31 Aralık'ta, diş işlerim ile ilgili bir çağrı yapmıştım (bilmeyenler ya da hatırlamayanlar buraya); sonrasında olan-biteni paylaşmaya fırsat bulamadım bir türlü. Geç oldu ama güç bir durum yok; yaz gitsin.
Paylaşımım sonrasında o kadar fazla geri dönüş aldım ki neye uğradığımı şaşırdım. İletimi onlarca kişi paylaştı ve bunun sonucunda yirmiye yakın destek/öneri/fikir aldım. Bunlar arasında doğrudan diş hekimleri de var, eşi-dostu diş hekimi olan da, alternatif fikirler sunanlar da. Eksik not almadıysam, altı hekimle bire bir iletişim kurdum (bu sayı epey artacaktı ama frene basmak zorunda kaldım) ve hepsi de diş bakımımı üstlenmek istediklerini söylediler. Ve bunların birini bile yüz yüze tanımıyordum. Arkadaşımın eşi, arkadaşlarımın feysbuk'ta etiketlediği arkadaşları, yazılarımı okuyan ve ailesindeki diş hekimlerine beni yönlendirmek isteyen biri, kendi diş hekimine beni yönlendirmek isteyen ve masrafları karşılayacağını söyleyen başka biri ve daha fazlası...
Doğrudan diş hekimi yönlendirmeleriyle de kalmadı. Genel olarak paraya daha rahat erişebilmem için bana kompost solucanı yollamayı öneren ve bu solucanların ürettikleri komposttan maddi girdiye ulaşabileceğimi söyleyen bir arkadaşım; organik gıda karşılığında yardımcı olmak isteyebilecek bir diş hekimiyle beni yazıştırmak isteyen başka bir arkadaşım; tango dersi veren, diş hekimine ders vermeyi ve ondan para almak yerine benim diş tedavimi gerçekleştirmesini istemeyi düşünen başka bir arkadaşım...
Tüm bu fikirler ve destekler neticesinde Hatay'da, Ankara'da, İstanbul'da, -belki- İzmir'de ve -belki- Dalyan'da diş hekimlerine ulaştım. Zenginlik tam da bu olsa gerek; bir ihtiyacım olduğunda ve bunu paylaştığımda, destek yağma durumu... Aşırı şükür gerçekten!
Sonuç olarak, hiçbirini tanımadığım diş hekimleri arasından Ankara'daki Memduh Mazmancı'nın hastası olmaya karar verdim. Buradaki tek kriterim, o zamanki plan-programıma en uygun olan yere gitmekti; ki tam da o sıralar, Ankara ile başlayacağım bir seyahat görünüyordu ufukta. Ama tabii, Memduh'la tanıştığımda, lojistik kriterlerin çok ötesinde bir hoşlukla karşı karşıya olduğumu gördüm. Amalgam dolgulara ve kafama takılan tüm sorularıma sabırla yanıt verirken bir yandan da "Çok da büyütmemek lazım, nihayetinde ölüp gideceğiz." diyen bir adam zira; tam benim kafa işte! İşini büyük bir özenle ve şefkatle gerçekleştirdi ve tüm bu süreçte kendimi epey gözetilmiş hissettim. Sadece diş hekimliği becerileriyle değil; arkadaşlığı, sohbetimiz, felsefeleşmelerimiz ile de içimde kocaman bir yer edindi Memduh. Kendisine buradan bir kez daha teşekkür ederim. Bu arada, muayenehanesine üç kere gittim (üç dolgu), üçünde de bu hizmetine mukabil nasıl bir karşılık istediği sorusuna bir yanıt almaya muvaffak olamadım. O kadar ince bir insan ki "Belki de sen sohbetinle, hayattaki duruşunla karşılığını çoktan verdin bile." kabilinden cevaplarla kibarca geçiştirdi hep. An itibariyle sadece kitabımı ulaştırdım ona ama bir şekilde daha fazlasını da ona iletmek istiyorum. İlk fırsatta...
Haa, Memduh'a gidişim öncesinde de önemli bir kısım var aslında, ki benim için bir ilk gerçekleşti. Memduh, neye ihtiyacım olacağını önceden anlayıp ona göre randevu vermek istediği için benden panoramik diş röntgeni istedi. Araştırdığımda, bunu Fethiye Diş Hastanesi'nde veya Marmaris'te ücretsiz olarak çektirebileceğim bilgisine ulaştım. Fethiye bize daha yakın ama tam da o günlerde Datça'ya gidecektik ve geçerken Marmaris'te halledivermek istemiştim. Kazın ayağı maalesef öyle değilmiş, Marmaris'teki diş polikliniğinde o aletten yokmuş. Zaman darlığı içinde, bunu parasıyla, özel bir muayenehanede yaptırsam kaça patlar derken, Datça'da, arkadaşımın hekiminin muayenehanesinde bu cihazdan olduğunu ve 50 TL'ye çektirebileceğimi öğrendim. Bir daha Fethiye'ye git-gel; masrafı, zamanı derken değmeyecekti ve "tamam," dedim, "bu seferlik de böyle olsun." Atla deve de değilmiş nihayetinde.
