Sayfalar

5 Eylül 2016 Pazartesi

Sessizlik

Lao Tzu, binlerce yıl öncesinden bugüne, daha doğrusu tüm zamanlara sesleniyor. Zaten bir süredir, hayata dair gerçek bir şey söylemenin tek yolunun, zamandan ve mekandan bağımsız bir bilgeliğe ulaşmakla mümkün olduğunu düşünüyorum.

Konuşmadan önce düşün;
Gereği var mı?
Şefkat barındırıyor mu?
Kimseyi incitebilir mi?
Sessizliği bozacak kadar değerli mi?
fotoğraf web'den; kaynak belirsiz.

Sizce de çok fazla konuşmuyor muyuz? Sürekli kendimizi ifade etme, paylaşma, anlatma isteği... Daha fazla görülmek, daha fazla dikkat çekmek, daha fazla takip edilmek istiyoruz. Önemli olmak, kaale alınmak hemen hepimiz için çok önemli. Bunu sağlamak için de hiç durmadan düşünüyor, konuşuyor, yazıyor, çiziyor, paylaşıyoruz.

Bir arkadaşımızı yakaladığımız anda, gündelik hayatımıza dair hiç kimseyi ilgilendirmeyen detayları iletiyoruz da iletiyoruz. Muhtemelen o da aynı şekilde kendine dair şeyleri anlatıyor da anlatıyor. Çok yakın dostlar değilsek ve birbirimizi gerçekten önemsemiyorsak, pek dinlemiyoruz da aslında birbirimizi. Öyle bir derdimiz yok. Varsa yoksa anlatmak, aktarmak... Aktarıyoruz da aktardıklarımız bir kulaktan girip ötekinden çıkıyorsa boşa zaman harcıyoruz aslında. Farkında mıyız? Bilmiyorum. Bildiğim, çoğu zaman, sessizliği bozacak kadar değerli olmanın yanına bile yaklaşamayacak bilgi ve fikir kirliliklerini birbirimizin üstüne yığdığımız (ki tam da bu yüzden birbirimizi dinlemiyor olabiliriz) ve böylece zihinsel ve duygusal kirliliklerimizi durmaksızın büyüttüğümüz.

Söylediklerimizin büyük kısmı, şefkat barındırmaktan ve birilerini incitmemekten de uzak maalesef. Beslenmek isteyen egolarımızın sazı eline alıp yürümesi sonucunda, sıklıkla, ya karşımızdakini ya da -o an orada olmayan- bir başkasını incitebilecek cümleler dökülüveriyor ağzımızdan ya da klavyemizden. Konuşmadan önce düşünmüyoruz çünkü, Lao Tzu'nun süzgecinden geçirmiyoruz söylemek istediklerimizi. Geçirsek daha az konuşacak, sessizliğe daha fazla alan açacağız.

Burada sessizliğin iki ana hali geliveriyor aklıma: Dış ve iç sessizlik. Dış sessizlik, bulunduğumuz yerdeki fiziksel koşullara, yakınımızdakilerin ve kendimizin konuşma/konuşmama tercihlerine, çalışıyorsak yaptığımız işin gerekliliklerine bağlı. Şehrin göbeğinde yaşıyor ve/veya çalışıyorsak, yaptığımız iş sürekli iletişim hali gerektiriyorsa, -yaşadığımız yerden ve işimizden bağımsız olarak- biz veya çevremizdekiler çok fazla cümle kurmayı seçiyorsak, dış sessizliğe ulaşmak mümkün değil. Özellikle şehirdeyken, motorlu araçların gürültüsü, ortalıkta uçuşan milyonlarca cümle, açık olan televizyonlar, hoparlörler, iş yerindeki sesler; bunlarla kalmayıp ses çıkarmayan ama en az ses çıkaranlar kadar gürültülü olan reklam panoları, elektronik tabelalar ve daha neler neler... Kırsalda veya daha küçük, sakin yerlerde yaşayanlar için, bu saydıklarım, bir veya birkaç tık daha az bağırıyor. Ama...

