.

Lewis Hyde'ın muhteşem kitabı Armağan'dan öğrendiğim üzere, uzun zaman önce Yahudilerin iç ilişkilerinde para kullanılmazdı. Herkes kardeşin olduğu için birine bir şeyi bir karşılık bekleyerek vermek olacak iş değildi; kabile içinde ticari faaliyet olmazdı. Parayı kullanırlardı ama dışarı ile olan alışveriş ilişkilerinde. İçeride her şey herkesindi. Hyde'ın deyimiyle, topluluk sınırları içinde dişil mülkiyet hâkimken ve armağanlar sürekli olarak topluluk içinde devinirken, kabile sınırında, yani dış ilişkilerde eril mübadele kuralları geçerli oluyordu.

***

Para, ilişki kurmaya gerek olmamasını sağlar ve çoğunlukla şükran duygusuna yer bırakmaz. Tam da bu ruhsuzluğu çok tehlikelidir. Alışverişi kolaylaştırma açısından çok faydalı iken "parası neyse veririz" anlayışı pek sevimsizdir. Ürünü, hizmeti alırız (satarız); parası neyse veririz (alırız) ve konu kapanır; ilişkiyi sürdürmek için bir şey yapmamıza gerek yoktur. Minnet borcu yoktur çünkü. Aksi durumda ise, yani parayı kullanmadığımızda, bizim için bir şey yapan birine şükran duygumuzu ifade etmek isteriz. Komşunun vermiş olduğu kekin tabağını boş geri ver(e)mez, yapmış olduğumuz turşudan koyuveririz mesela.

Verecek karşılık bulamadığımız zamanlarda ise bu durum sıkıntı yaratabilir. Bkz. alma verme dengesi. Bunu köyde yaşıyoruz. Sebze, yumurta gibi ürünleri üretme konusunda bizden -doğal olarak- çok daha ileride olan komşularımız zaman zaman kocaman bir kabak, üç yumurta, beş altı tane patlıcan veya birkaç yüz gram ceviz tutuşturuveriyorlar elimize. Bilgi olarak da -yine doğal olarak- bizden çok ileride oldukları için baklayı ne zaman ekeceğimiz, bahçenin etrafını neyle çevirebileceğimiz gibi bilgileri yine onlardan alıyor, bunla da kalmıyor, zaman zaman bizde eksik olan bahçe aletlerini ödünç istiyoruz... Tüm bunlara karşılık vermekte ise zorlanıyoruz. Yukarıdaki başlıklarda zaten bizden alabilecekleri ya da öğrenebilecekleri pek bir şey yok, bunun dışındaki başlıklarda da bizim yaptıklarımız onlara çok hitap etmiyor. Yaptığımız yemekleri çok beğenmiyorlar (az biraz deneysel takıldığımız için), ekşi mayalı ekmeği tercih etmiyorlar, onlara kıyasla iş bilir olmadığımız için bizden pek iş de rica etmiyorlar/edemiyorlar. Yazdığımız bir yazı veya kitap veya hayâl ettiğimiz dünya da pek ilgilendirmiyor onları. Bunların istisnaları olmuyor değil ama alma-verme dengesinde ibre epey kaymış durumda ve bu durum, zaman zaman zorluyor bizi. Gerçi alıştık da bir yandan.

Öte yandan minnet borcu uzun vadeye yayılabilen bir şey. Şimdiye kadar çokça kaymış olan ibre yarın bir gün -koşullar değiştiğinde- dengeye gelebilir ama gelmezse de gelmiyordur. Biz yardıma, desteğe hep açık olduğumuzu paylaşıyoruz; ötesi elimizden gelmiyorsa yapacak bir şey yok. Ama mesela tüm bu destekler, ufak tefek ürünler vs. karşılığında para veriyor olsak bunu hissetmezdik ve ortaya sadece ticari ilişki çıkardı. Aynı kişilerden satın alıyor olduğumuz sütte veya zeytinyağında durum bu mesela.