O akşam Filiz Öztoprak'ın muayenehanesine gittim, cebimde elli liram. İçim de gayet rahat bu parayı verme konusunda. Yani bir sıkışıklık vs. hissediyor değildim. Ama yine de kafamın bir yerinde, o anki akışa da bağlı olarak, alternatif bir şeyler önerme fikri vardı. Yardımcısının yönlendirmeleriyle röntgeni çektirdik, sonrasında Filiz'le iki laklak etme şansı yakaladım. Önce röntgen üzerinden gördüklerini ve teşhisini paylaştı, sonrasında ise kendim için bir ilki gerçekleştirerek, diş için yapmış olduğum çağrıyı anlatmaya çalıştım; baktım geveliyorum, telefonun ekranından okuttum. "Sizle de böyle, alternatif bir karşılık ilişkisi kurabilir miyiz?" dedim; param olduğunu ama başka türlü ilişkilenmeleri sevdiğimi paylaştım, onun için fark etmediğini söyledi. O zaman ona bir kutu göndereceğimi söyledim ve bir hafta kadar sonra, içinde köyden portakallar-limonlar, yapmış olduğum bir ekmek, Begüm'ün kitapçıklarından bir-iki tane, Burcu'nun keçe işlerinden ufak bir şey vs.den oluşan ufak bir koli gönderdim ve ödemeyi bu şekilde gerçekleştirmiş oldum(k).
İnternet üzerinden muhtelif konularda destek çağrıları yapmaya çok alışkınım ama böyle bir şeyi, yüz yüze, hele ki hiç tanımadığım bir insana anlatmaya yeltendiğim ilk -ve şimdilik- tek örnek oldu bu. Çok da güzeldi valla. Harika hislerle keyifli bir alış-veriş gerçekleştirmiş oldum. Memduh'a ise hala borçluyum, o hiç beklemese de...
Diş işleri çağrısının akıbeti, işte böyleydi efendim.
Dişler de pek iyi durumda bu arada. ((:
-----------------------------------------
Blog yazarının notu:
Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki...
Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden!
Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:
Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?
Sayfalar
9 Haziran 2016 Perşembe
8 Haziran 2016 Çarşamba
"memleketimden klişeler" araştırması
Yapılan bir araştırmaya* göre, Türkiye'de bir günde, ortalama,
- 7.832 kişi, kıskandığı sevgilisine "Sana güveniyorum hayatım, ben başkalarına güvenmiyorum." deyip en başta kendine olan güvensizliğinin üstünü örtmeye çalışıyormuş.
- 4.351 kişi "Olimpos bozdu yeaaa" diyormuş.
Bu sayı 8-10 yıl kadar önce 20 binlere dayanmışmış lakin Olimpos'un bozduğu geniş kitlelerce kabul edilip yerini "Kabak bozdu yeaaa" vs.ye bıraktıkça sayı epey azalmış.
- Az önceki paragraftan devam: 9.340 kişi "Kabak bozdu yeaaa!" diyormuş.
Uzmanlar bu sayının iki ya da üç yıl artmaya devam edip 15 binlerde bir iki yıl kaldıktan sonra yavaş yavaş düşeceğini öngörüyorlar.
- 12 bin kişi, ay çekirdeği için, "Buna da başlayınca bırakılmıyor." diyormuş.
Bu, yıllar arasında en değişmeyen istatistikmiş; araştırmanın yapılmaya başlandığı 1991 yılından beri neredeyse hep aynı seviyede kalmış.
- 6.814 ebeveyn, -çoğunlukla sanatla, bazen de sporla uğraşmak isteyen- kızına/oğluna, "Yapma demiyorum, yap ama hobi olarak yap." diyormuş.
Bu istatistik biraz dramatik. 90'lı yıllarda günde 50 binlere yaklaşan sayı, bu klişenin her yerde ve sıklıkla kullanıldığı gerçeği kabak gibi ortaya çıktıktan sonra hızla aşağılara inmiş. Uzmanlara göre, bu ve türevi cümlelerin -tahmini- 4 yılı kaldı.
- 3.856 kişi, ortalama üçer defa "Her şey olması gerektiği için oluyor." diyormuş.
Bu cümle, kendi içinde anlam olarak sorunlu olmakla birlikte son yıllarda yükselen spiritüel çevrelerin sevdiği cümlelerden biri olmuş.
(Çoğunlukla aynı kişiler, kalbini açmamakla suçladıkları ve/veya fazla analitik buldukları dostlarına "Çok zihinden konuşuyorsun." diyorlarmış ve bu cümlenin de zihinden çıktığını hesaba katmıyorlarmış.)
- 5.200 kişi, şakşakladıkları ama foyaları da meydana çıkan iktidar için "Çalıyorlar ama çalışıyorlar." diyorlarmış. Bu cümle, 1950'lerden beri hep revaçtaymış ve her devrin hükümeti için itina ile kurulmuş.
- Çoğunlukla aynı kişiler (ama özellikle son dönemde), destekledikleri ve şakşakladıkları iktidarı, en köşeye sıkıştıkları anda, "Ama yol yapıyorlar." diyerek temize çıkarmayı başarıyormuş (!).
- İş hayatından sıkılan ve hak ettiğini düşündüğünü kazanamayan 19.100 kişi, "Abi aslında en iyisi emlakçı olacaksın; ayda bir ev satsan, krallar gibi geçinirsin." diyormuş. Aynı araştırmaya göre, özellikle büyük şehirlerde, her sokakta mantar gibi biten emlak ofislerinin %64'ünün temeli böyle bir sohbette açılmış.
Ve yine aynı araştırmaya göre, açılan emlak ofislerinin %55'i, iki yıl içinde sektörden çıkıyor, yerini yenilere bırakıyormuş.
- "Aslında en güzeli, bi' sahil kasabasına gidip ufak bir pansiyon açacaksın." diyen 4 bin civarında kişi oluyormuş. Bu hayal, 80'lerde turizmin geliştiği zamanlarda on binlerce kişi arasında yaygınken, turizmin rantı çoktan dağıtıldığı için yavaş yavaş yerini bir sonraki maddeye bırakmış.