Bir de iç sessizlik var ki dış sessizliği sağlamaktan ve korumaktan daha kolay değil. Ve becerebilen, bunu şehirde de becerebilirken birçoklarımız kırsalda bile buna ulaşmaktan çok uzağız. Zihinlerimiz vızır vızır çalışıyor, dur durak bilmiyor. Halbuki durmasına, hadi en azından yavaşlamasına ve bize sakin bir alan açmasına öyle ihtiyacımız var ki... Bir kısmımız bunun farkında bile değil zaten ama farkında olanlarımızın çoğunun da bu konuda başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim. Başta endişe ve korku dolu olmak üzere türlü düşünceler hiç durmadan dönüp duruyor zihinlerde, bir an bile boş kalmıyoruz çok şükür (!).

Yine birçoğumuz, en kırsaldakilerimiz ve en inzivai yaşayanlarımız dahil, sürekli olarak kendimizi meşgul tutma derdindeyiz. Hiçbir an'ımız boş kalmasın istiyoruz. Bunu yapmak şehirde zaten çok kolay ama gelişen iletişim teknolojileri sağolsun, kırsalda da, istersek bütün günümüzü ve her an'ımızı sosyal medyada fink atarak, veri kirliliği içinde kendimizi kaybederek, milyonlarca filme, diziye, yazıya, "haber"e kolayca ulaşarak geçirebiliyoruz. Sadece internet değil, tüketircesine kitap okumak ve birini bitirir bitirmez, hiçbir şekilde sindirmeden bir diğerine geçmek de farklı bir etki yaratmıyor. Dolduruyoruz da dolduruyoruz zihnimizi. Dolayısıyla da iç sessizliğe uzak düşüyoruz.

Sessizliğe ulaşmak elzem halbuki, lakin çok azımız buna kavuşabiliyor.

Yaratıcılık, korku dolu bir zihinden değil, sakin ve güven dolu bir zihinden çıkar. Bu zihne ulaşmanın yolu ise, kısmen okuyarak kısmen deneyimleyerek öğrendiğim üzere, boşluklar yaratmaktan ve an'da olmaktan geçiyor.

Kalıcı mutluluk, sürekli bir şeyler yapmaktan ve kendimizi oyalamaktan değil, durmaktan ve olanın farkında olmaktan, olanın tadını çıkarmaktan ve olanla yetinmekten geçer.

Kalıcı mutluluğa, huzura ulaşmak, gerçek anlamda yaratıcı olabilmek istiyorsak; mümkünse önce dış dünyanın, sonra da iç dünyanın sesini yavaşça kısalım. Sakinleyelim, yavaşlayalım, duralım. Sessizliğin sesini dinleyelim, durgunluğu izleyelim, gözlemleyelim. At koşturan maymun zihnimizden biraz alan alalım.

Ve gerektikçe, şefkat barındırdığı ve kimseyi incitmediği sürece, sessizliği bozacak kadar değerli olduğu sürece konuşalım. Yeri geldiğinde saatlerce, günlerce konuşalım.

--- Bu aralar "biz" diliyle, genelleyen yazılar çıkıyor; devamı da gelebilir sanki. Toplumsal konuları, kendimi ve diğerlerini gözlemleyerek oluşan, okuduklarımla da beslenen fikirleri "ben" diliyle aktarmak fazla zorlama olabiliyor. Bu nedenle bu konuda fazla zorlamaya gerek duymuyorum. ---

-----------------------------------------
Blog yazarının notu:

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki... 

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((: 

Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?

1 Eylül 2016 Perşembe

İç Barışımız

Bugün, 1 Eylül Dünya Barış Günü.

Kolayımıza geldiğinden midir, yoksa başka bir yol akıl edemememizden midir bilmiyorum, diğer tüm kavramları olduğu gibi "barış"ı da dışarıda bir yerde arıyoruz. Bizden uzakta, bizden dışarıda, insanların arasında, ortada bir yerlerde...

Bir kez iç barışımızın ne durumda olduğuna bakmayı denesek, büyük anlamdaki barışı sağlamanın ne kadar yakında ve bir o kadar da zor olduğunu fark edeceğiz. Benim tanıdığım çok az insan -o da çoğunlukla dalgalı olmakla birlikte- iç barışını sağlayabilmiş, biraz olsun huzura ermiş durumda. İnsanların tamamına yakın bir kısmı ise kendi boku dahil olmak üzere herkesle ve her şeyle kavgalı. Eşiyle-sevgilisiyle, annesi-babası-kardeşiyle, ev sahibiyle, iş yerindeki yöneticisi veya astlarıyla, trafikteki diğer şoförlerle; yağan ve yağmayan yağmurla, açan ve açmayan güneşle, esen ve esmeyen rüzgarla ve aklına gelebilecek herkesle, her şeyle... Ve en önemlisi de kendisiyle... Kendini sevmeyen, yetersiz bulan, dahası kendini, kim olduğunu ve gerçekten ne istediğini bilmeyen, istemediği duygusal ve sosyal ilişkileri sürdüren, istemediği işlerde çalışan, istemediği yerlerde yaşayan insanlarız, büyük çoğunluğumuz.