Kendi adıma, minnet ve şükran hissiyle yaşamaktan sıkıntı duyuyor değilim. Lakin insanların çoğu bu hisle yaşamaktansa parası neyse vermeyi tercih ediyorlar. Birilerine ihtiyaç duymanın, onlara borçlu kalmanın olumsuzlandığı bir dünyada yaşadığımız için bu çok olağan. Yaşasın kocaman egolarımız!

Bahsettiğim komşulardan Nuri Amca mesela, bir gün boktan bir iş rica etmişti benden; Mustafa Abilerin bahçesinden bir miktar inek bokunu kürekleyip traktöre aktarmak gerekiyordu. Galiba en çok iki saatlik bir çalışmanın sonunda işi bitirdik, gübreyi Nuri Amcaların bahçesine yığdık ve Nuri Amca bana para verdi. Para almak aklımın ucundan bile geçmemişti oysa. Üstelik alt alta koysak, o güne kadar onlar bize beş birim güzellik yaptılarsa biz onlara bir birim güzellik yapmışızdır ve iki saatlik bir çalışma, aramızdaki durumu mümkün değil dengeye getiremez, haklarını ödememizi sağlayamazdı. Ama işte, Nuri Amca, tüm itirazlarıma rağmen zorla sokuşturdu cebime -yanılmıyorsam- 35 lirayı. Bunu niye yaptığını uzun uzun düşündüğünü sanmıyorum ama muhtemelen farkında olmasa da borçlu kalmamak için yaptı.

Parası neyse veririzin ilişki kurmayı gereksiz hâle getirmesinden başka, kötü -bulduğum- iki yanı daha var. Birincisi, bir şeyin parasının, yani fiyatının piyasa koşullarınca belirlenmesi ve ortaya çıkan fiyatların adalet kavramına çoğunlukla çok uzak olması; ikincisi ise paranın alışverişi kolaylaştırması ve neyin, nereden ve ne şekilde geldiğiyle ilişkimizin kopmuş olması nedeniyle, aldığımız ürünün içinde saklı olan göz yaşının, kötü ve riskli koşullarda çalışmaların, doğa katlinin farkında olmamamız.

Özellikle ikincisine bir önceki yazıda doğrudan değindim; birincisine ise ilk yazıda kısmen. Orada da şunu demek istiyorum: Gerçekten ihtiyacımız olan ve bizler için olmazsa olmaz olan şeylerin fiyatlarının (en çok da yiyecek) ihtiyacımız olmayan ya da daha az ihtiyacımız olan birçok lüks malın fiyatlarının çok altında kalması. Mesela buradan İstanbul'a gitmek için otobüs firmasına vermek gereken 100 TL ile aynı kişinin en az on günlük gıda alışverişinin yapılabiliyor olması bana çok acayip ve yanlış geliyor. Çünkü fiyatlar piyasada, arz-talep ilişkilerine göre belirleniyor ve burada adalet, mantık gibi şeyleri aramaya kalkmayın hiç, zira bulamazsınız. Bir şeyin miktarı (arz) artınca fiyat düşer, azalınca ise yükselir. Bir şeye olan talep artınca, bu şey dünyanın en gereksiz şeyi bile olsa, fiyatı yükselirken; aynı şeye olan talep azalınca fiyatı düşer. Bu sistemde para kazanabilmek için, mesela nar para ediyor diye yüzlerce nar ağacı dikersin, o narlar büyüyene kadar narın popülerliği azalır (talep düşer) ve/veya binlerce çiftçi daha yüzlerce nar ağacı diktiği için arz artıverir, nar artık para etmez ve ağaçları kesip portakal dikmeye kalkarsın. Ama on sene sonra portakal yerine avokado dikmiş olmak isteyebilirsin.

Arz talep dengeleri ve şişen fiyatlara daha iyi örnek arazi ve özellikle şehirlerdeki absürt konut fiyatları. Ama bunlar da başka bir zamana kalsın. Zaten para yazdırdıkça yazdırıyor.

Aynı gün devamı geldi: para - 6

-----------------------------------------

Blog yazarının üç notu: 

1 - Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi "Yeni"ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana. 

2 - Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 - Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık iletmek istersen bana ulaşır mısın?

emreertegun@gmail.com