- Yani: "Var ya; döneceksin köye; tavuklar, koyunlar... Sebzeni kendin yetiştireceksin. Değmez bu kargaşaya!" minvalinde kurulan cümleler, uzay boşluğunda dramatik bir şekilde daha fazla yer almaya başlamış. Geçtiğimiz yıl günde 8.233 kişi bu cümleyi kurarken, bu yıl 11 bin kişiye yaklaştığı tahmin ediliyor. Sadece beş yıl önce, bu ve türevi cümleler, günde sadece 500 civarında kişi tarafından kuruluyormuş.
- En astronomik yükseliş ise "aynen**" için vuku bulmuş. Son üç yılda iki-üç binlerden 240 binlere dayanmış ve her geçen gün birkaç bin kişilik artış gösteriyormuş. Gerekli önlemler alınmaz ve süreç bu şekilde devam ederse, allah esirgesin, 2020 yılında kişi başına günde bir "aynen" düşmesi işten bile değilmiş.
"Aynen" konusuyla ilgili yürütülen çok özel başka bir araştırma daha var ama henüz sonuçları paylaşılmadı. Ancak kaynaklarımızdan aldığımız bilgilere göre "aynen" kullanımının her %5'lik artışına, kelime dağarcığımızda %1'lik bir düşüş eşlik ediyormuş. Aradaki korelasyon üzerindeki çalışmalar ise henüz devam etmekteymiş.
- 7,500 insan kaynakları sorumlusu/uzmanı/müdürü***, iş görüşmesine gelen adaya "Yerimizi kolay buldunuz mu?" diyerek görüşmeyi sevimli ve dostane (!) bir şekilde başlatıyormuş.
- Özellikle eniştelerin favorisi olan "İki evin olacak; birinde oturucan, diğerini kiraya vericen; mis gibi yaşayıp gidicen." cümlesi ise son yıllarda kan kaybetse de günde 14 bin civarında tekrar ediliyormuş.
- Devamı gelebilir sayın seyirciler. Esen kalın.
* Araştır-San - Mart 2016
** Araştırmada, ikileme halinde kullanılan "aynen"ler (bkz. "aynen aynen") tek sayılmıştır.
*** Araştırmada, aynı soru bir günde birden fazla kez kullanıldıysa, kullanıldığı kadarı sayılmıştır.
- 7.832 kişi, kıskandığı sevgilisine "Sana güveniyorum hayatım, ben başkalarına güvenmiyorum." deyip en başta kendine olan güvensizliğinin üstünü örtmeye çalışıyormuş.
- 4.351 kişi "Olimpos bozdu yeaaa" diyormuş.
Bu sayı 8-10 yıl kadar önce 20 binlere dayanmışmış lakin Olimpos'un bozduğu geniş kitlelerce kabul edilip yerini "Kabak bozdu yeaaa" vs.ye bıraktıkça sayı epey azalmış.
- Az önceki paragraftan devam: 9.340 kişi "Kabak bozdu yeaaa!" diyormuş.
Uzmanlar bu sayının iki ya da üç yıl artmaya devam edip 15 binlerde bir iki yıl kaldıktan sonra yavaş yavaş düşeceğini öngörüyorlar.
- 12 bin kişi, ay çekirdeği için, "Buna da başlayınca bırakılmıyor." diyormuş.
Bu, yıllar arasında en değişmeyen istatistikmiş; araştırmanın yapılmaya başlandığı 1991 yılından beri neredeyse hep aynı seviyede kalmış.
- 6.814 ebeveyn, -çoğunlukla sanatla, bazen de sporla uğraşmak isteyen- kızına/oğluna, "Yapma demiyorum, yap ama hobi olarak yap." diyormuş.
Bu istatistik biraz dramatik. 90'lı yıllarda günde 50 binlere yaklaşan sayı, bu klişenin her yerde ve sıklıkla kullanıldığı gerçeği kabak gibi ortaya çıktıktan sonra hızla aşağılara inmiş. Uzmanlara göre, bu ve türevi cümlelerin -tahmini- 4 yılı kaldı.
- 3.856 kişi, ortalama üçer defa "Her şey olması gerektiği için oluyor." diyormuş.
Bu cümle, kendi içinde anlam olarak sorunlu olmakla birlikte son yıllarda yükselen spiritüel çevrelerin sevdiği cümlelerden biri olmuş.
(Çoğunlukla aynı kişiler, kalbini açmamakla suçladıkları ve/veya fazla analitik buldukları dostlarına "Çok zihinden konuşuyorsun." diyorlarmış ve bu cümlenin de zihinden çıktığını hesaba katmıyorlarmış.)
- 5.200 kişi, şakşakladıkları ama foyaları da meydana çıkan iktidar için "Çalıyorlar ama çalışıyorlar." diyorlarmış. Bu cümle, 1950'lerden beri hep revaçtaymış ve her devrin hükümeti için itina ile kurulmuş.
- Çoğunlukla aynı kişiler (ama özellikle son dönemde), destekledikleri ve şakşakladıkları iktidarı, en köşeye sıkıştıkları anda, "Ama yol yapıyorlar." diyerek temize çıkarmayı başarıyormuş (!).
- İş hayatından sıkılan ve hak ettiğini düşündüğünü kazanamayan 19.100 kişi, "Abi aslında en iyisi emlakçı olacaksın; ayda bir ev satsan, krallar gibi geçinirsin." diyormuş. Aynı araştırmaya göre, özellikle büyük şehirlerde, her sokakta mantar gibi biten emlak ofislerinin %64'ünün temeli böyle bir sohbette açılmış.
Ve yine aynı araştırmaya göre, açılan emlak ofislerinin %55'i, iki yıl içinde sektörden çıkıyor, yerini yenilere bırakıyormuş.