"Eşimden ayrılıcam AMA...", "İşimden hiç memnun değilim AMA...", "Bu patronu sokakta görsem selam vermezdim AMA..."lı cümleler kurarak kendimize rağmen sürdürdüğümüz hayatlarımızda iç barışımızı sağlamamız nasıl mümkün olabilir? İç barışını sağlayamayan insanlardan oluşan topluluklarda ise -kelimenin büyük anlamıyla- "barış" nasıl hasıl olabilir?

Kendimle kavgalı olduğum sürece, yakın çevremle kavgalı olduğum sürece, sokaktaki adamla, kavgalı olduğum sürece; diğer görüşteki insanlarla kavgalı olmam kaçınılmaz. Eh bu durumu biraz daha büyütünce de önce ülkelerin kendi içlerinde, sonra da ülkeler arasında barışın sağlanması nasıl mümkün olabilir ki...

Her ne kadar bu laflar biraz ayağa düştüyse de tüm kalbimle inanıyorum ki her şey ben'le, bireyle başlıyor. Benle başlayan değişim, benle başlayan iç barış bir anda toplumsal ve dünyasal barışa dönüşmüyor ama bu yola bir taş koyuyor. Büyük çaplı bir değişimin, dönüşümün gerçekleşmesi için gerekli olan kritik çoğunluğa ulaşabilir miyiz, ne zaman ulaşabiliriz, bilemiyorum. Tek bildiğim, iç huzurumuzu sağlamayan, kendimize aykırı hayatlar yaşamaya devam ettiğimiz takdirde, "barış"ı daha çok bekleriz.

Bunlara dair yazacak, detaylara inilecek daha çok şey var ama bu konularda yıllardır çokça atıp tuttuğum için bu yazıyı kısa tutmayı tercih ettim.

Dünya "İç" Barış Günümüz kutlu olsun!



-----------------------------------------

Blog yazarının notu:

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki... 

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((: 

Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?

29 Ağustos 2016 Pazartesi

Vedat Türkali

Vedat Türkali'nin eserlerini, gerek edebi yönden gerekse sol hareketin tarihini aktarma yönünden beğenerek okudum geçtiğimiz yıllarda. Uzun yaşamına pek çok önemli eser sığdırdı, ki özellikle Güven'i ayrı bir yere koyarım.

Ölümüne üzülmek yerine, yaşamını, eserlerini kutluyorum. İyi ki teşrif etmiş dünyamıza.

Yolu ışıklı olsun.

9 Ağustos 2016 Salı

gerçeğin peşinde

Birçoklarımızın, dünyayı, karşıtlıklar çerçevesinde gördüğü aşikar.  Siyah-beyaz, güzel-çirkin, doğru-yanlış gibi zıtlıklar hayatımızın her köşesine sızmış durumda. Siyahla beyaz arasında grinin sonsuz tonu olduğunu, güzel ve çirkinin son derece göreceli yaklaşımlar olduğunu, doğru ve yanlışın ötesinde bir yerde buluşabileceğimizi pek aklımıza getirmiyoruz çoklukla. Hep bir tarafta duruyoruz ve taraf olmadığımızda bertaraf oluyoruz (ya da olacağımızı sanıyoruz).

Bunların ötesine geçmeye çalışmak ise benim hayat yolumun en önemli parçalarından biri. Yukarıda söylediklerim gibi değil de başka türlü bir yaklaşımla yaşamaya gayret ediyorum . Kemikleşmiş fikirlere, ideallere tutunmamayı seçiyorum; "öteki"ni öcü olarak görmemeyi seçiyorum; -insan öldürmek bile dahil olmak üzere- bütün kötü atfettiğim(iz) davranışların bir nedenle ortaya çıktığını hatırlamaya çalışıyorum; çevremdekilerin, beni doğrudan etkilemediği halde tetiklendiğim davranışlarının bana bir mesaj verdiğini ve bana düşenin bu mesaj(lar)ın ne olduklarını bulmak olduğunu içselleştirmeye çalışıyorum; en su götürmez gerçek -veya olması gereken- olarak gördüğüm şeylerin bile göreceli olduğunu içime iyice yerleştirmeye çalışıyorum.