- "Aslında en güzeli, bi' sahil kasabasına gidip ufak bir pansiyon açacaksın." diyen 4 bin civarında kişi oluyormuş. Bu hayal, 80'lerde turizmin geliştiği zamanlarda on binlerce kişi arasında yaygınken, turizmin rantı çoktan dağıtıldığı için yavaş yavaş yerini bir sonraki maddeye bırakmış.
- Yani: "Var ya; döneceksin köye; tavuklar, koyunlar... Sebzeni kendin yetiştireceksin. Değmez bu kargaşaya!" minvalinde kurulan cümleler, uzay boşluğunda dramatik bir şekilde daha fazla yer almaya başlamış. Geçtiğimiz yıl günde 8.233 kişi bu cümleyi kurarken, bu yıl 11 bin kişiye yaklaştığı tahmin ediliyor. Sadece beş yıl önce, bu ve türevi cümleler, günde sadece 500 civarında kişi tarafından kuruluyormuş.
- En astronomik yükseliş ise "aynen**" için vuku bulmuş. Son üç yılda iki-üç binlerden 240 binlere dayanmış ve her geçen gün birkaç bin kişilik artış gösteriyormuş. Gerekli önlemler alınmaz ve süreç bu şekilde devam ederse, allah esirgesin, 2020 yılında kişi başına günde bir "aynen" düşmesi işten bile değilmiş.
"Aynen" konusuyla ilgili yürütülen çok özel başka bir araştırma daha var ama henüz sonuçları paylaşılmadı. Ancak kaynaklarımızdan aldığımız bilgilere göre "aynen" kullanımının her %5'lik artışına, kelime dağarcığımızda %1'lik bir düşüş eşlik ediyormuş. Aradaki korelasyon üzerindeki çalışmalar ise henüz devam etmekteymiş.
- 7,500 insan kaynakları sorumlusu/uzmanı/müdürü***, iş görüşmesine gelen adaya "Yerimizi kolay buldunuz mu?" diyerek görüşmeyi sevimli ve dostane (!) bir şekilde başlatıyormuş.
- Özellikle eniştelerin favorisi olan "İki evin olacak; birinde oturucan, diğerini kiraya vericen; mis gibi yaşayıp gidicen." cümlesi ise son yıllarda kan kaybetse de günde 14 bin civarında tekrar ediliyormuş.
- Devamı gelebilir sayın seyirciler. Esen kalın.
* Araştır-San - Mart 2016
** Araştırmada, ikileme halinde kullanılan "aynen"ler (bkz. "aynen aynen") tek sayılmıştır.
*** Araştırmada, aynı soru bir günde birden fazla kez kullanıldıysa, kullanıldığı kadarı sayılmıştır.
2 Haziran 2016 Perşembe
"Yeni"ye Doğru nasıl daha fazla hizmet edebilir?
Bugün, "Yeni"ye Doğru'nun facebook sayfasında, aşağıdaki cümleleri paylaştım. Buraya da almak istedim.
Herkese sevgiler...
Emre
--------------------------------------
Herkese sevgiler...
Emre
--------------------------------------
Bir ay kadar önce içimden şu cümle çıktı -ve şu anda da çok benzer şekilde hissediyorum-: "Yeni"ye Doğru, edebileceği hizmeti henüz edemedi, potansiyelinin çok gerisinde kaldı.
Öyle bir zamanda çıktı ki kitap, ülke gündemi her zamankinden de karışık sanki. Ve bu karışıklık biraz olsun yavaşlamadı aylardır.
Öyle bir zamanda çıktı ki kitap, bir gün öncesinde Ankara, birkaç gün sonrasında İstanbul bombaları patladı.
Öyle bir zamanda çıktı ki kitap, siyasi hareketlenme ve çalkantılar biraz olsun hız kesmedi.
Acaba diyorum, kitabın önünü kesmek için mi yapıyorlar bütün bunları?! :)
Şaka bir yana, tam da bunlardan dolayı kitabın daha fazla kişiye ulaşmasını, etki alanını artırmasını çok istiyorum. "Yeni"ye Doğru yolculuk yapan çok fazla insan, bunu isteyip yapamayan çok daha fazlası var. Bu kitabın, kişilerin içindeki cesareti, heyecanı ortaya çıkarmaya yardım edeceğine inanıyorum. İnanmakla kalmıyorum, gelen yorumlarda, mektuplarda bunu görüyorum. (Bir tanesini aşağıda paylaşıyorum.)
Ben sadece yazdım ve ortaya saldım; kitap benden çıktı. Zaten hiçbir zaman sadece benim olmamıştı da artık "hiç" öyle değil. Böyle hissettiğimi tüm samimiyetimle paylaşmak istiyorum.
Peki şimdi nasıl etsek de kitabın daha fazla kişiye dokunmasını, daha fazla hizmet etmesini sağlasak?
- Söyleşiler, imza günleri falan mı yapsak...
- Sizler bu tip paylaşımları daha fazla mı paylaşsanız...
- Kitabı beğenenler, bunu çevreleriyle paylaşmada daha mı cömert olsalar...
- Kargoyla gönderme konusuna daha mı yumuşak yaklaşsam...
- Ya da ne?..
- Sizler bu tip paylaşımları daha fazla mı paylaşsanız...
- Kitabı beğenenler, bunu çevreleriyle paylaşmada daha mı cömert olsalar...
- Kargoyla gönderme konusuna daha mı yumuşak yaklaşsam...
- Ya da ne?..
Ben üstüme düşeni yaptım gibi geliyor. Ara ara, içimden geldikçe bu tip duyurular yapabilir, hislerimi ifade edebilirim lakin kitapevlerinde satılmayan, herhangi bir pazarlama bütçesi olmayan "Yeni"ye Doğru'nun daha fazla kişiye ulaşmasını tek başıma sağlamam mümkün değil. Desteğe ihtiyaç var. Kimler el atmak ister? Fikirleriniz neler? Ne yapalım?
Emre
----------------------------------
Burak Dindaroğlu'nun goodreads.com'daki yorumu:
Emre'nin öyküsü, "Yeni Dünya"yı kurma işine girişmiş bir topluluğun çıkardığı en güzel öykülerden bir tanesi. Tek öykü bu değil elbette, daha onlarcası, yüzlercesi (ve benim de haberdar olmadığım binlercesi) var, ama işte, bu gerçekten de, güzellerinden biri. Okuyunca "ben de böyle bir şey yapmak istiyorum" diyenlerdenseniz [-ki bunun için Emre'nin hikayesini birebir veya çok benzer şekilde tekrarlamanız gerekmiyor elbette], -sizi tüm kalbimle temin ederim ki- şanslı insanlardansınız :)
"Başka seçenek yok"ların, "dünyayı mı kurtaracağız"ların (ve tabii ki onun kardeşi, "dünyayı böyle mi kurtaracaksınız"ların), ve tabii bir de "o iş öyle olmaz, böyle olur"ların kurduğu boğucu ağlardan sıyrılıvermenin, bir özgürleşmenin öyküsü.
Birşeyleri kontrol etmeye çalışma ve bunun yükü altında ezilmelerden, kontrolü bırakma ve kontrolsüzlüğün o muhteşem, şefkatli, kuş-tüyü-yastıklı güven duygusuna, ve bu güven duygusunun verdiği cesarete geçişin öyküsü.
Bir "iç devrim"in öyküsü. Devrimi "bekleyerek" değil, "devrimin kendisi olarak" yapmanın öyküsü.
Çok bilmişliğin sıkıcılığından, "bilmemenin" ve naifliğin güzelliklerine geçişin öyküsü.
Bir başlangıcın öyküsü.
İsterim ki çokça okunsun, ve daha da güzel yollara, daha da güzel hikayelere, daha da güzel kurtuluşlara vesile olsun.
19 Mayıs 2016 Perşembe
ekşi maya
Aveeeaaaauuuuvvvvvvvvvv
Iııııııiiiiiiaaaaaaaoooooooooo
Maaaaaeeeeeaaaauuuuuuuooooooo
Ses çıkarmayı hep sever(d)im ama bu aralar bi' başka haller var sanki. Sürekli ses çıkarmak istiyorum; bağırmak, haykırmak, vızıldamak, hışırdamak, foşurdamak, höpürdemek...
Bu, sanıyorum ki doluluktan, yani dolmuşluktan, yani dolup taşmaktan kaynaklanıyor. Zihnimin fikirlerle ve bağlantılarla, kalbimin yoğun duygularla, ruhumun başka türlü bağlantılarla yoğrulmasından ve bu yoğurmanın sonucunda oluşan hamurun mayalanarak (yanlış olmasın, ekşi maya), kabarıp kabarıp enginlere sığmayıp taşmasından kaynaklanıyor.
Hal böyle olunca kendimi ifade etmek hiç kolay olmuyor. Pek yazamıyorum şu sıralar. Pek konuşamıyorum da sanki. Ne desem, hangi kelimeleri yan yana getirsem, kendimi doğru bir şekilde, yani olduğu gibi, yani bana dair "olan"ı ifade etmeyi başaramayacakmışım gibi geliyor; ki galiba doğru geliyor.
Ondandır belki; şu sıralar, her zaman olduğundan da fazla emresel sesler (Argın'a selam olsun) çıkarmaya meyletmem. Çıkaramadığım zamanlarda ise epey engellenmiş hissediyorum. Kendimi tam olarak ifade etmekte zorlandığım için olsa gerek, hiç olmazsa özgürce ses çıkarabilmek istiyorum fakat annemlerle çıktığımız yemekte -ayıptır söylemesi- rakıyı yudumlarken ve mezeleri keyifle ağzımda gezdirirken, etraftaki masaları hiç sallamadan, garsonların ve annemlerin tuhaf bakışlarını hiç umursamadan, içimden gelen çok kocaman "ohhh"u ortalığa salamıyorum. Salıyorum ama "olan"ın çok küçük bir versiyonunu... Böyle olunca da içimde patlıyor, gaz yapıyor hafiften.
"Amaaaan, derdin bu olsun..." diyorsun belki de... Haklı olabilirsin...
...
...
Şu an zihnimde binikiyüz tane tilki geziyor ve nereden gireceğime şu an karar vereceğim.
...
...
Verdim! Hira'yla sohbet ediyorduk da geçenlerde, -bir konuda- doğrudan ve sadece benle ilgili değil ama genele dair gözlemini, düşüncelerini, -kısmen de- eleştirilerini paylaştı. Konu, fazlasıyla kişisel olan yaşanmışlıkların bloglarda, facebooklarda veya diğer sosyal medya alanlarında fütursuzca paylaşılması idi. Tabii ki bu paylaşımlar önemli bir ihtiyacı karşılamaya yönelik yapılıyor: Görülme, duyulma, fark edilme... Fakat aynı paylaşımlar, çoğunlukla ve ironik bir şekilde, bu ihtiyacı karşılamak bir yana; doymazlık, yetmezlik duygularını besliyor sanki. Buna dair muhtelif yazılara, araştırmalara rastlıyorum zaman zaman. Detaya girmeye gerek de duymuyorum, kendimi yetkin de hissetmiyorum.