Esnek olmayı seçiyorum. Değişkenliği, devingenliği kutluyorum. Anbean yeni bir gerçekliğin türediğini ve yapabileceğim en iyi şeyin, bu gerçekliği an'dan an'a yakalamak olduğunu düşünüyorum. Hiçbir dine, ideolojiye saplanmadan, kültürün, sistemin ve çevrenin üzerime yapıştırdığı hiçbir şeyi sorgusuz/sualsiz kabul etmeden yaşamak için farkındalığımı yükseltmeye niyet ediyorum.

Tüm bunlar için sıfırdan başlamak, her şeye yeniden -ve yeniden- bakmak istiyorum. Her davranışımı, her hissiyatımı, her düşüncemi fark etmeye, onları anlamaya niyet ediyorum. Ne kadar yorucu da olsa, gerek kendim gerekse bütün için, yapabileceğim bundan daha önemli, daha hayırlı bir iş yokmuş gibi geliyor. Dünyanın yansımasını kendi içimde görmek için bunu yapmak istiyorum. Tam bir farkındalık haline geçmek ve gerçeği kavrayabilmek için bundan başka bir yol bilmiyorum.

Amin.

Krishnamurti'den etkilendiğim ve tarafından desteklendiğimi hissettiğim doğrudur.
-----------------------------------------
Blog yazarının notu:

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki... 

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((: 

Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?

6 Ağustos 2016 Cumartesi

yeni tas, yeni hamam

Davranışlarımızın ardında, en basitleştirilmiş haliyle iki ana itki olduğunu söyleyebiliriz: Bir tanesi, istediklerimizin peşinden gitmemizi sağlayan olumlu, yani pozitif itkiler; bir diğeri ise istemediklerimizden uzak durmamızı sağlayan olumsuz, yani negatif itkiler.

Gözlemleyebildiğim kadarıyla, toplumun ezici bir çoğunluğunun davranışlarının, yönelimlerinin büyük kısmı olumsuz itkilere dayanıyor. Olumsuz itkiler; korkulardan, kaygılardan, dünyanın ne kadar boktan bir yer olduğundan, ayrılık bilincinden beslenir. Kendin dışında her şeyin sana düşman olduğu, tüm dünyaya karşı ben, başka bir deyişle ben tek siz hepiniz anlayışıyla kendi başının çaresine bakma gerekliliğinden beslenir. Savunmada kalmak (çoğunlukla savunma amaçlı saldırılarda bulunmak), kaygılı ve endişeli olmak, hep en kötü ihtimalleri düşünmek vuku bulur. Ve düşüncenin gücünün büyüklüğü çoklukla bir şekilde bizi haklı çıkarır. (Bkz. Kendini gerçekleştiren kehanet) Korkularımız, kaygılarımız hiç de boşuna değildir; dünyanın gerçekleri acıdır ve bu acılar içinde kendimizi korumaya çalışmamız akıllıcadır.

Toplumun küçük bir azınlığının davranışlarının, yönelimlerinin -en azından- bir kısmı ise olumlu itkilere dayanıyor. Olumlu itkiler; sevgiden, güvenden, aslında dünyanın ne kadar güzel bir yer olduğundan/olabileceğinden, birlik bilincinden beslenir. Her şeyin bütünün bir parçası olduğu, dünyanın senin bir yansıman olduğu ve senin de dünyanın bir yansıması olduğun, dayanışmanın mümkün olduğu bir gerçeklikten beslenir. Sakin ve dengede kalabilmek, hayata güven duymak, iyi niyetleri beslemek vuku bulur ve düşüncenin gücünün büyüklüğü yine bizi haklı çıkarır. (Yine bkz. Kendini gerçekleştiren kehanet) Güvenimiz, sevgimiz hiç de romantik saçmalıklar değildir; dünya güzel bir yerdir, burada mutlu olmak, burayı cennet kılmak mümkündür.