Ya ben ne yapıyorum? Zaman zaman, ben de son derece kişisel olan ve aslında hiç kimseyi gerçekten ilgilendirmeyen şeyler paylaşarak insanları meşgul ediyor muyum? (Bkz. bu yazının ilk kısmı) Belki... Gerçi neredeyse hiç facebook paylaşımı yapmıyorum, twitter kullanımım ise sıfıra yakın. Bu durumda sadece blogda yazdıklarım ve mart ayında çıkan kitabım kalıyor. Bu iki mecrada, yazdıklarımın en az yarısı fazlasıyla kişisel şeylerden, kalan kısmı ise bütüne dair fikirlerimden, atıp tutmalarımdan ibaret.
Tüm bunları yazarken, zihnimde iri puntolarla yazılmış bir cümle beliriyor; feminist hareketin sevdiği ve çokça kullandığı bir cümle: "Kişisel olan politiktir." Tabii burada kişisel olan, "Dün amcamgillere gittik, yengem bir yaprak sarması yapmış, parmaklarınızı yersiniz."in ötesinde bir yer. Bu ayrımı nasıl ve ne şekilde yapabileceğimizi tarif etmem mümkün olmasa da içimde bir yerde bunu sağlıklı bir şekilde yapabildiğimi sanıyorum. (en azından umuyorum)
Kendi üzerimden devam edersem; hayatı, sistemi, kendimi ve fark edebildiğim her şeyi sorgulama hallerimi paylaşageliyorum ve bu paylaşımlar kişisel oldukları kadar politikler de*.
Bütün bunları, Hira'nın fikirlerine karşın kendimi savunmak için falan yazmıyorum. Zaten doğrudan beni eleştirmiş falan değil. Ve çoğunlukla katılıyorum da kendisine. Sadece, bu konuda da herkesin huzurunda akıl yürütmeyi seçiyorum. Yani yine kişisel bir konuyu ortalık yerde tartışıyorum ama işte, yine, kişisel olanın politikliğinin ve bir kişinin sorgulamalarının bütüne yansımasının, bütünü beslemesinin ve aynı zamanda ondan beslenmesinin de farkında olarak.
.......
İnsan, sosyal ve diğerleriyle fazlaca etkileşim içinde bir hayvan. Teknolojinin gelişmesi ve internet, etkileşimimizin hızını da yoğunluğunu da inanılmaz boyutlara taşıdı. Fikirlerin, deneyimlerin, filmlerin, müziğin yayılması hiç bu kadar hızlı, kolay ve ucuz olmamıştı. İşte tam da bu, durumumuzu hem çok kırılgan yapıyor hem de çok güçlü. Tüm bu iletişim kanallarını muhteşem bir şekilde kullanıp birbirimizden beslenmemiz, birlikte hızla büyüyüp gelişmemiz de çok mümkün; aynı kanallarla birbirimizi zehirlememiz, oyalamamız ve uyuşturmamız da.
Tetikte olursak, doğru olanı seçebilir, bütüne hizmet edecek olanı paylaşır, bize hizmet edecek olanı seçerek takip edebilir ve okuyabiliriz. Tetikte olursak, birbirimizi mayalayıp kabartabilir, içimizin iyi pişmesi için birbirimizi destekleyebiliriz.
* Burada geçen politiklik, elbette ki gündelik kısır siyasetin dışında bir yer, sayın okuyucu. Anlıyorsun, değil mi?
-----------------------------------------
Blog yazarının notu:
Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki...
Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:
Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?
Iııııııiiiiiiaaaaaaaoooooooooo
Maaaaaeeeeeaaaauuuuuuuooooooo
Ses çıkarmayı hep sever(d)im ama bu aralar bi' başka haller var sanki. Sürekli ses çıkarmak istiyorum; bağırmak, haykırmak, vızıldamak, hışırdamak, foşurdamak, höpürdemek...
Bu, sanıyorum ki doluluktan, yani dolmuşluktan, yani dolup taşmaktan kaynaklanıyor. Zihnimin fikirlerle ve bağlantılarla, kalbimin yoğun duygularla, ruhumun başka türlü bağlantılarla yoğrulmasından ve bu yoğurmanın sonucunda oluşan hamurun mayalanarak (yanlış olmasın, ekşi maya), kabarıp kabarıp enginlere sığmayıp taşmasından kaynaklanıyor.
Hal böyle olunca kendimi ifade etmek hiç kolay olmuyor. Pek yazamıyorum şu sıralar. Pek konuşamıyorum da sanki. Ne desem, hangi kelimeleri yan yana getirsem, kendimi doğru bir şekilde, yani olduğu gibi, yani bana dair "olan"ı ifade etmeyi başaramayacakmışım gibi geliyor; ki galiba doğru geliyor.
Ondandır belki; şu sıralar, her zaman olduğundan da fazla emresel sesler (Argın'a selam olsun) çıkarmaya meyletmem. Çıkaramadığım zamanlarda ise epey engellenmiş hissediyorum. Kendimi tam olarak ifade etmekte zorlandığım için olsa gerek, hiç olmazsa özgürce ses çıkarabilmek istiyorum fakat annemlerle çıktığımız yemekte -ayıptır söylemesi- rakıyı yudumlarken ve mezeleri keyifle ağzımda gezdirirken, etraftaki masaları hiç sallamadan, garsonların ve annemlerin tuhaf bakışlarını hiç umursamadan, içimden gelen çok kocaman "ohhh"u ortalığa salamıyorum. Salıyorum ama "olan"ın çok küçük bir versiyonunu... Böyle olunca da içimde patlıyor, gaz yapıyor hafiften.
"Amaaaan, derdin bu olsun..." diyorsun belki de... Haklı olabilirsin...
...
...
Şu an zihnimde binikiyüz tane tilki geziyor ve nereden gireceğime şu an karar vereceğim.
...
...
Verdim! Hira'yla sohbet ediyorduk da geçenlerde, -bir konuda- doğrudan ve sadece benle ilgili değil ama genele dair gözlemini, düşüncelerini, -kısmen de- eleştirilerini paylaştı. Konu, fazlasıyla kişisel olan yaşanmışlıkların bloglarda, facebooklarda veya diğer sosyal medya alanlarında fütursuzca paylaşılması idi. Tabii ki bu paylaşımlar önemli bir ihtiyacı karşılamaya yönelik yapılıyor: Görülme, duyulma, fark edilme... Fakat aynı paylaşımlar, çoğunlukla ve ironik bir şekilde, bu ihtiyacı karşılamak bir yana; doymazlık, yetmezlik duygularını besliyor sanki. Buna dair muhtelif yazılara, araştırmalara rastlıyorum zaman zaman. Detaya girmeye gerek de duymuyorum, kendimi yetkin de hissetmiyorum.
Ya ben ne yapıyorum? Zaman zaman, ben de son derece kişisel olan ve aslında hiç kimseyi gerçekten ilgilendirmeyen şeyler paylaşarak insanları meşgul ediyor muyum? (Bkz. bu yazının ilk kısmı) Belki... Gerçi neredeyse hiç facebook paylaşımı yapmıyorum, twitter kullanımım ise sıfıra yakın. Bu durumda sadece blogda yazdıklarım ve mart ayında çıkan kitabım kalıyor. Bu iki mecrada, yazdıklarımın en az yarısı fazlasıyla kişisel şeylerden, kalan kısmı ise bütüne dair fikirlerimden, atıp tutmalarımdan ibaret.
Tüm bunları yazarken, zihnimde iri puntolarla yazılmış bir cümle beliriyor; feminist hareketin sevdiği ve çokça kullandığı bir cümle: "Kişisel olan politiktir." Tabii burada kişisel olan, "Dün amcamgillere gittik, yengem bir yaprak sarması yapmış, parmaklarınızı yersiniz."in ötesinde bir yer. Bu ayrımı nasıl ve ne şekilde yapabileceğimizi tarif etmem mümkün olmasa da içimde bir yerde bunu sağlıklı bir şekilde yapabildiğimi sanıyorum. (en azından umuyorum)
Kendi üzerimden devam edersem; hayatı, sistemi, kendimi ve fark edebildiğim her şeyi sorgulama hallerimi paylaşageliyorum ve bu paylaşımlar kişisel oldukları kadar politikler de*.
Bütün bunları, Hira'nın fikirlerine karşın kendimi savunmak için falan yazmıyorum. Zaten doğrudan beni eleştirmiş falan değil. Ve çoğunlukla katılıyorum da kendisine. Sadece, bu konuda da herkesin huzurunda akıl yürütmeyi seçiyorum. Yani yine kişisel bir konuyu ortalık yerde tartışıyorum ama işte, yine, kişisel olanın politikliğinin ve bir kişinin sorgulamalarının bütüne yansımasının, bütünü beslemesinin ve aynı zamanda ondan beslenmesinin de farkında olarak.
.......
İnsan, sosyal ve diğerleriyle fazlaca etkileşim içinde bir hayvan. Teknolojinin gelişmesi ve internet, etkileşimimizin hızını da yoğunluğunu da inanılmaz boyutlara taşıdı. Fikirlerin, deneyimlerin, filmlerin, müziğin yayılması hiç bu kadar hızlı, kolay ve ucuz olmamıştı. İşte tam da bu, durumumuzu hem çok kırılgan yapıyor hem de çok güçlü. Tüm bu iletişim kanallarını muhteşem bir şekilde kullanıp birbirimizden beslenmemiz, birlikte hızla büyüyüp gelişmemiz de çok mümkün; aynı kanallarla birbirimizi zehirlememiz, oyalamamız ve uyuşturmamız da.
Tetikte olursak, doğru olanı seçebilir, bütüne hizmet edecek olanı paylaşır, bize hizmet edecek olanı seçerek takip edebilir ve okuyabiliriz. Tetikte olursak, birbirimizi mayalayıp kabartabilir, içimizin iyi pişmesi için birbirimizi destekleyebiliriz.
* Burada geçen politiklik, elbette ki gündelik kısır siyasetin dışında bir yer, sayın okuyucu. Anlıyorsun, değil mi?
-----------------------------------------
Blog yazarının notu:
Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki...
Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:
Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?