Genel olarak son paragrafta yazdıklarıma yakın bir yerde duruyorum lakin bütün bunlar kör ve saf bir Pollyanna olmamı gerektirmiyor. Olan biten ve istemediğimiz olaylardan, durumlardan elbette ki kaçınabiliriz, hatta kaçınmamız gerekir. Birisi size ateş edecekken, sadece iyi düşüncelerle namlunun doğrultusunda beklemek; yanan bir orman yerinde öylece çıtırtıları seyretmek; veya bir dere yatağına ev yapmak, hayata güvenden, olumlu düşünceden falan değil, aymazlıktan gelir.

Velhasıl her konuda olduğu gibi burada da dengede kalıp grinin uygun tonlarında dans etmek, yapabileceğimiz en iyi şeydir. Adımlarımızı mümkün olduğunca olumlu itkiler şekillendirsin ama korkularımızın ve diğer olumsuz itkilerin işlevini de es geçmeyelim. Bunlar sayesinde o kurşundan kaçabilir, doğal afetlere karşı önlem alabilir, gerektiğinde müdahale edebiliriz.

Gerçeklerin farkında olmak, onları oldukları gibi görebilmek, ne kadar olumlu ya da olumsuz olduklarına bakmaksızın bunları kabul etmek (elbette ki olumlu olanlar bizi daha memnun edecektir) ve adımlarımızı bu durumlardaki hislerimize, sezgilerimize göre, zekâmızı da kullanarak atmak bana doğru geliyor.

Bu arada yukarıda gerçeklerin farkında olmak dedim de gerçekler ne ola ki? Gerçekleri, yani hayatı nasıl gördüğümüz, nasıl değerlendirdiğimiz; tüm davranışlarımızı, duygu ve düşüncelerimizi şekillendirdiğinden mütevellit, çok önemli bir konu. Birkaç paragraf önce yazdığım üzere, büyük çoğunluğumuzun gerçeklik algısı olumsuzluklara dayandığı için davranışlarımızı, duygu ve düşüncelerimizi şekillendiren itkiler de buralardan yola çıkıyorlar ve sonuç ortada. Savaşlar, açgözlülük, kıskançlık, açlık, sefalet...

Başta geçim konusu olmak üzere hemen tüm konularda kendimizi hep sağlama almaya, yarını düşünmeye (çünkü yarından korkmaya), zaten her şeyden korkmaya, ötekileştirmeye, zıtlaşmaya o kadar kaptırmış durumdayız ki bu durum bizi gerçekten de korkulası, rekabet edilesi, savaşılası bir dünyaya taşıyor. Dünya bu hale geldikçe daha da korkuyoruz, korktukça daha da bu hale geliyor ve tavuk-yumurta açmazında buluveriyoruz kendimizi. Tavuk mu yumurtadan çıktı yoksa yumurta mı tavuktan? Yanıtlanması mümkün olmayan bir soru bu ve yapmamız gereken bu manasız soruyu sormak değil, bu döngüyü kırmak olmalı. Beslenme ve etik anlayışımıza göre tavuğu veya yumurtasını mı yeriz, doğaya mı salarız bilmiyorum ama bu seçeneklerden herhangi biri, açmazı beslemekten iyidir diye düşünüyorum.

Yarını unutmadan ama asıl bugüne, şimdiye baktığımız, her şeyi bir anda boşvermediğimiz ama hayata biraz olsun güvenmeyi denediğimiz, korkularımızı bir anda sıfıra indiremesek bile hiç olmazsa %50'sini evde tuttuğumuz, siyah ve beyaz köşelerden uzaklaşıp ortalarda, grilerde buluştuğumuz, olumsuz itkileri tamamen göz ardı etmemekle birlikte hayatımızın yönünü olumlu olanların doğrultusuna çevirdiğimiz; istediğimiz, sevdiğimiz, dünyaya yapmak üzere geldiğimiz şeyleri/işleri yaptığımız bir dünya neye benzerdi acaba...

Hayata bambaşka bir algıyla bakmadığımız sürece, eski hamamda eski taslarla yıkanmaya, yani debelenip durmaya, patinaj yapmaya devam edeceğiz. Halbuki yeni hamamlar inşa edebiliriz. Hadi edelim!

-----------------------------------------
Blog yazarının notu:

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki... 

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((: 

Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?