13 Nisan 2016 Çarşamba
Siyah popolar
Her şey ne kadar ezber
Mesela
Üretmek, çalışmak hep iyi şeyler olarak anılırlar
Lakin
Ne üretmek
Ne için çalışmak
Neye hizmet etmek
Bunları soran çok azdır
Her şey ne kadar ezber
Başlangıçlar hep olumlu olarak
Bitişler ise
Üzülerek anılırlar
Halbuki
Ne başlıyor, nasıl başlıyor, neye hizmet ediyor
Peki ya ne bitiyor, neden bitiyor
Bütün bunları bilmeden
Başlangıçlara şakşakçılık
Bitişlere vahvahçılık
Bilmeden, etmeden
Cık cık cık
Farkında mısın
Neredeyse tüm tepkilerimiz, tüm düşüncelerimiz ezber
İkinci el insanlar olduk demiş ya hani
İşte aynen öyle
Gösteriyorlar bir şeyler
Ve uymamızı bekliyorlar
Biz de üstümüze düşeni yapıyor
Yüzlerini kara çıkarmıyoruz
Oyunuyoruz üstümüze düşen rolü
Şu kocaman piyeste
Gösterildiği gibi
Öğretildiği gibi
Ezberletildiği gibi
Arada birkaç aykırı çıkıyor karşımıza
Helal olsun falan diyoruz ama
Konfor alanlarımız o kadar konforlu geliyor ki
Bırakamıyoruz rahatımızı, konforumuzu
Çıkaramıyoruz pencereden dışarı başımızı
Korkuyoruz
Korkuyoruz
Ve korktukça
Daha da çok sarılıyoruz
Öğretilene, dayatılana, ezberletilene
Ve korktukça
Daha da çok uzaklaşıyoruz
Tam içimizdeki "esas ben"den
Ama bilin ki yeni dünya
Yani o güzel dünya
Hani mümkün olduğunu söylediğimiz başka bir dünya
Hani kalplerimizin bildiği daha güzel, çok daha güzel dünya
İşte o var ya
Konfor alanında zinhar değil
Uzaktan seyrederek ona ulaşamazsınız
O dünyanın oyuncusu ve yaratıcısı olmak istiyorsanız
Valla kusura bakmayın ama
O siyah popolarınızı kaldırıp azıcık yola düşmeniz gerekecek
Az gitmek uz gitmek dere tepe düz gitmek gerekecek
En başta kendi içine dalmak gerekecek
Bu hikayenin gerek şartı budur hocam
Yeter şartını henüz ben de bilmiyorum
Ama arıyorum
Kendimi arıyorum
Çok eskiden kaybettirilen
Daha doğrusu
Tam anlamıyla bulmama hiç fırsat verilmeyen
Doğuştan beri hükümsüz olan
Kendimi arıyorum
Kişi devinir demiştim ya bir keresinde
Tam da öyle
Ara ara bitmez
Durum statik değil çünkü
Dinamik
Hep değişiyor insan, hep
Değişmekle kalsa iyi
Hep gidilecek daha derin benler var benden içeru
Git allah git
Bitmez
Tunca'ya selam olsun
Jam için "never ending breakfast" demişti bir keresinde
Kendini arama süreci de öyle
Adeta hiç bitmeyen bir kahvaltı
Ezberleri aşmanın tek yolu ise
Bu sofrada daha fazla oturmak
Bıkmadan, usanmadan
Yorulsan bile
Devam ederek
Belki küçük bir aradan sonra
Ama hep devam
Hep devam...
-----------------------------------------
Blog yazarının notu:
Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki...
Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:
Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?
Mesela
Üretmek, çalışmak hep iyi şeyler olarak anılırlar
Lakin
Ne üretmek
Ne için çalışmak
Neye hizmet etmek
Bunları soran çok azdır
Her şey ne kadar ezber
Başlangıçlar hep olumlu olarak
Bitişler ise
Üzülerek anılırlar
Halbuki
Ne başlıyor, nasıl başlıyor, neye hizmet ediyor
Peki ya ne bitiyor, neden bitiyor
Bütün bunları bilmeden
Başlangıçlara şakşakçılık
Bitişlere vahvahçılık
Bilmeden, etmeden
Cık cık cık
Farkında mısın
Neredeyse tüm tepkilerimiz, tüm düşüncelerimiz ezber
İkinci el insanlar olduk demiş ya hani
İşte aynen öyle
Gösteriyorlar bir şeyler
Ve uymamızı bekliyorlar
Biz de üstümüze düşeni yapıyor
Yüzlerini kara çıkarmıyoruz
Oyunuyoruz üstümüze düşen rolü
Şu kocaman piyeste
Gösterildiği gibi
Öğretildiği gibi
Ezberletildiği gibi
Arada birkaç aykırı çıkıyor karşımıza
Helal olsun falan diyoruz ama
Konfor alanlarımız o kadar konforlu geliyor ki
Bırakamıyoruz rahatımızı, konforumuzu
Çıkaramıyoruz pencereden dışarı başımızı
Korkuyoruz
Korkuyoruz
Ve korktukça
Daha da çok sarılıyoruz
Öğretilene, dayatılana, ezberletilene
Ve korktukça
Daha da çok uzaklaşıyoruz
Tam içimizdeki "esas ben"den
Ama bilin ki yeni dünya
Yani o güzel dünya
Hani mümkün olduğunu söylediğimiz başka bir dünya
Hani kalplerimizin bildiği daha güzel, çok daha güzel dünya
İşte o var ya
Konfor alanında zinhar değil
Uzaktan seyrederek ona ulaşamazsınız
O dünyanın oyuncusu ve yaratıcısı olmak istiyorsanız
Valla kusura bakmayın ama
O siyah popolarınızı kaldırıp azıcık yola düşmeniz gerekecek
Az gitmek uz gitmek dere tepe düz gitmek gerekecek
En başta kendi içine dalmak gerekecek
Bu hikayenin gerek şartı budur hocam
Yeter şartını henüz ben de bilmiyorum
Ama arıyorum
Kendimi arıyorum
Çok eskiden kaybettirilen
Daha doğrusu
Tam anlamıyla bulmama hiç fırsat verilmeyen
Doğuştan beri hükümsüz olan
Kendimi arıyorum
Kişi devinir demiştim ya bir keresinde
Tam da öyle
Ara ara bitmez
Durum statik değil çünkü
Dinamik
Hep değişiyor insan, hep
Değişmekle kalsa iyi
Hep gidilecek daha derin benler var benden içeru
Git allah git
Bitmez
Tunca'ya selam olsun
Jam için "never ending breakfast" demişti bir keresinde
Kendini arama süreci de öyle
Adeta hiç bitmeyen bir kahvaltı
Ezberleri aşmanın tek yolu ise
Bu sofrada daha fazla oturmak
Bıkmadan, usanmadan
Yorulsan bile
Devam ederek
Belki küçük bir aradan sonra
Ama hep devam
Hep devam...
-----------------------------------------
Blog yazarının notu:
Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz'undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda "çalışmak"tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında "para eden" şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi'takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki...
Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman "doğrudan" getirmiyor. Hep bi'takım dolambaçlı yollar... Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:
Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

